Türkiye Aktivitesi
717 ziyaret
1 online
Muhammed Rafet Şimşek
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

1.4 puan koyu mavi kalem

Derecesi

106 [Toplam 1549 kişi]

Türkiye
Tümü(10)
Pinledikleri(0)
Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 118 kez okundu , 8 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Nis 17:00
Kültür Emperyalizmi

Bir kavmi,topluluğu veya milleti oluşturan,onu var kılan,ona has özellikleri ve değerleri yozlaştırarak,asimile ederek,aşağılayarak,yok sayarak,unutturarak görünürde cephesi ve silahı olmayan ama bir silahla yapılandan daha kolayı,etkilisi ve sinsisinin adı kültür emperyalizmidir.Bu emperyalizmin bir çeşidi değil bizatihi temelini oluşturan,altyapısını hazırlayan adeta bir savaş çeşididir.Küreselleşme bahanesiyle insanları tektipleştirip;aynı şeyleri yiyen,aynı şeyleri giyinen,aynı şeyleri dinleyip,aynı şeyleri izleyen ve hatta olaylara aynı tepki ve duygularla yanaşan insanlar "güruhu" hedefleniyor.İstanbul’daki birisinin yaşam tarzı ve şekliyle Moskova’daki,Berlin’deki veyahut Tokyo’daki birisi arasında hiçbir farkın bulunmamaya başlaması gibi.Bundan hedeflenen gaye ise insanları özünden,kültüründen ayırıp istedikleri forma sokabilmek.Kişi zaten köklerinden koparıldığında O, O olmaktan çıkıp farklı bir yapıya bürünür.İşte kültürel yozlaşma da tam olarak budur.Sana ait olmayan bir toprakta büyüyüp gelişmeye çalışmak…Ne oranın toprağı sana uygundur,ne güneşi,ne de havası…

Her ne kadar çağımızı düşünerek bu emperyalizmin sahiplerini sadece belli bir devlet veya coğrafyayla sınırlandırmak da doğru değildir.Tarihten beri süregelen akışa baktığımızda egemen batıl gücün her zaman diğer toplumlara kendi kültürünü empoze etmeye çalıştığını ve böylece oradaki toplumların özünü ve yapısını bozarak yeni bir kimlik inşasına girdiklerini görürüz.Bu cahiliye döneminde Kabe’nin duvarlarına asılan şiirler ve şairlerle yapılıyordu,günümüzde ise medyayla ve internetle.Yapılmak istenen hep aynı,sadece yöntemler farklı.

Velhasılı dayatılan bu kültürel hegomanyayı ilk başta zihinlerden temizlenmesi gerekiyor.Kafesin içinde duran kuşun kafese meydan okuması ne kadar komikse bizim de empoze edilen kelime,kavram veya araçlarla değil bizzat bize ait kültürel unsurlarla bu dayatmaya karşı çıkmamız ve yıkmamız gerekiyor.Bizi biz kılan değerleri koruyup içselleştirdiğimizde hiçbir empoze edilenin başarıya ulaşamayacağı muhakkaktır.

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 190 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
01 May 14:00
Babam Mevdudi

Mana yayınlarından çıkan Mevdudi’nin kızı Humeyra Mevdudi tarafından yazılan 7.baskı 185 sayfalık kitaba bir göz atalım.

Bu yazıda Mevdudi hakkındaki iddiaları değil de bir kız evladın gözüyle bir baba profiline bakacağız.Mevdudi hakkındaki iddialara girersek hem yazı uzar hem de kitap tanıtımını gölgeler.Bu konu başka yazının konusu.

Kitap baba Mevdudi,eş Mevdudi,evlat Mevdudi’yi anlatıyor.Şimdiye kadar ki Mevdudi biyografilerinden biraz daha farklı;bizzat evin içinden,Mevdudi’ye dair bir şeyler yazılıyor ve bu da kitabı gayet özel ve değerli kılıyor.

Mevdudi 1903-1979 tarihleri arasında yaşamış, soyu ehli beyte uzanan,Cemaati İslami’nin kurucusu; ilim, aksiyoner ,dava , mütefekkir ,siyasetçi ,gazeteci ,yazar birisi olarak tanıtılıyor kitapta.Kendisi hem ilim hem siyaset sahnesinde aktif olarak sahnede.Bir yandan kitap neşrederken bir yandan da siyaseten bir şeyler yapabilmenin peşinde.140’ı aşkın esere imza atan ve eserleri birçok dile çevrilmiş birisi.Muhammed İkballe de yakın temas içerisinde Mevdudi.Kitapta Humeyra Mevdudi,İkbal’in birçok şiirinden de mısralar paylaşmış.

Mevdudi’nin ev yaşantısına baktığımızda 9 çocuk,yaşlı bir nine ve nefes darlığı çeken bir ev hanımı.İşte Mevdudi’nin evi!Her başarılı erkeğin arkasında bir kadının izi vardır meşhur sözünü doğrulayan bir ev.Hanımı zengin bir ailede doğup büyümesine rağmen,evlenip maddi manevi birçok çileye,sıkıntıya maruz kalmasına rağmen her daim eşinin yanında,evi çekip çeviren,9 çocuğa bakan,her daim Cemaati İslami’yenin hanımlarına örnek birisi olan bir hanımefendi.Mevdudi’nin annesi ise birçok çileyle yoğrulmuş,hayatın acı tecrübelerini tatmış ve evladını zamanında birçok sıkıntıya hazır bir şekilde büyütmüş ve bu tecrübeleriyle torunlarını da yetiştirmeye çalışan gayretli,evin bir nevi direği konumunda olan birisi.Kızı Hümeyra’nın tabiriyle Mevdudi iki kadının eseri;annesi ve eşi.

Hayatın zorluklarına,gerçeklerine karşı kendisini uygun birisi olarak yetiştirmiş Mevdudi. Zindana girmiş,idamla yargılanmış birisi O.Elbiselerini yamar,kopuk düğmelerini bizzat kendisi dikermiş.Bu annesinin O’nu hayatın her türlü zor koşullarına göre yetiştirmesinin de bir meyvesi aslında.Annesi,çocukken Mevdudi’nin önüne kimi zaman çeşit çeşit yemek koyarken,kimi zaman da basit bir yemek ve ekmekten başka bir şey koymadığı da olurmuş ki evladı hayatı toz pembe yaşayıp da ileride herhangi bir fırtına da devrilip gitmesin.

Kitapta evdekilerin ahvali haricinde Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılma ve ayrı bir devlet olma sürecinde çekilen bir çok eziyetten ve ızdıraptan az da olsa örnekler veriliyor.Hinduların çoluk çocuğu katletmeleri,ümmetin kadınlarının kızlarının iffetine el uzatmaları,yaptıkları vahşilikler…Mevdudi’nin ve eşinin o olayları gördükçe,dinledikçe ellerinden bir şey gelmemesi ve onların bu durum için adeta kahrolduğu da kitapta anlatılıyor.

Mevdudi,kızının ifadesiyle “…Devasa bütçeli olan kurumların yapamadıklarını başarıyordu.”

Kitap,Mevdudi’yi daha yakından tanımak,anlamak isteyenler için iyi bir kaynak konumunda.İstifade edebilme niyetiyle…

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 279 kez okundu , 4 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
30 Kas 21:00
İsrail'e Kök Söktüren Mücahid-Şeyh Ahmet Yasin-1

ŞEYH AHMET YASİN

Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. Ahzab/23

Filistin davası, Kudüs davası, Mescid-i Aksa davası yıllardır Türkiyeli Müslümanların hep gündemindeydi ; işgal sona erene kadarda sürecek inşallah.

Filistin, yiğitler diyarı… Lanetlenmiş İsrailoğullarıyla ,Siyonizmle yıllardır mücadele ediyorlar. Bu çağdaki ümmetin imtihanı Kudüs… Üç dininde asırlardır kutsal saydıkları topraklarda amansız bir mücadele var. Zafer elbet inananların olacaktır.

İşte Şeyh Ahmet Yasin, yıllardır ele geçirilmek için mücadele sahnesi olan bu topraklarda dünyaya gelmiş. Böyle şahsiyetlerin mücadelelerine sebep olan zaman, mekan, koşullar, imkanlar vb. de incelenmeli ki konu hakkıyla kavranmış olsun.

İŞGALİN İÇİNDE BİR HAYAT BAŞLIYOR.

1938’de (Doğum tarihi üzerinde farklı rivayetler var) Filistin-Askalan şehrinin bir köyünde doğuyor.3 yaşındayken babasını kaybediyor. Annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüyor.1948’de işgalin başlamasıyla Gazze’ye göç ediyorlar. Bir yüzme faaliyeti sırasında kafasının üstüne düşüyor ve boyun kemiği kırılıyor. Yaklaşık 14 yaşlarından itibaren artık boyundan aşağı tamamen felç bir şekilde hayatına devam ediyor. Ama O, büyük bir mazereti olduğu halde hala azminden bir şey kaybetmiyor ve mücadelesine devam ediyor. Eğitim hayatına baktığımızda ilkokul, ortaokul ve lise eğitimlerini tamamlıyor. El-Ezher’den kabul aldığı halde imkansızlıklardan dolayı gidemiyor. Ama o eğitim hayatını burada sonlandırmıyor. Başka hocalardan eğitim alıyor ve kendi kendisini özel çalışmalarıyla geliştirmeye çalışıyor. Çevresi tarafından da zeki ve kültürlü olarak da tanınıyordu.

VE HAMAS KURULUYOR..

Bir yandan ailesinin geçimini temin için İslami ilimler ve Arap dili öğretmenliği yapmaya başlayan Ahmet Yasin, bir yandan da işgale karşı mücadele hareketlerinde önemli görevler aldı. 1965’te Gazze’de İslam Merkezi’ni kurmasıyla ismi duyulmaya başladı. Güçlü hitabeti, kitleler üzerindeki etkisi onu bir lider olmaya doğal olarak itmeye başlamıştı.1987’de artık Filistin’in tamamını işgalden kurtarmak ve daha geniş kitleleri içinde barındırabilecek bir çalışma girişimine başladı ve İslami Direniş Hareketini (HAMAS) kurdu. Ve bu hareketin kurucu manevi lideri olarak görüldü. Hamas’ın kurulmasından sonra ilk intifadayı(ayaklanmayı) başlattı. Hayatı boyunca iki intifadanında öncülüğünü yaptı.

Hamas’ı İhvan’ın Filistin kolu olduğu iddia edildi. Ahmet Yasin ise İhvan’ı sevdiğini ve Hasan el Benna’nın çizgisini takip ettiğini ama fiziksel bir bağlarının olmadığını ifade etti.

Müslümanları davasından döndüremeyenler fitne tohumları atarak enerjilerini kendi aralarındaki mücadelede tüketmelerini sağlamaya çalışıyorlardı. Ama Şeyh Ahmet Yasin Filistin’deki gruplar arasında tefrikaya izin vermedi. Hareketin tıkandığı yerlerde çözümler üretti. O, her ne kadar felç olsa da zekasıyla, ilmiyle, hitabetiyle hep Müslümanlara yol gösteren önderlerden olmaya çalıştı.

ZİNDAN DEĞİL MEDRESE-İ YUSUFİYE YILLARI

Felçli olmasına rağmen, kendi kendine ihtiyaçlarını bir başkası olmadan karşılayamayacak durumda olmasına rağmen O’nu Siyonist devlet zindana attı. Farklı tarihlerde toplam 8-9 yıl boyunca zindanlarda kalan Ahmet Yasin, bu zindan hayatı sırasında işkencede sağ gözünü kaybetmiş, sol gözünde de kısmi körlük olmuştu. Ayrıca kulağında ve bağırsaklarında iltihap vardı. Ama O, bu kadar hastalığına rağmen, maruz kaldığı kötü uygulamalara rağmen hiçbir zaman davasından taviz vermedi. Siyonist rejim, O’nu İsrail’i tanıması karşılığında serbest bırakacağını söylemesine rağmen O, o kadar zorluk ve çaresizliğine rağmen hiçbir şekilde kabul etmedi. Ve artık son hapse girdiği sırada o kadar hastalığı artmıştı ki, Siyonist rejime serbest bırakılması için baskılarda sonuç vermiyordu.

1997’de serbest bırakıldı ve tedavi için Ürdün-Amman’a götürüldü. Bu serbest bırakılmasıyla ilgili bazı iddialar atıldı. Kimi sürgün olarak yorumladı, kimi iki esir Mossad ajanına karşı serbest bırakıldı dedi. O kadar sıkıntıda olmasına rağmen, zindandan çıkacağı haberi kendisine gelmesine rağmen O, hakkında çıkabilecek spekülasyonlara meydan vermemek ve vatanına bağlılığını göstermek için işgalcilerden yeniden vatanına dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı belge istiyordu. Bu Yusuf as kararlığıdır. O da” zindandan aklanmadan çıkmam” diyebilmişti. Hasta yatağında acil tedavi gerektiği halde Şeyh Ahmet’in bu tavrı “bu vatan bizimdir, onlar işgalcidir ve geçicidirler. Burada yaşama hakkımızı elimizden alamazlar” demiştir bir nevi. Bu da halkta, eğer bu kadar rahatsızlığı olan birisi bu tavrı gösteriyorsa “biz gevşeklik gösteremeyiz daha çok çalışmalıyız” ifadelerine sebep olacaktır. Ama bazı art niyetliler bu işte bir bit yeniği var bu sürgündür gibi ifadeler kullanmışlardır. Ama Şeyh Ahmet aldığı tedbirlerle onları susturmuş oluyordu.

Tedaviden sonra Gazze’ye döndü ve mücadelesine devam etti. Farklı tarihlerde birçok suikast tehlikesi atlattı. Ama ya hiç yara almadan ya da çok az yaralanarak kurtuldu.

ŞEHADETİ

Allah, kendisine hakkıyla inanan Müslümanları, kafirlere karşı hep izzet ve sağlam bir duruş verdi. Müslümanları hep kafirlere karşı güçlü ve heybetli yaptı. Elinde birçok silah ve teknolojik güç olmasına rağmen tekerlekli sandalyedeki felçli birisinden adeta ödü kopan İsrail, yine kendisine yakışan şerefsizliği yaparak onu bizzat yakın mesafede askerlerinin silahlarından çıkan mermiyle değil de havadan helikopterden atılan füzelerle öldürdü.

Şeyh Ahmet Yasin, Siyonist İsrail tarafından 22 Mart 2004’de sabah namazı sonrası camiden çıkarken düzenlenen hava saldırısı sırasında şehit oldu. 67 yıllık ömrünü bir sabah namazından sonra şehadetle noktaladı. Allah şehadetini kabul etsin.

YAZI DEVAM EDECEK İNŞALLAH...

07 Oca 16:29

Misafir

Kalemine kuvvet

01 Ara 11:39

Yüreğine sağlık

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 319 kez okundu , 5 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
24 Kas 01:00
Yaşama Fırsatı

Mehmet Alagaş’ın İnsan Dergisi Yayınları’ndan çıkan 9.baskı(aralık 2012) 93 sayfalık roman “Yaşama Fırsatı” kitabına bir göz atalım.

Kitap balıkçı Ahmetle başlıyor.Ahmet orta yaşın üzerinde 50-60 yaşlarında gençliğinde imamlık yapmış,lakin Allah’ı,tevhidi vb. şeyleri anlattığı için hapse atılmış.Hapisten çıkınca bir süre seyyar satıcılık en sonda balıkçılık yapmaya başlamış.Şükrediyor Allah’a.Hem kimseye muhtaç olmadan ailesinin rızkını kazanabildiği için,hem de kendisine şükreden,hakkıyla iman eden kullarından olabilmeyi nasip ettiği için.

Hakan ve Sibel ise yeni evli,genç bir çift.Dünyanın aldatıcı büyüsüne kapılmış,oldukça zengin bir çift.Lakin Allah’ın sevdiği kullardanmışlar ki hala Allah onlara kendisini hatırlatıcı mahiyette uyarılarda bulunuyor.

Basit bir botla balık tutmaya çıkan çift,denizin masmavi büyüsüne kapılıp akşam olduğunun ve kıyıdan bir hayli uzaklaşmış olduklarını unutuyorlar.Fark ettiklerinde çok geç kalmış oluyorlardı.Rüzgar tam kıyının tersi istikametinde esiyordu ve Hakan’ın kıyıya kürek çekmesi pek de işe yaramıyordu.Kendilerini uçsuz denizin ortasında çaresiz hissediyorlardı.Ölümün bu kadar yakınlaşması onları Allah’a yakınlaşmasına sebep oluyordu ve dalgalarla boğuşmak,botu denizin üzerinde tutabilmek güçleştikçe “Allah’ım yardım et” diyorlardı.Şimdiye kadar ki hayatlarında hatırlamadıkları,kurallarına,emirlerine uymadıkları Allah’a yalvarıyorlardı,ona sığınıyorlardı.Onun yarattığı denizden ve rüzgardan O’na sığınıyorlardı.Artık gitgide çaresizliğe kapılmış çift,artık deniz veya rüzgardan değil Allah’ı hatırlıyorlar ondan korkuyorlardı.O sırada tevafuken balıkçı Ahmet çıktı/çıkarıldı karşılarına.Teknesine bindiler Ahmet’in.Ve kurtulmanın verdiği rahatlıkla az önce Allah’a sığınmanın,hissettikleri çaresizliğin eseri kalmamıştı Hakan’da.Sibel ise daha olayın şokunu atlatamamış,ölümle burun buruna gelmelerini daha üzerinden atamamıştı.Kıyıya vardıklarında toprağa basmanın verdiği güvenle eski haline dönen Hakan,kendilerine yardım eden balıkçı Ahmet’e hem kahve ikram etmek hem de yardımlarının karşılığı olarak ona bin dolar vermek üzere evine davet etti.Yol boyunca hallerinden ve konuşmalarından nasıl kişiler olduğunu anlayan Ahmet “belki bu durum fırsat olur birkaç bir şey anlatabilirim” düşüncesiyle tekliflerini kabul etti.Ahmet,akşam namazının geçmekte olduğunu söyleyerek namaza durdu.Bu sırada Hakan’ın viski içmek istemesi ve kurtulmalarına sebep Allah’ı değil de bu işe aracı olan balıkçı Ahmet’i kurtarıcı olarak söylemesi balıkçı Ahmet’i rahatsız etmişti.Namaz sırasında ister istemez bu konuşmalara şahit olan Ahmet,Firavunun ayağına birçok kere Hakkı söylemeye giden Musa as’ı unutmuş gibi bunlara bir şey anlatmaya değmez diye düşünerek namazın ardından müsaade istedi.Tam kapının koluna elini atmıştı ki depremle sarsıldılar.Kısa bir şaşkınlıktan sonra evin alt katında bulunan mahzene doğru koştular ve oraya sığındılar.Deprem,evi moloz yığını hale getirmişti ve mahzene doğru inilen merdivenleri tamamen kapatmıştı.Çaresiz ve yapayalnızdılar.Ne ışık vardı ne su ne de yiyecek.Allah’tan bir yerler açıktı ki havasızlık yaşamıyorlardı.Çaresizlik içinde dışarıdan gelebilecek yardımı beklediler.Mahzendeki konuşmaları,ölüme yine bu kadar yakınlaşmaları Hakan ve Sibel’de bazı soru ve sorunlar meydana getirmişti.Balıkçı Ahmet’e sordukları sorular ve Ahmet’in sorulara sade ve anlaşılır cevapları onlarda ilahi bir açılma,aydınlanma meydana getirmiş ve ilk başta Sibel’in sonrada Hakan’ın kelime-i tevhidi hakiki manada idrak ederek söylemesiyle mahzende de olsalar,karanlıklar içerisinde de olsalar sanki güneşin etrafı pasparlak aydınlatması gibi aydınlanmalarına,ilahi nura kapılmalarına vesile olmuştu.3-4 gün susuzluğun verdiği sıkıntıyla iyice güçlerini kaybetseler de artık hem Hakan hem de Sibel huzurlu ve rahattı.Bu rahatlık alemlerin rabbi olan Allah’a inanmanın ve teslimiyetin bir sonucuydu.Her ne kadar şimdiye kadar Allah’a uzak idiselerde tövbe sıfırlamış ve arındırmıştı onları.Balıkçı Ahmet ise tam gideceği sırada depremin gerçekleşmesini Yunus as’ın hayat hikayesine benzetti.Yunus as da kavminden hemen umudunu kesmiş ve gemiye bindiği sırada çıkan fırtınadan sorumlu tutularak gemiden denize atılmıştı.İlahi sır O’nu yunusun karnında hatasını anlamasına ve tövbe etmesine vesile olmuştu.Balıkçı Ahmet de durumunu buna benzetip tövbe ediyordu.Onda da imanın ve teslimiyetin getirdiği rahatlık vardı.Kitabın sonu her ne kadar muammayla bitse de(enkazdan kurutulup kurtulamadıklarını yazmamış yazar) onların için değişen bir şey yoktu.Artık kurtulsalar da kurtulmasalar da her şeyin Allah’tan olduğunu biliyor ve her şeye gücü yetenin O olduğunu inanıyorlardı.

Kitaptan dikkatimi çeken ve hoşuma giden birkaç cümle paylaşayım.

-“Her şeye kadir olan Allah,elbette rüzgarın yönünü değiştirebilir ya da rüzgarı durdurabilirdi.”

Bu cümle şundan dolayı dikkatimi çekti.Biz haşa Allah’ın bazı yerlerde gücünün yeteceğine bazı yerlerde ise yetemeyeceğine veya karışamayacağına düşünüyoruz.Daha doğrusu buna iman ediyoruz!Yani senin benim onu yaradan yaşatan O,bizlere gücü yetebilir ama şu devletin şu gücün,şu teknolojinin vb gücüne bir şey yapamaz.Bunu bizzat dilimiz ile söylemesek de öyle inanıyoruz!”Abi nasıl karşı koyalım ya,adamların şu gücü,bu silahı var.Biz ne yapabiliriz ki” gibi cümleler hep dilimize pelesenk olmuş.Yalan mı?Bu ve bunu gibi düşüncelere karşı yazar gayet net bir şekilde konuyu işlemiş.

-Sibel botla dalgalı denizin ortasında kalakalınca “…ben,deniz,Allah diye düşünüyordu.Gerçi artık denizi de pek dikkate almıyordu.Çünkü artık denizden değil,Allah’tan korktuğunu hissediyordu.”bu cümle de enfes.Allah’ın yarattığından korkup da Allah’tan korkmamak ne kadar komik ve saçma!Halbuki her şeyi yaradan O,yaşatan O.Yaratılandan değil de onu Yaradandan korkmamız gerekmez mi?

Bu konuyla ilgili bir hikaye paylaşayım.Zamanında bir tane sahabenin de olduğu bir kafile yoldayken gittikleri yolun önüne aslan çıkar.Kafilenin önündeki kişi telaşla sahabe efendimize gelir.Sahabe efendimiz hiç telaşa kapılmayarak aslanın yanına gider ve kulağından tutarak aslanı yolun kenarına çeker.İşte…sadece O’ndan korkan O’nun yarattıklarından korkmaz.

-“Allah var dememize rağmen yok gibi yaşıyoruz.”

-“Haksızlıklara kurnazlık,çıplaklıklara moda,ahlaksızlığa modernlik der olduk.”

-Yazar kelime-i tevhid için “yaşadığımız ülkede ifadesi malum,anlamı meçhul” diye tanımlıyor.

-“Demek ki Allah onları unutmamış,demek ki Allah onlara sırtını dönmemişti.Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından dikkate alınmanın ve merhamet edilmenin verdiği duygu içerisindeydiler.”

-“İnsanlar varlık mucizesini düşünmeye “Yaratıcı olabilir mi?”sorusuyla başlarsa küfre,”Yaratıcı’sız olabilir mi?”sorusuyla başlarsa imana yaklaşırlar.”

Kitap genel anlamda güzel.93 sayfa olması okunabilirliğini daha kolay kılıyor.Hakkıyla istifade edebilmemiz niyetiyle…

07 Oca 16:30

Misafir

Allah yolunu acik etsin

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 385 kez okundu , 5 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
20 Eki 18:00
Alnımdaki Işık

Mehmet Alagaş’ın İnsan Dergisi yayınlarından çıkan Şubat 2014 baskılı “Alnımdaki Işık” roman tarzı kitabına bir göz atalım.

Kitapta dine yakın ama özünden uzak bir işadamının tümöre yakalanması ve ardından dini bilinç anlamda yaşadığı dönüşüm anlatılıyor. Cumaları kaçırmayan, yardımsever, zengin, biraz kendini beğenmiş bir işadamının baş ağrısı şikayetiyle gittiği doktordan alnında tümör olduğunu öğrenmesiyle başlıyor hikaye. Ve bu tümör ona 6 aylık bir ömür biçiyor. Ardından yaşamı ve ölümü düşünüyor. Bunlar üzerine düşünüyor, tefekkür ediyor. Adeta hastalık nimete dönüşüyor.

İlk 60 küsür sayfa ölüm ve ahiret hayatı üzerine. Ama burada motomot kuru dini bilgiden ziyade yazar, ölüm üzerine edebiyat parçalamadan ama edebiyatta yaparak harika bir üslupla ölüm bahsini inceliyor. Ölüm üzerine belki ben denk gelmemişimdir ama yazar çok güzel bir üslupla anlatmış konuyu. Okuyan kesin etkileniyor ve tefekküre dalıyor.( Ölüm bahsinden ateistler dahi istifade edebilir. O kadar güzel anlatmış.)

Daha sonra işadamımızın aklına eski dostu İsmail geliyor. Onun yanına uğruyor. İsmail ise eskiden günah bataklığında yuvarlanırken tövbe edip tertemiz bir sayfa açmış kendine. İsmail’in yanına gittiğinde orada Said hoca adlı İsmail’in hürmet gösterdiği birisiyle tefavuken tanışıyor ve yazar bu sefer konuyu başka bir yere taşıyor. Kitap normalde tek bölümden oluşuyor ama biz ayırmak istesek iki başlığa ayırabiliriz. İki farklı konuyu inceliyor yazar. Birinci bölüm diyebileceğimiz yerde ölüm bahsini, ikinci bölümde ise İslam’daki bazı terimleri/kavramları inceliyor.

Said hoca, işadamına ilah, tevhid, tağut gibi kavramların özünü anlatmaya, idrak ettirmeye çalışıyor. Burada ek bir parantez açarak bir şeyler söylemek gerekir. Tevhid, tağut gibi kelimeleri/terimleri -şu anki Türkiye şartlarına/algısına baktığımızda- kullananların yaftalandığı bir sıfat var. Radikal! Aslında dinin temelinde olan, İslam’ın çatısı diyebileceğimiz bu kavramları diğer bazı İslami kelimelerin başına gelenler geldi ve yanlış algılara, önyargılara, dezenformasyona ,tahrife ve istismara kurban gittiler. Şu da bir hakikat ki bazı kavramları bazı gruplar o kadar çok kullanarak istismar etti ki bu kelime kullandığında karşıdaki insanda bu kelimeler “hımm , demekki sen …. düşüncesindesin” diyerek yaftalanmaya sebep oldu. Bu istismardan tevhid ve tağut kelimeleri de nasibini aldı elbet. El Hak bu kelimelerin bir nevi bayraktarlığını yapan bazı gruplara/kimselere baktığımızda bunlar ifrat tefrit çizgisini anlayamamış ve itidali/dengeyi sağlayamamış kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Genel manada bu kişiler burası darul harptir Cuma kılınmaz, bu devlet laiktir o zaman kafirdir kafire karşı da cihat gerektir düşüncesini benimseyen ,tasavvufa düşman vb. vb. düşünce kalıpları içerisinde olanlar ağırlıkta. Haliyle bu kelimelerde diğer kelimelerin başına gelenler geldi. Yanlış algıya,yanlış önyargıya kişiyi sokarak haliyle bu kelimeleri kullanan kişilere de bir “soğukluk” a sebep oldu.

(Burada bir hususu detaylandıralım. Kimi Müslüman etliye sütlüye karışmaz ben kılarım namazı der geçer. Sanki dinde diğer hükümler yokmuş gibi. Kimi Müslümanda o işler faso fiso tek gerçek cihat der dinin diğer hükümlerini askıya alır. Hem hayyal es salah hem de hayyal el cihad diyen dengeli asıl Müslüman olmuştur. Müslüman akıllı adamdır. Ferasetli, basiretli adamdır. Her işin belli zamanı, belli mekanı vardır. Çiçeğin ne zaman açacağını bilir ona göre tohumunu eker. Eğer kış zamanı çiçek ekerse bundan verim elde edemeyeceğini bilir yazı bekler. Aynı şekilde gündüz yapılacak işi gece yaparsa da o işten beklenenin hasıl olmayacağını bilir. Hülasa her şeyin belli vakti vardır ve o vakit gelince müminlerin o zamana üzerine düşen görev neyse onu yapacaktır biiznillah. Bize düşen dinin belli bir hükmünü değil bütün hükümlerini alarak(elbette bazı dönemler bazı hükümler öne çıkabilir burada kastedilen anlaşılmıştır inşallah.)İslam’ı yaşamak.

Kitapta ilah, tağut ,tevhid kavramları da çok güzel bir şekilde izah edilmiş. Çok sade ve anlaşılır. Ve yazar kitabın sonlarına doğru işadamının Said hocaya olan hürmetini abartmasını şu cümlelerle tenkit ediyor. “ Kurtuluşu vesileden bilenler ve vesileyi ilahlaştıranlar sapıklardır. Yegane kurtarıcı ve kurtuluş vesilelerini yaratan ancak Allah’tır.”

Yazarın kişisel bu konudaki görüşü nedir, düşüncesi nedir tam bilmemekle beraber (inşallah denge ehlidir) kitap genel anlamıyla gayet iyi. Tekrar tekrar sindirerek/tefekkür ede ede okunası bir kitap. Dili gayet sade ve anlaşılır. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Nasipse diğer kitaplarını da okuyacağım. Gayet istifade ettim. Genel anlamıyla yaşam-ölüm kavramları ve ilah nedir, tevhid nedir ,tağut nedir vb. inceleyen bu kitabı (ki 140 sayfa kadar bişey. Ayrıca roman tadında olması da kitabı akıcı kılıyor.) istifade edenlerden olmanız dileğiyle.

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 264 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
31 Ağu 22:00
Kıbrıs Ne Yana Düşer?-2

Adada oyun siyonistlerin sadece toprak alımı ve ekonomiye hakim olma çabalarıyla bitmiyor. Enerji dosyası da baya gündemlerinde. Hatta Gezi parkı ve Mursi’nin darbeyle indirilmesinde de enerji konusu baya önemli yer kaplıyor.

İlk başta adanın güney tarafına gidelim ve bu siyonist yapılanmaya karşı tepkileri ve sonunda nasıl köşeye sıkıştırılıp kementin boyunlarına nasıl geçirildiğine bakalım.

Adanın kuzey tarafındaki bu Siyonist yapılanmalar Rum tarafın hiç ama hiç hoşuna gitmiyordu. Tarihte anlaşmazlıkları baki olan Rumlarla-Yahudiler bu konuda da anlaşamadılar. Rumlar kendileri toprak satmadığı gibi satan Türklere de karşı idi, tepki gösteriyordu.Ta ki Yunanistan ve Güney Kıbrıs iflaslarını açıklayana kadar. Fırsat bu fırsat deyip İsrail atağa geçer ve adanın güney kısmına da diz çöktürür. Adanın kuzey kısmını kıskaca alan İsrail, güneyde de ekonomik darboğazlığı fırsat bilip harekete geçti. Ortodoks Patrikhanenin ve medyadaki bazı Rumlar tarafından bu durum tepkiye yol açsa da geçim derdine düşen halkta pekte yer bulmadı. Bu duruma adeta zorlanan Yunanistan ve Güney Kıbrıs adeta Yeşilçamdaki kötü adamların küçük kızları kandırıp ağına düşürmesi gibi ekonomik darboğaza itilip İsrail’in ağına düşürüldü. Borçlarla boyunduruğu altına alacak İsrail.Tabi İsrail de Rumların içine iyice girmiş. Enerji konusu,ekonomi konusu başı çektikleri alanlar. Hal böyle olunca parazit olan Rumlarda böylece susturulmuş oldu. Böylece İsrail, Akdeniz’deki planları için daha emin adımlar atmaya başladı.

Akdeniz’de bir “kuşatma” altına alınmak istiyoruz. Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ve resmi olarak görünmese de bilfiil başı çeken İsrail Akdeniz’de “bize karşı ittifak” kurup Akdeniz’deki doğalgaz ve petrol arama konusunda işbirliğine vardılar. Peki buradaki enerji onlar için niye bu kadar önemli, niye bu kadar bu iş için efor sarf ediyorlar? Şimdi bir haber aktarayım. Bu resmi ağızdan yapılan bir açıklama.Ona göre değerlendirelim:

“Kıbrıs doğalgazına ilgi gösteriyoruz”

ABD’nin Güney Kıbrıs’taki Büyükelçisi John Koenig geçtiğimiz günlerde, Rum Fileleftheros gazetesine verdiği mülakatta, “Kıbrıs doğalgazının ilgi gösterdiğimiz diğer bir yönü de Avrupa’nın enerji kaynaklarının değiştirilmesidir. Ukrayna’daki gelişmelere ve Rusya’nın doğal gazı bir kez daha siyasi silah olarak kullanmaya çalıştığına bakarak Avrupa’nın enerji kaynaklarının değiştirilmesi gerektiğini daha çok düşünüyoruz. Bu enerji kaynaklarının değiştirilmesi yöntemlerinden biri de Kıbrıs’tan, Türkiye üzerinden geçecek bir boru hattıdır” demiş. Bizzat ABD Güney Kıbrıs büyükelçisi tarafından yapılan bu itiraf, Kıbrıs üzerinde oynanan oyunun ne denli büyük olduğunu gösteriyor.

Bu aslında ne demek oluyor ya da ne anlama geliyor biraz açalım. Görüntüyü biraz daha netleştirelim. Avrupa şu anda %40 Rus enerjine bağlı. Bu 2030’da %80 seviyesine geleceği tahmin ediliyor. Ve Rusya bunu her daim tehdit ve şantaj olarak kullanıyor. Enerjide bağlılık, ülkeleri de haliyle stratejik olarak iş yapamaz hale getiriyor. Avrupa Rus enerji kaynağına alternatif için Akdeniz’deki enerji alanlarına göz dikti. İsrail bunu Türkiye’yi saf dışı bırakarak Yunanistan üzerinden dünyaya açmak istiyordu. Zaten ekonomik dar boğazda olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı ele geçirmek zor olmadı. Ama planı Mursi-Erdoğan işbirliği bozacaktı. Mursi başa geçince 2003’te Mübarek’in Güney Kıbrısla yapmış olduğu “Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge antlaşması”nı fesh etti. Tabi burada Mısır devletinin milli çıkarları da söz konusuydu ama bu olay Siyonist uluslararası basında “Erdoğan Mursi’yi kullanarak İsrail’i Akdeniz’de çökertmeye çalışıyor” şeklinde yer aldı. Peki sonra ne oldu? 2013 mayısın sonlarında Türkiye’de gezi parkı olayları patladı ve böylece Türkiye içe döndürüldü, olaylar bittiğinde temmuz başı Mursi darbeyle devrildi. 2013 mayısta Türkiye, temmuzda Mısır’ın işini halledip yoldaki pürüzleri temizlediler. Şimdi bu olaylar çizgisi dahi Kıbrıs’ın bizim için ne kadar önemli olduğunu, milli güvenlik meselemiz olduğuna yetmiyor mu?

Buraya not düşüp Akdenizdeki enerjinin basit bir büyüklük değil de baya baya bulan ülkeyi yıllarca ihya edebilecek seviyede olduğunu da unutmayalım. Son çıkan haberlerde İsrail ve Güney Kıbrıs’tan sonra Mısır’ında doğalgaz rezervi bulduğunu ve bu rezervin Mısır’a on yıllar boyunca yetebileceği açıklandı. Bu sadece doğalgaz. Milyarlarca varil petrol de cabası.

Türkiye’yle Kıbrıs arasında kıta sahanlığı meselesi de bir diğer faktör. Eğer Kıbrıs'da toprağımız olmasa Türkiye Akdeniz’de resmen limanlara, sahillere sıkıştırılıp ve enerji konusunda da el oynar biz izler şeklinde olacaktık. Allahtan yarısı da olsa Kıbrıs’ta toprağımız var da Akdeniz’e rahat rahat çıkabiliyoruz.

Burada unutmadan yavru vatan polemiğine de bakmak lazım. Şimdi Kıbrıs’ın dördüncü cumhurbaşkanı olarak seçilen Mustafa Akıncı seçilir seçilmez “artık ana vatan-yavru vatan ilişkisi bitmeli, Türkiye-Kuzey Kıbrıs iki kardeş ülke” mealinde bir şeyler söyledi. İki kardeş ülke ne demek? İki bağımsız ayrı devlet demek. Küstahlığa bak. Adam Kuzey Kıbrıs’ı Türkiye’den bağımsız bir devletmiş gibi iki kardeş ülke diyor. Cümledeki tehlikeli durum ve küstahlık çok açık. Ama Reis-i cumhurumuz haddini bildirdi elbet. ”Ağzından çıkanı kulağı duysun. Biz Kıbrıs için bedel ödedik, ödemeye devam ediyoruz. Şehitler verdik. Niye? Bu yavru vatan böyle bir bedeli ödemeyi gerektiriyor diye. ”Yalnız burada şöyle bir durumda var. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı acaba yanlış yönlendirenler mi var? Danışman hatası mı, analiz-bilgi hatası mı vb bir hata var ortada. Kıbrıs’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Türkiye’nin desteklediği adayın 4.olması? ve Kıbrıs cumhurbaşkanın belki de bu yüzden hadsizce yavru vatan ana vatan polemiğine girmesi? Elbette Erdoğan haddini bildirdi ama burada bir strateji veya danışman hatası olabilir. Süreç istenilen şekilde ilerletilebilirdi. Bu husus da gözden kaçmamalı.

KKTC’yi bizden başka tanıyan yok. Evet tek tanıyan ülke biziz. Biz olmasak uçak uçamaz oradan. KKTC’den çıkan bir uçak ilk başta Türkiye’ye geliyor havaalanına inip hemen kalkıp başka ülkelere gidiyor. Çünkü KKTC tanınmadığı için mecburi olarak Türkiye havaalanlarına inip kalkması lazım. KKTC’den çıkıp direk bir ülkeye uçamaz tanınmadığı için.

Gerçi artık herkes biliyor ama tekrarlamakta fayda var. Kıbrıs fatihinin Ecevit değil Erbakan hoca olduğunu, hatta Ecevit’in operasyona zor ikna edildiği vs bunlar artık biliniyor. Uzun uzadıya detaya gerek yok.

Müzakerelerin bir tiyatrodan ibaret olduğu, bir oyalama, bir hakikati örtme, bizi yorma ve yıpratma vb çabalarından başka bir şey olmadığı da apaçık belli.

Boğazlar bizim için ne kadar milli güvenlik meselesiyse, doğudaki olaylar her ne kadar milli güvenliğimize dair bir konuysa Kıbrıs da öyle.

Uluslararası bir oyun bize karşı sahnede. Siyaseten yerinde adımlarda adada nüfuzumuz hakkıyla oturtturulabilir. İslami cemaatler/tarikatler/derneklerle adada İslama olan bakış negatiften pozitife çevrilip İslamın yayılması gerçekleştirilebilir. Yapılacak iş çok, alınacak yol çok.

Allah yardımcımız olsun.

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 330 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
29 Ağu 22:00
Kıbrıs Ne Yana Düşer? - 1

En son KKTC’nin yeni seçilen cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanımız Erdoğan arasında yavru vatan polemiğiyle gündemimize girdi Kıbrıs.Bir de Türkiye’den Kıbrıs’a su temini projesinin son aşamada olduğunu belirten haberlerle gündemimizde yer buldu.Kıbrıs’ı neredeyse unuttuk.Haliyle biz unutunca/ilgilenmeyince tarlada “yabancı” otlar etrafı sarar oldu.Hatta öyle bir boyuta vardı ki Allah muhafaza artık bu “yabancı” otlarla mücadele etmek çok çok zorlaştı.

Ada halkı asimile olmuş,özünden kopmuş bir vaziyette.İslamla-Türklükle pek bir alakaları kalmamış.İslama ve Türkiye Türklerinden alenen nefret ediyor,kin kusuyorlar.Kıbrıs’taki birçok kurum/kuruluş/yapı/oluşum herhangi küçük bir fırsatı dahi kaçırmadan İslama,Türkiye’ye düşmanlıklarını ilan edip,kinlerini tazeliyorlar.2004’teki Annan planı “Türk ve Rum taraflarını birleştirip tek devlet haline getirilsin mi” oylamasında Türk tarafı %65 ile evet derken,Rum tarafı %75 ile hayır demiştir.Bu sonuçta adadaki halka dair adeta bir turnusol kağıdı vazifesi görmüştür.Şu rezilliğe bakın;adadaki Türkler,Rumlarla birleşmeye resmen can atıyorlar.Bir nevi Stockholm sendromu.Rumların ise umurlarında değil Türkler.Ne birleşmesi,adadan çıksınlar gitsinler havasında!Şu ezik ruh haline,yabancı hayranlığına bakar mısınız?Yazık..

Türkiye’ye saldırmaları da dengesizliğin ta kendisi.Türkiye olmasa siz memur maaşlarını ödeyemezsiniz,içecek su bulamazsınız,bu neyin artisliği!(Türkiye’den giden çuval çuval paralarla ödeniyor memur maaşları.)Memur maaşları da Türkiye’ye göre kat be kat daha fazla.Ama hala Türkiye’ye her fırsatta bir saldırı var.Elbet herkes böyle değil ama adadaki çoğunlukta bu hal baskın.400 yıllık geçmişimiz olan topraklarda,bedel ödediğimiz ve hala ödemeye devam ettiğimiz topraklarda,bizim aleyhimize konuşanlar/çalışanlar!Bu neyin kafası,siz kimin uşaklığını yapıyorsunuz?

Adanın Türk kısmında Siyonistler adeta cirit adıyor. Kuzey Kıbrıs alenen İsrail işgali altında.

Paravan şirketler aracılığıyla Siyonistler, adadaki toprakları/arazileri alenen toparlıyorlar.Sahil ve iç kesimdeki birçok yer Siyonistlerin elinde.Kıyı bölgelerini boydan boya kapatmış durumdalar.Özellikle de stratejik yerleri toparlıyorlar.Askeri bölgelere yakın,liman çevreleri,kıyı/sahil tarafları ve iç tarafta birçok araziyi toparlamış durumdalar.Elbet buna Kıbrıs içinde destek çıkan yapılar/kurumlar/kişiler var.Bir nevi Kıbrıs’ın Ergenekon yapıları bunlar..İsrail,bir de bu arazi toparlamayı yasal ve hukuki şekilde yapıyor ki bu durum ileride başımıza çok büyük bela olacağına benziyor.Bundan sonra o topraklar nasıl alınır bilmiyorum,adadaki hakimiyetimiz,nüfuzumuz nasıl oluşturulur bilmiyorum.Yalnız, zamanında atılmayan adımlardan dolayı çok uzak değil yakın bir zamanda başımız çok ağrıyacağına benziyor.

Akdeniz de söz sahibi olmak isteyen İsrail,arazi toparlamakla yetinmeyip,adadaki ekonomide de önemli bir ağırlık oluşturmuş durumdalar.İş dünyasında,ekonomi de güçleri ve nüfuzları fazlasıyla var.

Toprak alımı olsun,ekonomideki ağırlıkları olsun İsrail bunları meydan okurcasına alenen açık bir şekilde yapıyor.Oyunlarını açıktan oynuyorlar.Bu aslında bir nevi meydan okuma.Kıbrıs’a Yahudiler yavaş yavaş yerleşmeye dahi başladılar.İsrail’in gazetesi olan Şalom 22 temmuz 2009’da şöyle bir haber yapmış.Başlık zaten durumu özetlemeye yetiyor.”Kuzey Kıbrıs’ta Yahudi yaşamı canlanıyor.”Haberin içeriğinde;yavaş yavaş “göç”lerle uzun yıllardan sonra adanın kuzeyinde bir Yahudi cemaati oluştuğunu ve turistik tesislerde İbranice konuşanlara artık “sıkça” rastlanabilindiği ifade ediliyor.Kıbrıs’a adeta kök salıyorlar.Ve alenen Yahudi yerleşim yerleri kuruyorlar.

Zamanında Erbakan hoca,Denktaş’a demiş ki Kıbrıs’a imam hatip okulları açalım,ilahiyat fakülteleri açalım diye.Ama Denktaş kabul etmemiş.Sonuç?Denktaş’ın cenazesinde gördük.Cenazeye büyük bir kalabalık katılırken mevlidine bir elin parmakları kadar anca insan gitmişti.Bunun bedelini öder öte tarafta elbet.Türkiye’de Demirel zihniyeti ne yaptıysa Kıbrıs’ta da Denktaş onu yaptı.Kıbrıslı Türkler o hale geldi ki Rum pasaportu almak için sıraya girer oldular.İlk başvuranların biri de Denktaş’ın torunuydu.Şuanda Kıbrıs’ta büyük bir manevi yıkım var.Ruh çöktü.Milli bilinç yok oldu/yok edildi.Kıbrıs deyince milletin aklına kumar ve fuhuş geliyor.Ada bu iki şeyle anılır oldu.Belki hatırlayanınız vardır.Bir ara Kıbrıs’ta kuran kursları basılmıştı,bundan yaklaşık 5-6 sene önce.Kuran öğrenen çocuklar hırpalanmıştı.Basanlar cıyak cıyak bağırmıştı.Bunlara izin yok,;pislikler,gericiler falan diye.

Adada misyonerlik serbest,siyonist propaganda serbest,bahailik serbest ama İslam yasak.Taşlar bağlı,köpekler serbest.Hayra fren,şerre motor…

Özetlersek İslam’ın ve Türkiye’nin düşman ilan edilmesi,dini ve milli değerlerin yozlaşması,toprak satışına alabildiğine izin,KKTC’nin kıyı şeridinin Yahudi işadamları tarafından kapatılması,ekonominin neredeyse tamamı Yahudi iş adamlarının eline geçmesi…

İsrail,Filistin’deki Müslümanlara yaptıkları gibi Kıbrıs’ta da katliam yapınca mı bu meseleye uyanacağız?

Not1:Kıbrıs’taki Siyonist yapılanmaya dair yazı yazan,üstünde duran,gidip bizzat görüşmeler yapan,saha çalışması yapan,bu konuyu gündem olması için çabalayan medyada benim bildiğim bir Akit gazetesinden Serdar Arseven abi var.Zaten onun yazıları sayesinde öğrenmiş oldum.Allah razı olsun kendisinden.Medya,devlet kurumları bu duruma adeta sağırlar,körler.

Not2:Gülmek isteyen varsa-ki çoğu kişi zamanında izlemiştir-Star tv’nin yapmış olduğu Kıbrıs’la ilgili halkla yapılan röportaja baksın.”Kıbrıs nerede” diye aratılırsa bulunur herhalde.

Not3:Yazı devam edecek inşallah.

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 299 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
08 Haz 10:00
Bedel Ödeme ve Arınma Vakti

Her serde hayir vardir.

1)Demekki bu millet daha o ummet davasini hakedecek kivama gelmemis.Demire sekil verebilmek icin 1000lerce derece sicakliga sokarlar.Millet de bu sikintiyi dertleri gorecek ve pisecektir.

2)Teskilat bu davayi kaldiracak serbette degilmis.Bu sayede curuk elmalar temizlenip salihler arasinda saflari siklastiracaklardir.Yeni ruh daha canli dinamizim gelecektir.

3)Osmanli fetret donemi yasamisti.Koskoca devlet bolunme yikilma esigine gelmisti.Ama yoneticiler ve millet ic muhasebesini yapip hatalarini gordu tevbe etti ve Allah o calkantili donemden sonra İstanbulun fethini nasip etti.Kisa vadede kargasa ve kaos gozuksede insallah uzun vadede kazanan devlet ve ummet olacaktir Allahin izniyle.

Turkiye daha dogrusu Ak parti uzerinden ummetin son kalesini yikmaya calisanlar su anda kahkalar atip zevkten dort kose olsunlar.Emin olun ummet yukselis donemine girdi ve hicbirsey buna engel olamayacak Biiznillah.

Simdi ic muhasebe yapip hatalardan arinma ve calisma zamanidir.

...

Aklima takilirdi cok guzel seyler oluyor ama hersey bu kadar basit olmamali.Bunun cefasini Erdogan ve inanmis birkac adamdan baskadi cekmiyordu.Ne millet ne teskilat hazira konuyor ve hicbir sikinti cekmiyordu.Allah bu kadar basitce hic bedel odemeden bu nimetleri onumuze sunuyor ama? İste amasi ortaya cikti.Artik bedel odeme ve pisme zamani

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 248 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 5 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
05 Haz 16:00
Seçimlerde Öncesi ve Sonrası Ne Olur?2

Kısa kısa notlar..

-Reis,katıldığı bir tv programında teşkilatlarda rehavet olduğunu söyledi.Başka bir tv programında başkanlık sistemini kendisi haricinde pek dile getiren olmadığını,miting meydanlarında pek dile getirilmediğini söyledi.

-Yalan,masa başı hazırlanmış,kimi partileri yüksek gösterip şevklendiren kimi partileri düşük gösterip umutlarını kıran anket firmaları piyasayı doldurmuş durumda.Hep yalan hep dolan.Bir de son sıralarda sözde "kararsız seçmen" diye yüksek bir grup varmış ve bunların çoğuda hatta hepsi Ak partiliymiş.Çok yüksek bir orandalarmış ve nereye oy verecekleri kesin değilmiş.Palavra.

-Seçimlerde eğer dikkat çekici bir oy kaybı yaşanırsa Hocanın liderliği sorgulanacak ve alternatif olarak Abdullah Gül öne çıkarılmaya çalışılacaktır.Bunda zorlayacaklardır.Hiç olmazsa Reisin tekrar partinin başına döndürüp partide sözde ayrışmayı önleme görüntüsü verilmeye çalışılacaktır.Bu da parti içinde sıkıntılara sebep olacağı ve halkın gözünde ayrışma şeklinde yorumlanacağı aşikar.

-Herkesin malumu Hdp ve Demirtaş'ı bir şirin-cici-tatlı vb gösterme durumu var.Özellikle Demirtaş'ın bu kadar öne çıkarılıp parlatılmasının sebebi Öcalan'ın yerine geçirilmeye çalışılmasıdır.Çözüm sürecinde ılımlı takılan Öcalan'ın yerine Demirtaş öne çıkarılıp süreci akamete uğratılmaya çalışılıyor.Hdp eğer istediği sonucu alırsa Öcalan ikinci plana itilecek.

Hayırlısı neyse o olsun inşallah.

Muhammed Rafet Şimşek yazdı, 287 kez okundu , 3 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
03 Haz 04:00
Seçimlerde Öncesi ve Sonrası Ne Olur?

Seçimlere dair..

Diyelim ki bir şehirde 100 oy kullanacak kişi var.Ve bu şehir 10 vekil çıkaracak.Barajı geçen bir parti eğer 10 oy alsa bu şehirde 1 vekil çıkarabilir.10 oy alsada 19 oy alsada bu parti o şehirden anca bir vekil çıkarır.Oy yüzdesini artırmış olur ama vekil sayısında bir değişim olmaz.Bu örnekte olduğu gibi aslında partilerin toplam oy yüzdelerinden çok çıkarabildiği toplam vekil sayısı önemli.Varsayımda bulunalım ve hdp barajı geçsin ve vekil sayısını da artırsın.Hükümet kurmak için minumum kaç vekil gerekli?276.Ak parti için minumum sınır bu.Anayasa ve başkanlığı halk oyuna(referanduma)götürebilmek için kaç vekil gerekli?330.Ak parti bu sayıdan 10-15 vekil eksik çıkarsa dahi bir şekilde o eksikliği tamamlar ve referanduma götürür.Şu atmosfere göre Ak parti,hükümeti yine tek başına kurma yetkisi alır.Koalisyona geçit yok.Lakin diyelim Ak parti 276 da kaldı,hükümeti de kurdu ama anayasa ve başkanlık konusu için gücü yok.Napar?Bunları referanduma götürebilmek için meclisteki diğer partilerle iş birliği yapması gerekir.Kimle yapar?Chp?Mhp?Hdp? İlk başta akla gelen mhp gibi gözüksede eğer mhp ile bir işbirliği gerçekleşirse bu ülke ve bölge için kaos demektir.Çünkü çözüm süreci ve başkanlık başta olmak üzere mhp taş koyar bunlara.Chp zaten olmaz.Görünürde en mantıklısı hdp.Peki barajı geçen hdp şımarmış ve terörü legalleştirmiş olduğu için olası işbirliği durumunda anayasa,başkanlık ve çözüm sürecinin karşılığında özerklik isteyecektir.Özerklik konusu çok detay gerektirdiği için girmeyeceğim ama ak parti bu olası işbirliğini de tercih etmezse ülke erken seçime gider ve bu süreç boyunca ülke yönetimindeki kargaşa ortamını gören halk Ak parti oylarında büyük patlama gerçekleştirir ve çok rahat bir şekilde Ak parti istediği meclis aritmetiğine ulaşır.

Hdp’yi baraj konusunda üç şey sıkıntıya sokar:

1)Bu seçimde %35 civarı yurtdışında oy kullanımı gerçekleşti.Yani 1milyon kadar.Bu 1 milyon oyun büyük bir çoğunluğu Ak partinin.

2)Seçime katılım ne kadar artarsa bu hdp için dezavantaj.Çünkü katılım artıkça barajı geçmesi için alması gereken oyda o kadar artar.

3)Seçime bir hafta kaldı.Ak parti,Reisin son anda bir kontra atağıyla büyük bir sıçrama gerçekleştirebilir.Bu da hdp için baraj altı demektir.

Mevlam görelim neyler neylerse güzel eyler.