Sali̇eri̇ Alt Ti̇re
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1824 puan Yeşil Kalem

Derecesi

14 [Toplam 1641 kişi]

Türkiye
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 17 kez açıldı, 6 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
13 Eki 15 14:00
Şi̇ddete Eği̇li̇m

Geçen gün arabamla caddede ilerlerken park halindeki bir kamyonun arkasından bana 90 derece dik açıyla bir araba önüme fırladı. Sert frenle zor durdum. Adamın benim geldiğim yönü görerek çıkmış olması mümkün değil. Belli ki kamyona sinirlenip bu şekilde kontrolsüz bir manevra yapmış.

Ben tabii zor bela durmuş olmanın etkisiyle sağ elimi kaldırıp “ne yapıyorsun ya” diye bağırdım. Adam sert bir şekilde el frenini çekip, elini kapının koluna attı. Bu hani kavgaya inme şekli var ya, böyle o el freni çekiş biçimi, ondan. Sonra inmeyip bana “öldün mü” diye bağırdı. Camlar filan açık olduğundan birbirimizi rahatlıkla duyabiliyoruz.

Ben tabii bunu duyunca nasıl bir vakayla karşı karşıya olduğumu anladım. Ulan ölmediysen ne diye adama "ne yapıyorsun ya" dedim ki, yoksa gerizekalı mıydım ben?

Belli ki adam tam bir öküz; kavgacı, hak, hukuktan anlamayan biri.

Bu arada yazının başından beri kendisine farkında olmadan adam demişim, pardon, öküz olacak o.

Böyle 25-30 yaş arası bir şey. Tabii ben “ölebilirdim de, sen de ölebilirdin. Hem haksızsın hem de kızıyorsun” filan deyince bu bir afalladı. Alıştığı prosedür "ne diyon lan sen" deyip benim de el frenini çekmem gerekirdi. Satrançta var ya hani ispanyol açılışı filan. Bu durumun da böyle kalıp hamleleri var. İşte baktı ben öyle kavga edilecek biri değilim, beklenen tepkileri vermiyorum “la havle” hareketi yapıp gitti.

Ne kadar tanıdık bir tip değil mi bu vatandaş? Minibüsçüler, taksiler hep aynı. Sadece trafikte değil her tarafımız bu insanlarla dolu. Ağabeyimiz, babamız, kavgacı dayımız, deli raporu olduğu kulaktan kulağa fısıldanan amcamız, gözü morarmış ama esas karşı tarafı görmemiz gerektiğini söyleyen arkadaşımız... Küçük bir kesim hariç en ufak bir anlaşmazlıkta karşı tarafı döve döve sindirmeyi hak gören bir toplumuz biz. Dayağın büyüğünü bizden olmayan yedikten sonra sorun da etmiyoruz.

Bu eğilimimiz dünya çapında da meşhur üstelik; Türklerle birlikte yaşamak durumunda olan toplumlar bu dayağı, şiddeti tecrübe ediyorlar.

Almanya’da mesela, alman çocuklar okulda türklerden dayak yerler. Neredeyse yemeyen yoktur. Almanlarla yabancı düşmanlığı hakkında konuşurken “bu küçüklükten gelen bir şey, çocukken Türklerden az dayak yemedik” sözünü duymak mümkün olabiliyor.

Arda Turan’ın Atletico Madrid’de oynarken bir maçta, ayağından fırlayan kramponu, sinirlenip saha kenarına fırlatmasını hatırlıyorsunuzdur. Youtube’da o görüntünün altına yabancı birinin yazdığı “Türkler işte” yorumu da bu imaja iyi bir kanıt. Devamında bu yoruma gelen hakaretler de öyle.

Peki biz niye böyleyiz? neden hayatımızın her alanında bu kadar şiddet var? genetik, ırsi bir şey olamayacağına göre bunun anca yaşayış, yetiştiriliş biçimimiz ile bir ilgisi olabilir.

Evde, büyük kardeşlerden, ebeveynlerden başlayan şiddet okulda öğretmen ile devam ediyor. Belki eskisi kadar öğretmenler öğrencileri artık dövemiyor ama yıllarca bu dayakla büyümüş insanlar toplumu oluşturuyor.

Okulda, bu şiddet eğilimine karşı herhangi bir eğitim de verilmiyor. Rehabilitasyon, aileden gelen bu damara bir düzeltme yok. Aynen devam ediyor süreç.

Sonrası da malum; öfke patlamaları, birbirine saygısı olmayan şoförler, tekme tokata dönüşen meclis tartışmaları, hatta öldürerek hak arama mücadeleleri ve bu öldürmeyi meşru gören yığınlar.

Kimse dayak atılacak, öldürülecek kadar haksız olamaz. Hiçbir şey yaşama hakkından kıymetli değil. Bunu bilmeyen çocuklar yetişiyor okullarımızdan. Bir sürü de yetişti ve toplumun içinde varlar.

Bunu düzeltmenin de tek yolu var, şiddetin kötü bir şey olduğunu çocuklarımıza öğretmek. Haklı veya haksız, nerden gelirse gelsin her türlü şiddet eylemine tepki göstermek. Özellikle de ait olduğumuzu düşündüğümüz kesimlerden gelecek şiddete verilecek tepki etkili olacaktır. Polisin de göstericinin de şiddet uygulamasına sessiz kalmamalıyız.

Çünkü bu şiddet bir gün hepimizi yok edecek.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

14 Eki 17:25

Sonunda "âmin, inşallah" diyerek bitirdim. Ayrıca bunun genetik olamayacağıyla ilgili bir veri mı? Psiko-sosyal eğilimler genetik olabilir diye hatırlıyorum.

CEVAPLA
13 Eki 21:51

Özellikle öğretmenlerden görülen şiddet, dönüp bakınca akıllara zarar geliyor bana. Koskoca, yetişkin dediğimiz, nesil yetiştirmekle görevlendirdiğimiz insanlar hep çocuk dövdüler. Bu gün biri çıkıp senin benim çocuğumun sırtında sopa kıracak...?

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 37 kez açıldı, 5 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Tem 15 22:00
Kusursuz Bi̇r Dünya Hayali̇

Biraz düşününce, herkes böyle bir Dünya'nın mümkün olmadığını kabul edecektir sanırım. Savaşların olmadığı, doğanın katledilmediği, rahat, güvenli bir hayata sahip insanların yaşadığı bir Dünya'dan bahsediyorum.

Dini açıdan bakarsak böyle bir Dünya'nın mümkün olmaması gayet doğal. Olsaydı cennetin, cehennemin bir anlamı olmazdı.

Bu dini açıdan bakışı bir tarafa bırakıyorum. Yazımda esas bahsetmek istediğim kesim, durup düşünse bunun mümkün olmadığını kabul edecek olan insanların, bu ütopya uğruna inanılmaz fedakarlıklarda bulunmaları.

Evet, ütopya; ufacık, arkadaş gruplarında dahi bir huzur, bütünlük sağlanamazken, kardeş kardeşle mal mülk yüzünden küsebilirken, milyarlarca insanın yaşadığı bir dünyaya huzur getirmeyi amaçlamanın başka bir tanımı daha olabilir mi bilemiyorum. Belki saflıkla da anlatılabilir, baya bir saflıkla ama.

Denenmiş ve başarısız olmuş ideolojileri, “biz onların yaptığı hataları yapmayacağız” diyerek yeniden denemeye çalışmanın, hatta “tüm dünyada uygulanırsa başarılı olur” diye savunuluna bir ideolojinin peşinden koşmanın, bir ömrü heba etmenin açıklaması bu ütopya. Saflık halinin de. Bu mücadelede belki de insan en çok kendine yazık ediyor.

Gerçi şimdi düşündüm de kendinden çok, işine gücüne giden, sistem içinde az çok tutunmayı başarmış, daha kötüsünü bile düşünsek, öyle veya böyle hayatta kalabilen birinin, tesadüfen geçtiği bir yerde, ideolojik emeller için konulan bombanın patlamasıyla can vermesi daha büyük haksızlık, net. Adamın hiçbir günahı yok, ne bir maceraya atılmış, ne o maceranın önündeki engel, ne de niye öldüğünden haberi var. Tam anlamıyla haksızlık.

Adam, gerçekte neye hizmet ettiği belli olmayan yapıların, sağlıklı düşünemeyen militanları tarafından, dünyayı daha yaşanabilir bir hale getireceğini düşündükleri ideolojileri için öldürülüyor. Bu ideoloji dünya çapında yayılsın diye. "Ses getiren eylem" kurbanı.

İnsan öldükten sonra daha adil bir düzenin ne önemi var ki zaten? ben öldükten sonra geride kalanların kavuştuğu daha iyi rejimin bana ne faydası var? Bencil birinden bahsetmiyorum. Bu soruları soran o değil de geriye kalanlar sorsun, göçüp gidene bunun şimdi ne faydası oldu?

Gerçekten de bu dünyada insan hayatından daha önemli bir şey yok. Bu insan hayatının önemi, yaşama hakkı o kadar çok söyleniyor ki artık hakkında düşünmemeye başlıyoruz.

Bir kişi öldüğünde aslında o kişi için tüm dünya ölmüş oluyor. Her ölen kişi için dünya bir kere daha ölüyor.

Daha adil, güvenli bir dünya için mücadele ederken, dünyayı tekrar tekrar öldürmemek, o dünyada yaşama hakkı olan her insana da hakkını vermek gerekiyor. Daha iyi bir hayatı başkalarının canı ile finanse etmek baya bir kötülüğe işaret eder. Bu kadar kötü birilerinin kuracağı dünya da daha iyi bir yer olmaz zaten.

Ben söyleyeyim de yine de siz bilirsiniz tabii.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 17 kez açıldı, 2 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
20 May 15 04:00
Femi̇ni̇zm

kökeni fransızca “féminisme” dan geliyormuş ve genel olarak kadın hakları ile ilgili felsefi, politik bir akım olarak özetleyebiliriz. Bir sürü de alt türü var; liberal feminizmden tutun sosyalist feminizme oradan erkek düşmanlığından İslamcı feminizme kadar birbirinden çok farklı, zamanla farklılaşmış kolları mevcut.

Ama hepsinin ortak yönü kadınlar ve onların hakları için mücadele etmek. 1800’lerden itibaren toplum yaşamı geliştikçe kadının toplum içindeki yeri, erkeğe bağımlı hayatı da değişti.

Değişiklik talebi sadece kadınlarla sınırlı olmadığından, toplumun tüm kesimlerinin adeta kaynaması, birbirlerinin taleplerine, yeniliklere açık hale getirdi. Tabii bu açıklık mücadele ortamını da kendiliğinden sağlıyor.

Bizdeki gibi herhangi bir mücadele olmadan, tepeden verilen seçme ve seçilme gibi haklar, başta anlamlı görünse de altı boş, kıymeti bilinmeyen bir kazanım olarak kenarda durur. Sadece kadına yönelik değil, tüm bu tepeden verilenler hakların bir sahibi olmaz. Bu kazanımlar tehlikeye düştüğünde ortada direnecek bir örgüt de yoktur.

Bu sahipsizlik öyle bir hal alabilir ki toplumun yarısını oluşturan kadınlara, seçilme hakkının ‘verilmesinden’ bu yana seksen yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen parlamentoda “hiç kadın yok” denmesin diye partiler tarafından şeklen yer verilmektedir..

Üstelik bu manzara, her gün en az bir kadının ‘sahibi’ tarafından öldürüldüğü bir ülkeye ait. Seyrediyoruz hep birlikte. Kendisini döven, eve hapseden v.s. sebeplerden kocasından ayrılmak isteyen kadınlar sokak ortasında öldürülüyorlar. Sığındığı babasının öevinde, anası babası ile birlikte öldürülüyorlar hatta.

Kadın olduğu için aynı işte erkek çalışandan daha az para alan, evlenince kariyerini bırakması istenen, mirastan erkek kardeşine göre daha az pay alan kadınların büyük bir kısmı bu duruma itiraz bile etmiyor. Çoğu bunun bir haksızlık olduğunun bile farkında değil.

Erkekler “kadınlar anadır, cennet anaların ayakları altındadır, bizde anaya verilen değer..” bla bla cümleleri ile aslında kadına saygı duyulması için olması gereken durumu da açıklıyorlar; anne. Anne olursa çocukları ona çok saygı gösterir. Herkes kendi anasına ama tabii. Kocası, çocuklarının anasını dövmeye devam edecektir.

Şimdi uzun uzun anlatmak istemiyorum bu her gün kendi hayatımızda bile şahit olduğumuz olumsuzlukları.

Bütün bunlara karşı çıkan küçük bir grup da var Türkiye’de; Feministler. Kadın erkek eşitliğini savunuyorlar, yürüyüşler yapıyorlar, bloglar yazıyorlar, şiddet gören kadınların yanında yer alıyorlar, “namus cinayeti”ne kurban gitmiş, kendi ailesi tarafından ortada bırakılmış cenazeleri sahiplenip defnediyorlar. Kadın vücudunun cinsel meta olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar. Sokağa çıkıp bir kadın için en ayıplanan şeyleri insanların yüzüne haykırıyorlar. Cinsel özgürlükten bahsediyorlar. Ekonomik bağımsızlıktan, direnmekten söz ediyorlar.

Bunu çok renkli, dikkat çekici yollarla yapıyorlar. Kimi zaman makyajla dayak yemiş bir kadın kılığına giriyorlar kimi zaman da hayat kadını taklidi yapıyorlar.

Bazen de bize saçma gelen, uç bir tepki de veriyorlar. Bu ‘uç’ eylemin reklamı medya tarafından öyle bir yapılıyor ki sanırsınız bütün bir mücadele sırf bundan ibaret. Sonra da gelsin alay etmeler, şakalar, küfürler.

Olan tabii yine güçsüz kadına oluyor. Feministler hakkında gerçekten çok komik şakalar yapılırken onlar kocaları sevgilileri tarafından öldürülmeye devam ediliyorlar.

Kendimi hiçbir zaman feminist olarak görmedim. Bu kadar acının içinde bir şeyler yapmaya çalışanlarla alay etmeyi de ayıp sayarım. Sorunun kendisini konuşmak yerine o soruna dikkat çekmeye çalışanlarla alay etmek sorunun parçası olmaya neden oluyor.

Zaten önemli olan da ruh güzelliğiydi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

20 May 11:12

Hepsinin ortak yanı hakkındaki tespitlerinize katılmıyorum.

CEVAPLA
20 May 09:11

İslam hukuku, erkek kardeşe aldığının yarısı kadar kız kardeşe vermesini, vermezse hak geçeceğini söylüyor. Bugün bir yolunu bulup kız kardeşlere hiçbir şey vermeyenler de var.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 91 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 May 15 04:00
İnsanoğlu Kuş Mi̇sali̇

Uzak bir yerlere gittiğinde veya çok seyahat edenler için söylenir insanoğlu kuş misali diye. Güzel bir benzetme, daha fazla yerde kullanmak mümkün, yer değiştirme ile sınırlamak haksızlık sanki.

Keskin değişimlere şahit olduğumda da aklıma geliyor zaten bu söz. Hani ‘dönek’ filan diyor ya yoldaşlar. Tabii sadece siyasi değil, duygusal v.s. de olabilir. Karşısında durulan, adeta düşman olunan tarafta yer almaya başlamak da büyük bir göçtür aslında.

Fanatik Fenerbahçeli bir arkadaşın bir sabah Beşiktaş forması ile işe gelip “ben aslında Beşiktaşlıyım ya, bıktım kendimi kandırmaktan” demesi gibi.

İnsan inanamıyor ilk başta.

Refah Partisi 1994 yerel seçimlerinde büyük bir oy patlaması yapıp, İstanbul, Ankara gibi büyük şehir belediyelerini kazanınca “bu defa hakikaten şeriat geliyor” laik endişesine kapılmışken yıllar sonra o görüşün devamı olan partiye 4-5 seçim oy vermek de büyük bir yer değiştirme; karşı olunan da değişmiş, gelişmiş olabilir bu arada tabii ama neticede uzun bir yol gidilmiş geriye bakıldığında.

Ya da marmara depremi ertesi “bütün eski binaları hemen yıksınlar, her yer yeniden yapılsın” diyen arkadaşın beklentisi kadar hızlı olmasa da son yıllarda başlayan inşaat furyasından “her yer hafriyat kamyonu, inşaat inşaat, yeter yahu” diye şikayet etmesi de güzel bir kuş hali.

Şehir dışından başka bir arkadaşın İstanbul ziyaretinde “İstanbul ne kadar yeşillendi, belediye baya iyi yapıyor bu işi” derken daha aradan 6 ay geçmeden Gezi zamanı telefonda “her yeri beton yapıyorlar ama” demesi?

Daha temel konularda baya bir uzaklara, değişik iklimlere göçme örnekleri de var tabii;

PKK ile çatışmalarda şehit düşen askerlerin, TV’nin başında cenaze törenlerini izlerken, şehit yakınlarının acı dolu feryatlarına göz yaşı dökerken, teröre lanetler okurken, sorunun çözümü için iktidarın attığı adımları “çok şımartıyorlar bunları” derken, sonunda o ‘düşmanın’ uzantısı olan partiye, üstelik hala o teröristler aynı yerde, ellerinde silahla dururken oy vermeyi düşünecek kadar uzağa düşen insan, düşününce bildiğin kuş aslında.

Alnı secdeden kalkmayan, duasında “Allahım bizi yolundan ayırma” diyen büyük bir dindar kesimin, “her zafer, bir kişiye inanmakla başlar…” deyip neresi işaret edilirse din iman gözetmeden oraya oy vermeye koşan ‘samimi’ insanların hali peki?

İnsanoğlu göçebe kuş adeta.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

14 May 12:24

Son paragrafta taşı kime attınınız bilmiyorum ama Ak partiye oy vermiş biri olarak üzerime almıyorum. Kimsenin de üzerine alacağını sanmıyorum. Ülke için daha iyi olacak diye oy veriyor insanlar.

CEVAPLA
Sali̇eri̇ Alt Ti̇re yazdı, 10 kez açıldı, 7 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
25 Mar 15 21:00
Daha Mutlu Bi̇r Hayat İçi̇n Can Veri̇p Can Almak

Küçük bir çocukken askere gitme fikri bana çok korkunç geliyordu. Muhtemelen o günlerde yakınlarımızdan biri askere gitmiş olmalı ki evde sürekli askerlik ile ilgili kötü anılar konuşulmuştu. Bitlenme, komutandan veya o günlerde anlatıldığı şekliyle ‘kumandandan’ yenilen dayak hikayeleri, tuvalet kullanmayı bilmeyen insanlar filan işte. Zaten 7-8 yaşındaki çocuk için anne babayı bırakıp, aylarca onlardan ayrı kalma fikri tek başına yeterince korkunç.

Teselliyi ise ben büyüyene kadar nasıl olsa bütün savaşlar yapılmış olur, geriye de ne savaş ne de askerlik kalır düşüncesinde buluyordum. Çünkü büyüyüp askere gidecek yaşa gelmeme gerçekten da çok var sanıyordum.

Ama olmadı; ne savaş bitti ne de askerlik kalktı. Üstelik üniversite filan da derken fazladan baya bir zaman geçmesine rağmen olmadı, askere gittik. Eğitim birliğinde komutana "ben kimseyi öldüremem" dedim ama komutan yanımda bir arkadaşım şehit olduğunda veya kurşun sıkılmış bebekleri gördüğümde bu öldürememe durumunu atlatacağımı söyledi. Çok şükür liberal şansı jokerim devreye girdi de askerliğimi böyle vurdulu kırdılı ortamlardan uzak bir yerde yaptım.

Savaşların bitmesi mümkün değilmiş zaten, büyüdükçe anlıyorsun. Savaşları bitirmeyi bırakın bir toplumda çatışmadan birlikte yaşamanın bile ne kadar zor olduğunu anlıyor insan. Formülü çok basit görünmesine rağmen herkesin istediği gibi yaşayabileceği, inanabileceği, düşünebileceği bir topluluk mümkün olmuyor çoğu zaman.

Üniversite gibi eğitim seviyesinin yüksek olması gereken bir yerde bile inancının gereği ibadetini yapmaya giden insanlara, gericiliğe, yobazlığa, faşizme dur demek için saldırılabiliyor mesela. Bir de bu saldırıyı faşizme karşı yapmak da baya bir şey istiyor hani, hangisi faşist, bu nasıl kendini bilmemedir. Faşizm, tarihinde böyle bir haksızlığa çok az uğramıştır.

Daha iyi, daha mutlu, daha eşit bir hayat yaşamanın yolunun kendi sistemleri olduğunu iddia eden İdeolojilerin bile bu daha iyi olma uğrunda savaşlara neden olması, milyonlarca insanın bu daha iyi yaşama şansını kaybetmesi ne büyük ironi. Uğruna can vermeyi, can almayı, başkaları bu refahı yaşasın diye kendi hayatından vazgeçmek… çok farklı bir şey.

Sadece ideolojiler değil inançlar da çoğu zaman bu toplumsal barış yolunda bir engel tabii. Her din kendisine inanılmasını emreder. Başka dinlere saygı göstermek, o dine inananların 'günah' işlemesine göz yummak öyle çok kolay bir şey değil.

Haklı olduğuna dair düşüncen ne kadar güçlü olursa olsun, karşındaki ne kadar saçma sapan bir şey yapıyor olursa olsun, onu öyle bırakmak, onun, senin inancında olmayanı yapmasına, günah işlemesine 'katlanabilmek', onun yüzünden günaha girmek, başkalarından çok kendini kontrol etmek kolay değil.

Ama başarabilene de çok güzel, İnsan daha bir rahat, daha bir mutlu oluyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.

Misafir

26 Mar 09:28

Komplesi değil tabii ama bahsettiğim olay ODTÜ'deki.

CEVAPLA
26 Mar 09:03

Hocam Odtü vandallarına mı bu yazı...

CEVAPLA