Türkiye Aktivitesi
464 ziyaret
1 online
Mehmed Yavuz Kurtuluş
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Edebiyat Puanı

221 puan Eflatun Kalem

Derecesi

28 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
8 Nis 15 04:00
Teselli

İnsanız...

Her daim teselli peşindeyiz.

Çocukluk zamanlarımızı özlerken, etrafımızdaki çocuklara ne kadar kıymetli çağda olduklarını söyler, teselli ederiz onları...

Delikanlılık...

Adı üstünde...

Sevgi, öfke, heyecan, korku, merak, aşk, nefret, merhamet hisleri had safhadadır. Bütün bu hislerin sınırı/ölçüsü yoktur.

Zevki de buradadır zaten... Delikanlılık zevki.

Lâkin...

Bu zevk, mâzisine utanılacak hatıralar kaydetmeyenlere aittir!

Otuzlu yaşlar...

Aynı yaş grubu da teselli ritmindedir. "En olgun çağlar! Breh breh!"

Ya olgun değilsem? Yaşın ne önemi var?

Otuzbeş zaten yolun yarısıdır ve şiirlere de kazınmıştır. Ki bu, "yolun yarısı" na kim karar vermiştir anlamış değilim?

Ve kırk...

Kırk yaş, kiminde dönüm noktası. Kiminde de, hayatın, hakikî mânâsının başladığına dair heyecanlı bir teselli daha...

Elli...

Altmış...

Doksana gelirsen, kimse söyleyemez kendinden başka.

Elin ayağın tutuyorsa hele...

Kimse diyemez; "Zamanın geldi, elden ayaktan düşmeden, can emanetini alsın Rabbim, huzurla göç bu dünyadan, kimseye yük olmadan..."

Diyemez...

Bu teselliyi kendinden başkası veremez insana.

Ömür geçiyor...

Ne zaman, ne şekilde öleceğiz bilmiyoruz.

Yaşımız ilerledikçe, kulluk vazifelerimizle ilgili hesap kitap yapmak yerine, bir gayret teselli veriyoruz kendimize ve etrafımızdakilere...

Duvara tablo, kalbe nakış niyetine:

"Yattığın zaman, ölümü, yastığının altında bil. Kalkınca da karşında... Ölüm, hepimize bu kadar yakın!"

Veysel Karânî Hazretleri 'rahmetullahi aleyh'

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 1 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Nis 15 04:00
Son Söz Aslında Ön Söz

Yıllar evvel bir karikatür görmüştüm. Bir baba, ağzında sigara olduğu halde sigara içerken yakaladığı oğlunu dövüyordu. Kinâye yüklü bir karikatürdü.

Aslında hepimiz bir şekilde, bir yerlerde aynı ya da benzer durumlara mâruz kalmışızdır ihtimal...

Konuşmayı yeni söken, yarım konuştuğu için sevimli olan çocuklara küfür söyletip bunu eğlence malzemesi yapanlar, günü gelip o çocuklar büyüdüğünde, kendisine öğreten kimseye aynı küfrü sarfettiğinde , edebsiz olur, ahlâksız olur. Hatta ileri gidip ailesine şikayet edilirler. Bir vicdan sahibi de çıkıp demez ki, "Ee, sen öğretmiştin, o vakitler söylediğinde kahkahalara boğuluyordun, ne oldu, ne değişti? Niye rahatsız oldun?"

Kendini tanımak isteyen, etrafındaki

insanları tahlil etsin.

En iyi geçindiği kimse ile neden iyi geçiniyor?

Geçinemediği insanla meselesi nedir?

İnsanlara anlattığımız ya da anlamasını istediğimiz arzu/talep ya da fikirlerimizi biz ne kadar anlamışız, ne kadarını yapabilmişiz düşünüyor muyuz?

Aslında "iyi insan" olabilseydik, kimseye birşey anlatmaya ve anlaşılmaya ihtiyacımız kalmazdı.

Her canlı iyiliğin aşığıdır.

Ruh iyi şeyler ister. İyilik,bir insanda nokta kadar zemin bulsa, tüm damarlara ulaşır, ben buna samimiyetle inanıyorum.

Yazmak meselâ...

Yaşanmadan kaleme alınan yazıları farkettiğinizdeki ruh halinizi, dimağınızda bıraktığı boşluğu, kalbinizin civarına bile yanaşamadığı hissini düşünün...

Okuyan için tam bir zaman israfı.

Yazan kimse hevesliyse vay haline.

Anlaşılmak için anlamak lazım.

Yaşatmak için yaşamak...

Hayatımın merkezinde olan, her okuduğumda bana acı veren, hakikatleri yüzüme bir tokat misali çarpan, kıymetli bir söz ile son vermek istiyorum:

"Allahü teâlâyı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Allahü teâlâdan korktuğun kadar, herkes senden korkar. Allahü teâlâya kulluk ettiğin miktarda, herkes sana yardımcı olur."

Yahyâ bin Muâz-ı Râzî hazretleri"rahmetullahi aleyh"

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 4 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
1 Nis 15 04:00
Şaka Şaka

Tomurcuklara duran bahar dalları, ıtırlı kokusunu salarken.....

Şaka şaka..

Bu defa farklı bir mevzu ile geldim.

Aslında benim alanım mizah. Hem severim, hem alâkalıyım hem de üretirim. Bazen fecî malzemeler çıkar ortaya. Müsbet ya da menfî.

Misâl; geçenlerde eski yazılarımın olduğu ajandamı yokladım. Bir ara karikatüre merak salmıştım, kompozisyon tamam da çizim yeteneğim neredeyse hiç olmadığı için vazgeçmiştim.

Nasıl mı?

Yıl 1999...

Ajandaya at resmi çizmişim ama attan başka herşeye benziyor. At, eşek ve köpek karışımı birşey. O zaman da yeteneksizliğimin farkındaymışım ki konuşma balonu yapmışım ata, ve yazmışım, "olum sende çizim mizim yeteneği yok, kendimden utanıyorum." Hele bir tavuk çizmişim ki, akıllara zarar. Yanıbaşında da tavukla aynı boyda ev. Tabii tavukta da konuşma balonu, "ben devekuşu muyum ki beni evle aynı boyda yaptın, devekuşu bile bir ev boyunda değil, de get!"

Yeteneğin farkına varmak bir nimet, ama bence yeteneksizliğin fakına varmak daha büyük bir nimet. Düşünsenize aynı istikâmette yol aldığımı..

Fotoğraftan da anlaşılacağı gibi şu an ilâve yorumlarım oldu tabi.

Yaşadıklarımı, müsâit olanlarını, mizâhî bir üslubla anlatmayı/yazmayı tercih ediyorum.

Övünmek gibi olmasın da ,kaliteli mizah çoğalmalı... En azından, dînî, ananevî değerlerimizi ayaklar altına almadan yapılan mizah.

Yeni nesil muhabbet ederken bile küfürlü kelimeler kullanıyor. Hattâ o an tevbe etmeden ölse, Allahü teâlâ muhafaza etsin, imânsız ebedî cehenneme sürüklenebileceği türden kelimeler...

Ve az önce anlattığım türden olan mizah ile birçok gencimizi kazanabiliriz diye düşünüyorum.

Nereden nereye...

Tüh!

Ben bugün mizah yazısı yazacaktım, yine sosyal mesaj verdim.

Tutamıyorum kendimi, alışkanlık olmuş ne yapayım?..

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
02 Nis 06:59

İyi denk gelmiş. Başlığı görünce akla gelebilir ama 1 Nisan şakası olabilmesi için yazının başlığının "Yarışmada Dereceye Giren Karikatür Çalışmam" olması lazım mesela :)

02 Nis 00:55

Aman deyim, şaka derken; 1 Nisan zırvasiyle uzaktan yakından alakası yok. Bu niyetle kaleme alınan bir yazı değildir. Tamamen tesadüftür.

Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Mar 15 15:00
Kendimle Konuşur Gibi

RÜZGÂRA KARŞI / KENDİMLE KONUŞUR GİBİ

Aylardan Şubat…

En hüzünlü, aynı zamanda bahara kavuşmak hasretinin içimde en fazla çöreklendiği vakitler..

Yine başımı cama dayadım… Dışarıdaki fırtına içimdekiyle atbaşı ilerliyor. Cama yapışan sağ yanağım buz kesti. Fırtına her şeyi bir yerlere savuruyor…

Aslında ne zamandır böyle bir havada yürümedim. Şimdi dışarı çıkıp turlamak isterdim rüzgâra karşı.

Tersine adımlar zevkli gelir.

Nedense?..

Hele zaten, rüzgârın etkisiyle tipi kaymış olan suratımı, uçuşan yapraklar ve tozların sıyırması yok mu?.. Ne kadar soğuk da olsa ağzımı burnumu atkıyla kapatmayı pek sevmem de…

Ağız…

Dil.. Öyle hür, öyle dik kafalılar ki, kendi iyilikleri için dahî bir an bile hapsedilmeye tahammülleri yok.

Ne diyordum?

Fırtınada yürümek diyordum.. Rüzgâra karşı… “Rüzgâra Karşı” yazımın başlığı olsun, havalı duruyor.

Yazarın dediği gibi:

*“Herkesin yanıbaşında, her şart altında mutlaka bir mutluluk var. O mutluluğa yokmuş gibi davranırsak birgün küsüp gitmez mi? Düşünün?”

Fakat insanız işte. Kimilerimiz acı çekmekten bile lezzet alıyoruz. Ağız tadıyla mutluluk yaşamıyoruz.

Buyurun işte, bu fırtınada kim sokakta olmak ister ki? Her şart altında içimde bulunan mukavemet isteği… İçimde bulunana değil de, görünene…

(Ne zamandır yazmıyorum ya, defterim küf kokmuş. Şimdi, “içim gibi” diyeceğim, fazla arabesk olacak…)

Her andan zevk almayı başarabilsem keşke… Şimdi bu camın ardından izlediklerim meselâ; rüzgârın tesiriyle, deli deli sağa sola savrulan ve cama çarpan yağmur damlacıkları..

Yerini bulmak ister gibi…

Secdeye kapanır misâli eğilip bükülen ince dallı ağaçlar… Yolunu kaybeden yahut yuvasına varmak isteyen minik kuşlar… Çalı dibine tüneyen bir serçecik… İyice sinmiş ama. Tedirgin, bir sağa bir sola bakıyor. Tekrar havalanmak için rüzgârın müsait bir ânını kolluyor.

Değişmeyen manzara ise, uçuşan poşetler ve çöp nev’inden herşey…

Burada kuşlara çok özendim; nasıl da mukavemet ediyorlar rüzgâra…

Ya ben?

Onların kavuşmak istedikleri, başarmak istedikleri hedefleri var ve inadına, usanmadan, yorulmadan ve her defasında, aynı tazelikteki gayretleriyle tekrar tekrar deniyorlar.

Ya ben?

*Murat Başaran - Kalbim Nerde Sanıyorsun

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 3 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
24 Mar 15 03:00
İstanbul Can Ocağım

İSTANBUL CAN OCAĞIM

İstanbul, can ocağım!

Anam görse kıskanır,

Öyle açtım kucağım...

İstanbul, can ocağım!

Tarih kokar bucağın.

Sen ecdâd emaneti,

Yitirdin metâneti.

Küstün belki de, belli...

İstanbul, can ocağım!

Tarih kokar bucağın...

Sen kirpiğimde damla,

Tadındaki tuzusun.

Kim sever böyle seni?

İstanbul, can ocağım!

Tarih kokar bucağın...

Neye baksam sendeyim,

Hep o aynı yerdeyim,

Seninleyim, herşeyim!

İstanbul, can ocağım!

Tarih kokar bucağın...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Mar 15 15:00

Bulut Sever

Puan: 750

Mutlak Hakîkât

Bir öğle vakti…

Balkondayım, güneş tepemde gülümsüyor…

Önce penceremin pervazındaki mor çiçekleri seyrediyorum…

Sahil kenarında gezerken görmüştüm onları. Bahçe telinin dışına düşmüş oracığa tutunmuşlardı…

Kıyamadım, söküp saksılara diktim… Dalları tomurcuklanmaya başladı bile.

Öyle güzel bir mor ki bu çiçekteki, gözlerimi alamıyorum!

Bir an kuşların koro halinde cıvıltılarına kulak kesiliyorum.

Hayal edebilirsiniz; biri uçuyor oradan oraya, diğerleri de peşinden…

Yaramaz çocuklar gibi…

Sabahları diğer pencere önlerine ekmek kırıntıları bırakıyorum onlar için…

Bir – iki saate kalmadan kırıntıların yerinde yeller esiyor…

O anda yaşadığım huzuru anlatamam.

Tam karşımda deniz, masmavi ve hafif dalgalı…

Hani hep diyorlar ya; “Martı sesleri dalga seslerine karışıyor.” diye, işte şimdi inandım.

Gerçekten öyleymiş;

Karışıyor…

Bir motor sesi…

İşte balıkçı teknesi…

Ve yârenleri martılar…

Hep merak etmişimdir; bu huzuru nasıl bozmaz teknenin motor sesi…

Nasıl bu manzaranın olmazsa olmazı olur?

Yunuslar bu gün de geçmediler…

Hep bekliyorum, bekleyeceğim de…

Komşular anlatıyordu, öğlene doğru grup grup yunuslar geçiyormuş hoplaya zıplaya…

Seslerini buradan bile duyabiliyormuşuz. İşte o günden beri heyecanla bekliyorum onları…

Bahçedeki çamlara takılıyor gözlerim; yemyeşil dallarının üzerinde sarıya çalan tomurcukları çıkmış. Komşu altlarını çapalamış ve kenarını taşlarla çevirmiş…

Tam sağımda ise kuru ağaç dalları var…

İşte manzaranın tam burasında soruyorum kendime;

“Madem cennet bu dünya nimetleriyle kıyaslanamayacak kadar güzel, ne diye dünyadan göçmek korkusu taşırsın ey nefsim?”

Bir cevapsız soru daha bırakarak dönüp arkamı, çekip gidiyorum…

Bu kaçıncı kaçış hesap etmedim…

Ama ölümden kaçış yok…

O mutlak hakîkâtten…

Azık toplamaya devam…

Ki ölümü beklenen misafir gibi mütebessim ağırlayabilmek, her yiğidin harcı değil …

Hele benim hiç değil!

Mehmed Yavuz Kurtuluş

04.04.2007 Çarşamba

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Mehmed Yavuz Kurtuluş yazdı, 1 kişi sahiplendi, 9 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
21 Mar 15 03:00

Bulut Sever

Puan: 750

Merhamet

Cıvatası gevşemiş musluk misali, her daim akıtılan gözyaşlarında saklı değil…

Çevresi, -akrabaları dahil- onlar gibi birçok örnekle dolu iken, televizyon başında yardıma muhtaç, aç, susuz insanları görüp de için için erimekte de değil…

Anayı-babayı, ölmesini bekleyerek, hatta bu teselli ile tüm zahmetlerine katlanarak, koruyup gözetmekte de değil… Bu zaten merhamet değil!

Merhamet;

Ne lezzetli bir duygu!..

Ve ne kadar asil…

Hep istenilen, eksikliğinde perişan eden, varlığında ise cezbeden, insanı dimdik tutan bir meziyet…

Allah-ü Teâla’nın bile, bize bu sıfatla muamele etmesini istemez miyiz hep?

Sahi?

İnsan başına gelmeden anlayamaz mı dertlerin mahiyetini?

Biz yapamıyoruz…

Herşeyimiz gibi merhamet duygumuz da sınırlı…

Oysa acı çekenlere acımakla merhamet sahibi olunmaz ki…

“Ya Rabbi, ahiret günü cüssemi öyle büyüt ki, cehennemde benden başka tek bir kuluna yer kalmasın. Hiçbir mü’min cehennem ateşinde yanmasın.” diye dua eden Hazreti Ebubekir Radıyallahü Anh’ın merhameti ne ile sınırlıymış, çözülebilir mi?

Öyle örnekler var ki…

Hele resuller Resulünün merhametini hangi yürek anlayabilir?

O ki, iblise bile merhamet edip, Sahabilerin huzurunda İslamiyet’e davet etmiş, dualarını hiçbir zaman bedduaya çevirmemiştir…

Kendinden vazgeçmek, yüce bir merhametin tezahürüdür.

Zaten merhamet sevmekten ileri gelmez mi?

İnsan sevmese merhamet eder mi?

Sevgiye aç bir yüreği terk etmemek…

Kendini damla damla vermek ama erimemek…

Yeterli ya da yetersiz…

Ama içinde var olduğunu bildiği, en nadide hazinelerinden biridir insanın…

Bazılarında sadece bir şablondur; gerektiğinde kullanır. İşi bitince de rafa kaldırır…

Maskedir;

Eğreti durur…

Suratı bu maskeyi takınca vıcık vıcık bir hal alır…

Sahteliği dışına vurur…

Ve bu asil meziyet, kahrolur kullanılmaktan…

Ama emindir ya ona ait olmadığından, bu da rahatlatır onu hiç şüphesiz.

Bazıları ise bütünleşmiştir…

Bunların cismine kapılıp, kendini eksik hisseder merhamet.

Gün geçtikçe çoğalır o yürekte…

Nurani bir hal alır o cisimler…

Bakışları bir yetimin baş okşaması kadar derindir…

Kıymetlidir…

Ve öyle herkese de sirayet etmez…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.