Türkiye Aktivitesi
1427 ziyaret
1 online
Osman Batur Akbulut
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

9 puan Açık Yeşil Kalem

Derecesi

9 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Osman Batur Akbulut yazdı, 1069 kez açıldı , 15 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
13 Şub 17 14:00
Evet Nerede Kalmıştık?
50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

50c451fe84004bab090213f7dd5bf97b1486972832

Türkiye şuan 2007 yılında aslında. Kendimizi kandırmayalım, şundan dört-beş yıl öncesine kadar pek çok Ak partilinin de "kazanımlar" olarak nitelediği kadrolaşmanın aslında Fetö'nün yapılanması olduğunu bilmeyen-duymayan kalmadığına göre işi tez elden halletmek gerekiyor. Bu referanduma devletin işlerliğini kazanması ve yeniden yapılandırılması için gidiyoruz. Kaybedecek vakit olmadığı için küçük bürokratik makamlarca değil yüksek makamlarca idare edilecek bir sisteme ihtiyaç olduğu açık. Boşalan on binlerce kadroyu dolduracak ne ekibe ne de zamana sahip Ak parti.

Daha açık olalım; 2007'den bugüne kadar Fetöcülere ergenekoncuları veya kemalist bir takım zevatı birbirine kırdırdık. Bazı aklı evvel solcular bunu Ak parti-Ulusalcı kavgası olarak gördü fakat kabak gibi ortada olanı görememek malumunuz bir solcu meziyetidir, unutmamak lazım, sonra da Fetöcüleri alaşağı ettik ve ediyoruz.

Çözüm sürecinde silah bıraksın diye elimizi uzattığımız ki sanıyorum Arap baharının kokusunu alan devletin bunun doğal sonucu Suriye'nin istikrarsızlaşmasından doğacak PKK menşeli Kürt devletinin önünü almak için hızlandırdığı bir süreçti, Kürtçüler iştahla elimizi ısırdı. Gene bizim üstün zekalı solcularımız karşımızda kim varsa ondan yana olmak olarak tanımlanabilecek müthiş stratejileri gereği Kürtçülere sarıldılar. Fakat bu da ellerinde patladı zira HDP için kendi partilerine oy vermemeyi ve bunu ilan etmeyi göze alsalar bile Kürtçüler, böyle sosyal demokrat ayaklara gelmeyecek kadar silahını seven tiplerdi. Nihayetinde bir takım solcunun "en azından sivilleri hedef alan saldırılar yapmayın" diyecek kadar alçaldığına tanık olduk.

Doğrusu solcular öldürülen asker ve polisleri Amerikacı liberallikleri ile bağdaştırarak batıya açıklayabiliyorlardı fakat çoluk çocuğu öldürüp hesap vermemenin ancak Washington'da yaşayan tanrılarına ait bir sapıklık olduğunu bilecek kadar aklı başında idiler. Sonuç olarak PKK öyle hırçınca davrandı ki Suriye'de kendisine yardım eden ABD'nin Türkiye'deki kuklalarıyla vakit kaybetmeme kararına varmış olmalıydı.

Solcular PKK'dan bu tokadı yiyince ne oldular dersiniz; tabi ki sıfır kilometre kemalist! Elbette İzmir Marşı'yla kendini tatmin eden en avam CHP'liyi karşımıza hedef diye dikmemeliyiz. Solcuları iyi anlamalıyız. Ne yaparlarsa yapsınlar yıkamadıkları, bütün düşmanlarıyla ittifak etseler dahi bir türlü indiremedikleri sağ iktidarın halk desteğince en güçlü fakat iktidar erklerince en zayıf anında olduğunu gördüklerinden amansızca saldırmayı ihmal etmiyorlar.

Güzide bir adalet bakanının yirmi küsur sene evvel binlerce hakim ve savcıyı solculardan atayıp bir de bunu "tabi kendi adamlarımı atadım sağcılardan mı atayacaktım" diye ilan ettiği günlerde bir tane solcunun çıkıp "bi' dakka ya bu güçler ayrılığına aykırıdır" dediğini hatırlamıyorum. "Böyle bir yetkiyi Mustafa Kemal istese hayır derim" edebiyatı yaptıkları bu günlerde de bizi daha sütten yeni kesilmiş bir kuzu, yumurtadan yeni çıkmış bir civciv sanmalarına ise hiç hayret etmemekteyim. Asıl hayret ettiğim bizim cenahtan insanların Montesquieu'ye dönüşmesidir ya neyse.

Bu zevat karşıdakinin zekasını aşağıladıkça kendini zeki zannetme hastalığından muzdariptir. Bana sorarsanız bizim asıl ihtiyacımız anayasanın değiştiği kadar solcuların  da değişmesidir. İran'la Türkiye karşı karşıya gelse İran'dan yana olurum diyen, sıkı yönetim bölgelerinde terör raporu hazırlayıp PKK'dan hiç bahsetmeyen terör kelimesini ise sadece bir cümle, onu da devleti suçlamak için kullanan, her meselede bir alternatif değil ancak karşıtlık üreten bu solculuktan bıkmış usanmış durumdayız.

Ancak şeytanlaştırarak, aşağılayıcı lakaplar uydurup her bulduğu fırsatta hakaret ederek, örneğin yapılan saha çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığı üzere bu referandumda bütün anayasanın değişeceğini sanacak kadar körü körüne, bilmeksizin, sonuna kadar sorumsuz ve aykırı muhalefet anlayışından bunaldık. Kutuplaşmadan muzdarip olduğunu söyleyip sürekli küfrettiği insanların adil olmasını isteyen solculuk artık değişmeye mahkumdur. Zaten bozguncular çağında yaşıyoruz, bu yüzden solcuların niye "hayır" dediğini duymaya ihtiyacımız yok diye düşünüyorum. Niye "evet" dediğimizi bilmeye ihtiyacımız var.

Şahsımca en önemli "evet" deme sebeplerimden biridir yukarıda bahsettiğim. Bu tutumdan vazgeçmek zorunda olduklarını yüzlerine vurmanın yolu "evet"ten geçmektedir. Fakat asıl sebep bu referandumu bir kapıdan geçmek gibi görmem çünkü geçilecek daha çok kapı var. Hani meşhur bir söz vardır ya darbeler ülkeleri on yıl geriye götürür diye işte tam da onun gibi, şuan 2007 yılındayız. Teğet geçmesini umduğumuz bir ekonomik kriz ortamının arifesinde, devletin hızlı çalışması için karar alma mekanizmalarını yeniden yapılandıracağı bir formata ihtiyacımız var.

Batılı normların peşinden giderek devleti batı çarkından kurtarmak belki bin yıl sürecekti. Sert ve zorlu fakat kısa bir sürede, az zamanda büyük işler başardık. Evet, biz başardık, 15 temmuz'da vatanın kıymetli bir arsadan fazla ve başka anlamlar ifade ettiğini bilenler, bizim irademizi batılı efendilerine sunmak isteyenleri tek kurşun atmadan ilmek ilmek çözdüğümüz gün başardık en son. Doğrusu gerilediğimizi kabul ettiğimiz an bir şey çarpacak yüzümüze, vaktimiz düşündüğümüzden de dardır. Bizim hile hurda ile yerleştirecek, kayıracak hakim, savcı ve benzerimiz de yoktur. O hâlde ivedilikle ve istikrarla çalışan bir devlete ihtiyaç var.

Şu şekilde, daha samimi ifade edeyim "evet" deyişimi. Çünkü Türkiye kemalistlere bırakılamayacak kadar mukaddestir. Çünkü Türkiye yalnız üzerinde yaşayanların bel bağladığı bir ülke değildir. Çünkü Türkiye kan dökmek pahasına insanlarının geleceği ipotek altına alınmak istenip de bir türlü alınamayan yegâne Müslüman ülkesidir. Çünkü Türkiye kendisine, dini ve hürriyeti pahasına yaşama hakkı tanıyan batılılardan hesap sormak için yanıp tutuşanların ülkesidir. Türkiye, daha güçlü vurmak için geriye atılmış bir adımdır. Solcular ne bilsin...

Osman Batur Akbulut yazdı, 655 kez açıldı , 20 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
21 Oca 17 22:00
Reisçiyiz Ulan!

Bunlar yeni türemiş bir ekip değil, bayağıdır varlar. Şahsen bunların yaptığı işten ziyade yapış biçimlerinden rahatsız olduğumu en baştan belirtmeliyim. Yani bir insan savunacağı konuyu seçer ve savunur niye bunu savunuyorsun demek istemem fakat bence asıl mesele ki kişinin karakterini gösteren noktadır, nasıl savunduğudur. Şuan medyamız biraz da bununla çalkalandığından ve bir yıl kadar önce yazdığım son yazıyla ilintili olduğundan yeniden yazma ihtiyacı duydum.

Evvela bu tayfanın kendinden menkul saygınlığıyla başlamak istiyorum. Evet, bu insanları üç-beş sene öncesine kadar tanıyoruz. Daha öncesi olanlar da var fakat o zamanlar bu taraklarda bezleri olmadıkları için tutumlarını bilmemekteydik. Nedir bunları bu denli kıymetli kılan çözebilmiş değilim. Anlaşılan o ki iyi ekipçiler. Birbirlerini iyi tutuyorlar, birbirileriyle alakalı tweet'leri rt'lemekte ve fav'lamakta pek mahirler. İyice ayyuka çıkan hırçınlıkları yüzünden de tam anlamıyla gündeme oturdular.

Öncelikle hangisi pelikandır, hangisi albatrostur tam olarak çetelesini tutmadığım için genel bir tespitte bulunmak niyetindeyim; bunların ortak özellikleri tespit ve tahlillerinde paçoz olmalarıdır. Kast ettiğim grup, sağ cenahın basın organlarında yuvalanmış ve bizi savunduğunu söyleyip bütün saygın basın kurumlarımızın içini absürtlükleriyle boşaltan ekiptir. Tabi bunları pelikan taraflarından vurmak ayrı bir lezzet ihtiva ediyor olabilir fakat Reisçilik asabiyeti altına sığındıklarından daha geniş alacağım.

Reina saldırısını İngiltere kraliçesine, Mehmet Ali Alabora'ya bağlayan kardeşlerimiz elimizdeki basın aygıtlarının saygınlığını perişan etmiyorlar mı? Yahut ali kıran baş kesen bir tavırla "siz bittiniz oğlum, çıkışta bekle" tarzı liseli, yeni yetme kabadayı pozları keserek medyayı kendince dizayn eden zatı muhteremler bizi nasıl bir üsluba çekiyor? Binaenaleyh bu adamlar hangi yetki ve yasa ile birilerini bitiriyorlar? Senin filanca tanıdığın Fetöcü demeyi bugüne bırakanlar şimdiye dek bunu demeyerek tetiği çekeceği anı kollayan birer tetikçiyken nasıl bizim görüşlerimizi temsil ediyormuş gibi pazarlanabilirler? Etyen Mahçupyan son zamanlarda muhalif olacağım derken malamat oldu, ayrı bir mesele lakin Hrant Dink'in öldürülmesinde parmağı var diye haber yapmak hakikaten bizim dediğimiz medyaya yakışıyor mu? Döviz üzerinden yediğimiz operasyonlara karşı aklı başında açıklamalar yapması gereken medya organları "Türkiye'ye 2 trilyon dolarlık yatırım" haberlerini göndere çekerek meseleyi vulgarize edip sulandırırken, tüm bunlar olup biterken (geliyoruz diğer meseleye) ağzını açmayanlar nasıl basınımızı kurtaracak?

Bir diğer derdim ve işaret etmek istediğim nokta da burası; "kimse benim Reisçiliğimi sorgulayamaz" tarzı sözlerle ortaya atılan insanlar, bir zamanlar böyle söyleyerek bu işlerin benzerlerine imza atanların ekmeğine yağ sürdüğüne ancak şimdi ayıkıyor sanıyorum (ya da ayıkmıyor, kim durduk yere suçluluk duymak ister ki?). "Yetiş ya Reis" cümleleri kuranlar, "aslında bunları başımıza sen bela ettin, itin yoksa sahibinin hatrı var diye susuyorduk ama yetti gari" mi diyorlar, tam anlamadım? Evet, bazıları için gerçekten Erdoğan'ın müdahale etmesi şart gibi fakat içlerinden, örneğin birinciliği tek farkla kaçıran virüsü çok sevdiği bilinen haşmetli bir abimizin durumu için herhalde 'şikayetlenenler'in bir şeyler yapması gerekir, değil mi? Yahut Suriye politikası üzerinden pelikanlık yapacağım derken "Emevi Camii'nde namaz kılacağız fantazisi peşindekiler nerde" minvalinde tweet atan ve fakat bu sözü Reis'in söylediği hatırlatılınca silen ablamız için de Reis'in bir şey yapmasını beklemek sanıyorum çok tırtılcadır. Hâlâ bu adamlar kendilerini şöyle savunuyorlar; "benim, onun, şunun, bunun, bizim ekiptekilerin Reisçiliğini kimse sorgulayamaz"

Bu sorgulanamazlık yeri geliyor adam asmaca oynar gibi 'seni bitiririm'lere, yeri geliyor "yabancı aşçıların alayı casus" tarzında çılgın komplo teorilerine, çocuğa işkence etsek ne çıkarlara, onu da biliyoruz sırası geleceklere kadar uzuyor. Görünen o ki bu adamları bir yerlere şikayet etmeden sindirebilecek hâlihazırda müstakil bir basın kıstasına ve kalifiyesine ulaşabilmiş değiliz henüz. Böyle giderse de onlar bizi kendilerine benzetecek diye korkuyorum. zira neyi savundukları insanları cezbetmese de nasıl savundukları ve birbirlerini nasıl tuttukları insanları cezbedecektir. Çığ topu gibi büyüyor, 10-15 kişi olmalarına rağmen bütün medyayı hem lekeliyor hem de zapturapt altına alıyorlar. Bizim tayfa da ancak ayyuka çıkınca ses çıkarıyor ya neyse, bu da bir şeydir. Basın gücümüzü içten içe çürütüyorlar velhasılıkelam.

22 Oca 12:21

ben teşekkür ediyorum, çok sağolun

21 Oca 22:18

Yazılarınızı keyifle okuyorduk. Bu vesileyle yeni yazınız için teşekkür eder, arayı bu kadar açmamamızı istirham ederiz. Hürmetler.

Osman Batur Akbulut yazdı, 313 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 8 yorum yapıldı.
18 Oca 16 17:00
Paçozlaşmak-Barzolaşmak Veya Sağ Cenahta Neler Oluyor

Müfettiş, aldığı emirle denetlediği ordunun durumunu anlatmak için Napolyon’un karşısına çıkar. Napolyon “anlat” deyince müfettiş “efendim, ordunun pek çok sorunu vardır. Birinci sorun para tükenmek üzeredir” der ve der demez de Napolyon sözünü keser; “para bitmişse başka sorun dinlemeye gerek yoktur” deyip müfettişi yollar. Bu hikâye gerçek midir yoksa Napolyon’un ordu/para ilişkisine bakış açısı meşhur olduğundan ona mı atfedilir bilmiyorum ama bana hep sorunun teşhisinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmıştır. Elbette aynı bu hikâyedeki gibi en önemli sorunu en başta söyleme kabiliyetine sahip bir müfettiş olursa fazlasını dinlemek zorunda da kalmayız. Teftiş bitse ve şöyle başlansa “efendim, birinci sorun paçozlaşmak” dense ne itiraz eder ne de fazlasını dinlemek isterim.

Evvela paçozlaşma kavramını açıklamak lazım diyeceğim ama o da ayrı bir dert. Aslı “filistinizm” olan, estetik yoksunu, dar kafalı anlamına gelen kavramı malumunuz Filistinlilerle olan duygusal bağımızdan dolayı paçozlaşma olarak kullanıyoruz. Benim sevdiğim ifade biçimi ise barzolaşmaktır. Zira modern zamanların ruhuna daha yakın duruyor fakat gelgelelim barzolaşmak henüz literatüre kazandırılamamış bir kavramdır. Yazı içerisinde iki kavramın birbirinin yerini aldığı dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır.

Çok gerilere gidilip çok nezih örnekler bulunabilir fakat ben sağ cenahın medyası ve genel kitlesi üzerine birkaç örnek üzerinden derdimi anlatmak istiyorum. Hakan Albayrak’ın hedef tahtasına oturtulduğu günleri hatırlarsınız. Kendisi küçük fakat analizleri mide bulandıran, kerameti kendinden menkul bir eleman Hakan Albayrak’a saldırma emri almış olmalı ki bunu canhıraş bir şekilde yerine getirdi. İlk başta anlam veremediğim bu durumu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yahu arkadaş, Albayrak’ı seversin sevmezsin bu ayrı bir mesele fakat taarruz cümlelerini hatırlayanlar barzoluğu da hatırlayacaktır.

Sonrasında başka bir paçozlukla karşılaştık başka bir olayda, Rus uçağının düşürülmesinde. Hatırlarsınız sağ basında öyle manşetler atıldı ki insanın dimağı tutuluyor. “Sınırı geçti, geçirdik” “biz adamı böyle yaparız” “soktuk, çıkardık” tipi, sözlük ergenlerinin spor müsabakalarına yaptıkları yorumlar misali haberler gördük. Yahu kardeşim, “sınırı ihlal eden uçak düşürüldü” tadında, ne oldu sorusuna cevap veren, goygoy yapmayan bir haber göremeyecek miyiz? 90’ların Milliyet/Hurriyet gazeteleri gibi bir sağ basın… İşin diğer bir tuhaf tarafı bu gerilimin ciddi sonuçlar doğuracağı ortaya çıkınca da malum şahıs “Rus uçağını paraleller düşürdü” gibi bir laf etti. Zira ciddi durumları izah edecek zihniyet gelişimi oluşmadı çünkü alkış goygoya, saldırıya harcandı, adam bunu iyi öğrendi, ötekini değil. İşte kardeşim fırsat bu fırsat, birileri tasfiye ediliyorken ben de ne kadar yer tutarsam kârdır diyen adama kalem tutturursan sonu bu olur.

İşin son zamanlara yansıyan bir diğer tarafı var. Malum akademik kadro bir bildiriye imza atmış, vay efendim siz misiniz bunu yapan! Yahu ne bekliyorsun? Fakat bu atarı yapan basınımız bu bildirinin bize değil batıya yazıldığını, bizi içeriğiyle değil, şikâyet edeceği mercilerce ikaz ettiğini anlamaktan acizdi. Bir hafta boyunca avamın dibi olma yolunda ilerleyen basın gladyatörlerimiz sağ cenahın entelektüellerinden bildiriyi imzalayanlara dokunmanın ciddi vizyonsuzluk ve arızalı olduğunu duyunca şöyle deyiverdi “en az bildiri kadar saçma; akademisyenlere soruşturma açıldı!” Yahu birader, bir haftadır tek tek hepsini hedefe koymadın mı? Koydular çünkü başka şekilde bu milletle iletişim kurmayı bilmiyorlar. Putin’le iyi geçinilen senelerde parlatmalı haberler yapan bu haber siteleri ortalık tozunca “Putin’in annesi orospuymuş” diye haber yapıvermişti, çok mu?

Bu konuda Akparti’nin 17-25 Aralık’tan beri ağır bir saldırı altında olmasının da payı var fakat arkadaş o günler geçmedi mi? Hadi o günlerde barzoluğunuza katlandık lakin şu günlerde bu kifayetsizlik niye? Son kurban için bakınız Etyen Mahçupyan. Adını anmaya lüzum dahi olmayan fakat hikmetini bir türlü anlayamadığımız tercihler sebebiyle parlak mı parlak kafasını görmek zorunda kaldığımız birinin öncülüğünde kendisine barzoca saldırılıyor. Gerçi Mahçupyan “Oportünist” yazısıyla cevap nasıl verilirin dersini vermiş ama insana ulanlı cümleler kurduracak kadar paçozca tiplerin saldırısına uğraması gerçekten acıklıdır.

Başka bir yazının konusuydu fakat şöyle kapatalım; bir türlü Orhan Pamuk tepkileri vermeyen Aziz Sancar’a nasıl oldu da solcular mikrofonu uzatıp “efendim, evrime inanıyor musunuz” diye sormadı, merak ediyorum. Evet, tek soruda mevzuyu bitirebilirlerdi. Aziz Sancar’ın vereceği cevap olsa olsa evrim yoktur diyenler kenara geçsinler, aksini söylediği anda sağ basın Aziz Sancar’ın aslında Paralel, Kürt Yahudisi, Ermeni Kürdü, faiz lobisi falan filan olduğunu yazacaktı. Hatta Erdoğan kendisini ağırlayınca bunu izah edemeyecek ve fakat ya en başından görmezden gelecek ya da bu izah edemediği yerleri atlayacaktı.

Daha pek çok örnek verilebilir; kendi çapında linçler, kendine yer açmak için itiş kakışlar, neler neler. Sağ cenah kendi tabanına bunu vaat ediyor ve her olay bireysel olarak ele alınıp kapanıp gidiyor. Aslında fazlasıyla köklü bir sorunla karşı karşıyayız. Barzolaşıyoruz. Toplumun tamamını entelektüel bilgiye boğ diyen yok, en azından paçozlaştırma.

19 Oca 14:27

bilmiyorum

18 Oca 21:10

Deniz Demir

Puan: 1204

Barzo tabiri ırkçı bir söylem değil miydi?

Osman Batur Akbulut yazdı, 311 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 6 yorum yapıldı.
12 Oca 16 21:00
Teröristsen Başım Gözüm Üstüne

Memleketin en çarpıcı zekâlarını gördüğümüz sosyal medyada kendini ifade ederken çetrefilli ve çılgın akıl oyunlarına başvuran fakat bir şekilde başlığın sadeliğine ulaşan bir kitle var. Evet, çok zekiler zeki olmasına ama her nasılsa ne zaman bir terör saldırısı olsa saldırıyı gerçekleştiren terör örgütü hariç herkesin nasıl suçlanabileceğini bize gösteriveriyorlar. Bir terör saldırı da olmuyor ki onları, karşıtlarına saldırmaktan alıkoysun. Bu kitle nevrotik ve narsist bir kitle.

Ne zaman bir terör saldırısı olsa bütün hükümetin yekten istifa etmesini istiyorlar mesela. Yani eğer terör saldırısı yapabiliyorsan hükümeti belirleme şansına da sahipsin, milyonlar bir partiye oy vermiş hiç önemi yok. Bakınız bu kitle eski hükümetler zamanında ağzını böyle olaylarda hiç böyle açmayan kitlenin çocuklarıdır. Mesela Sultanahmet saldırısının Daiş tarafından yapıldığı bilgisine ulaşılsa klasikleşen AKP=Daiş yalanı üzerinden “besle kargayı oysun gözünü” deyip sıyrılacaklar. Örneğin Uğur Mumcu suikastında SHP-DYP hükümeti vardı ama kabak biz Müslümanların başına patlamıştı. Saldırıyı İran istihbaratı yapmıştı ama her nasılsa bizimle bağlantılıydı. Gerçi şimdi hepsi İrancı oldu ama bunun mezhepçilikle bir ilgisi olmasa gerek, neyse dağıtmayalım. Mevzu tam anlamıyla terörün Müslümanları suçlayacak şekilde kullanılmasıdır.

Malumunuz bu yalan iddiayı ispatladığını düşündükleri deliller tek tek çürüyüp gitse de inanmamayı tercih edip sonunda uzun süre aynı yalanı söylemenin rahatlığıyla “AKP’nin Daiş’i desteklediğini herkes biliyor” demeye devam ettiler. Zira yalan amaca giden yolda basit bir araçtı onlar için. Biz bu durumla yani yalan çürütülse bile inanılabileceğine Gezi olaylarında tanıştık. Sosyal medyaya düşen yalan haberlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bunun bir kısmı bilinir bir kısmı bilinmez ama halka mal olmuş “müftünün karısıyım” yalanı bu kafanın röntgenini gözler önüne seriyor aslında.

İnandığı meseleyi yalan söyleyerek savunan bu ortaya çıkınca da neden biz böyleyiz deme ihtiyacı bile duymayan bu kitle her nasılsa bütün terör vakalarını çarpıtmaya oynuyor. Geçenlerde Beyazıt Öztürk’ün programına katılan “Ayşe öğretmen” tiplemesi de bu kafanın esasında son ürünüdür. Ağızları açıldığı andan itibaren istemsizce yalan söylüyorlar herhalde. Ne öğretmen ne de doğuda olan bu hanım kızımız gibi niceleri bu kitlenin propagandasını yapmak adına uğraşırken Akparti muhaliflerinin henüz zihnen iğfal edilmemişlerini de peşlerinde sürüklüyorlar. Her geçen gün HDP’li olmadığı halde HDP üretimi söylemlerle hareket eden insanlar görmemizin sebebi bu olsa gerek.

Son yıllarda yaşanan bir terör saldırısının sonunda hiçbir terör örgütünü işaret ettiklerini gördünüz mü? Hatırlayın Savcı Kiraz’ın şehit edildiği saldırıda “biz de sizi seviyoruz” hashtagine doluşmuşlardı. Öte yandan polisin yaptığı operasyon sonrasında “savcıyı polis vurdu” diyecek kadar şirazelerinin kaydığını hatta hiçbir zaman dengede durmadığını ifşa etmişlerdi. Onlar için terör saldırıları hükümete saldırmak için sadece bir argüman sağlayıcısı; saldırıyı manipüle etmek için girişilecek her yalan aslında meşru bir aza, saldırıyı yapanı değil saldırıya uğrayanı hedef göstermek gelenekselleşmiş bir tavır sadece.

Saldırı Daiş’e, PKK’ya, DHKP-C’ye veya başka birine ait olmuş önemli değil, sivil hedefler öldürülmüş önemi yok, örgütün kendisini meşru görmüyorsa bile eylemin işlevliliği açısından ele alınabilir mi önemli olan burası. Yoksa müftünün karısıyım diyerek din sömürüsünden yürümekte, öğretmenim ayağına HDP’li vekil tehditkâr politikalarını seslendirmekte, Daiş’in Ortadoğu’daki politikalarımıza aleni zararına rağmen Daiş’i bizim desteklediğimizi söylemekte ve ardı arkası kesilmeyen yalanlara çürütülmelerine rağmen sarılmakta hiçbir beis yok.

Son bir vakadan bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum. Bayağıdır dillendirilen fakat sosyal medyaya düşen videolar sayesinde tanık olabildiğimiz bir grup var; HDP/PKK’lı imamlar-mollalar. Camide çekildiği anlaşılan bu videolarda din görevlisinin, HDP/PKK’dan yana olmanın ne kadar hayırhah olduğundan bahsettiğine hatta hendeklerde savaşmanın sünnet olduğunu söylemeye kadar çığırından çıktığına şahit olduk. Hiçbir solcunun çıkıp “efendim bu dinin siyasete alet edilmesidir” dediğini duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü onlar terör örgütlerine tapmaktalar. Hiçbir terör örgütünü hedef gösteremezler. Terör olmazsa bizi nasıl suçlayacaklar, “hendekteki arkadaşlara” nasıl seslenecekler, sanki hükümet Kürtlerin haklar için meclise önergeler sunduğunda onlar engellemeye çalışmamış karşı çıkmamış gibi şimdi Kürt kimliği adına dökülen kanı, terörü hükümet yüzündenmiş gibi nasıl gösterecekler?

14 Oca 15:23

Ben en çok bu akademisyenlerden ders almak zorunda kalan öğrenciye üzülüyorum. hadi biz gene ayda bi yüzlerini görüyoruz onlar her gün görmek zorundalar yazık değil mi?

13 Oca 17:25

Her olayda aynı sonuca varmaları veya varıyormuş gibi görünmeleri de çok garip. Milli takımın mağlubiyetini cumhurbaşkanına bağlayan adam var. Terör bulmuşlar affederler mi? Akademisyenlerimiz.

Osman Batur Akbulut yazdı, 472 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
4 Oca 16 17:00
Hdp Demişken

1 Kasım akşamına değin, geleceğin sabetayisti olmaya çalışan cemaatçilerimiz, Demirtaş’ı Kürt Obama’sı mı yoksa Gandhi’si mi diye satmaya çalışmalıyız kafa karışıklığıyla HDP’yi parlatan beyaz Türk medyamız, kurma kolunu bırakınca Amerika Milli Marşını söyleyen sol liberal fedailerimiz HDP adına çok çalıştı, çok yoruldu fakat vazgeçtiler. Öyle bir vazgeçtiler ki artık Demirtaş’ı ana akım medyada göremiyoruz. Bunda paralel kanallarına yapılan kuduz aşısının da etkisi var tabi. Buna bir çeşit normalleşme dersek eğer Demirtaş ve ondan yana olan HDP’liler durumun vahametini düşündükçe ürperiyor mudur?

Normalleşme önemli bir yere işaret ediyor aslında. Pek çok insan Demirtaş’ın direniş veya Kürdistan sözlerine kızıyor fakat bu sözler aslında Demirtaş’ın normalleştiğini gösteriyor. İnadına barış deyip canlı bombalarla polis/asker karakollarına saldıran bir örgüt savunusunun ne kadar anormal olduğunu, barış kelimesinin anlamını yitirdiğini anlatmakla geçen günlerden sonra bayağı rahatlatıcı geldiğini bile söyleyebilirim. Aslında Demirtaş, kendisini manipüle eden Türk solunun vaat ettiği günlere kavuşamayınca kürkçü dükkânına, PKK’ya dönüyor fakat PKK Selo’yu pek sevmiyor gibi. Belki Türkiyelileşme numarası adına Demirtaş’ın söylediği bazı sözlere kırılmış olabilirler, kim bilir.

Basitçe ifade etmek gerekirse Demirtaş, partinin şahin kanadından olmadığı hâlde öyleymiş gibi davranmaya çalışıyor. Buna benzer çıkışları, HDP içerisinde iyi kötü tutarlı diyeceğimiz şahıslarda da görüyoruz. Hatta bu mizansene dönüşüyor. Kobani’ye kereste, çimento gitmesine hükümetin taş koyduğunu, meclisi çalışamaz hâle getirdiğini, cezaevi ziyaretine gidemedikleri için meclisin bir hükmünün kalmadığını, Kürdistan dedik diye bize kızmayın cumhurbaşkanı da dedi, verin bir dilekçe vatana ihanetten yargılayalım gibi sözleri bu mizansenlere örnek olarak verilebilir. Sanki HDP’li vekillere PKK, ne yapın ne edin tutarlı düzgün bir tartışma düzlemi oluşturmayın emri vermiş gibi hepsi bir ağızdan saçmalıyor.

Bu durum HDP’de yeni bir dönemin yaklaştığına işaret ediyor. Artık daha şahin bir ekibin, gözünü Akparti ile açmış bir Kürt siyasetçi kadronun HDP’ye sokulmasına, daha uslu ve Kandil’in sözünden hiç çıkmayacak, siyasi amaç gütmeyecek bir HDP’nin oluşturulması dönemine gidecek gibi duruyor. Siyasi amaç gütmeyen siyasi parti… Megafon olmak zorunda kalan fakat kendine politikacı diyen insan… Gerçekten acıklı, tek parti döneminin bazı kurumlarını andırıyorlar. Durumu Kandil’deki bir politbüro sizin adınıza düşünüp sizi özgürleştiriyor gibi açıklıyor olsalar gerek. Bunu da Selo’ya Kamuran izah ediyor olabilir. Seni öldürüp yerine beni koyacaklar demez herhalde.

Ne alaka mı? Demirtaş ve diğer HDP’lileri bekleyen asıl tehdidin kendilerinin de kazılmasında yardımcı oldukları kuyuya itilmeler olduğunu düşünüyorum. Şu son, Kandil’in gözüne girelim niyetiyle söylenmiş gibi duran açıklamalarında sebebi bu korkudur belki. Bugün PKK, HDP’yi şekillendirmek adına bir HDP vekilini öldürse ve devlet yaptı dese gözüm açık gider deyişini tecrübe etmiş olurlar herhalde. Kim inanır demeyin, herkes inanır. Hatta başbakanla görüşseydi bunu yapmak daha kolay ve teatral olurdu.

Hâsılı PKK’ya, sahnede kalmak için dilenen bir Kürt siyasal hareketi var karşımızda. Bu duruma da kendilerini beyaz Türklere satarak geldiler. Ne acı ki nice yalanı göndere çekerek bugün PKK’dan zerre miskal irade farklılığı gösterememe hapishanesine düşmüş durumda olan bu siyasal hareket belki de malum yalanlarla son bulacak. PKK’dan özerkliğini alamamış bir siyasal hareket “Devlet”ten özerklik istemektedir, ne tuhaf.

06 Oca 01:43

kesinlikle katılıyorum

05 Oca 10:36

"PKK’dan özerkliğini alamamış bir siyasal hareket “Devlet”ten özerklik istemektedir, ne tuhaf." Tuhaf hafif kalır. Komik ve pespaye. Adamlığı öğrenemeden adam yerine konma talebi. Kandil'le koklaşarak anlaşan adama hakettiğini vereceksin.

Osman Batur Akbulut yazdı, 295 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi , 6 yorum yapıldı.
28 Ara 15 01:00
Batı Görelim Neyler Neylerse Güzel Eyler

Batı adına batılıdan çok batıcı olmak, hayatındaki bütün reflekslerini buna göre ayarlamak, batı benden yüz çevirirse korkusuyla yaşamak nasıldır bilen bir kitleye sahibiz. Hiçbir çatı altında birleşmemiş olsalar da bu kitle enteresan bir şekilde gündemi yönlendiriyor ve bu hisler saikiyla türlü argümanlar üretip dolaşıma sokabiliyor. Karşıda duranın tutarsızlığını ifşa etmek için yazılmış bir yazı değil bu zira onların durumu zaman zaman tutarsızlık ihtiva etse de tam anlamıyla tutarsız değiller. Batıdan sayılmak, batılı olmak onlar için en büyük ödül, tam tersi ise hüsran.

Rusya ile gerildiğimizden beri favori hayvanı Sibirya kurdu olan insanlardan bahsediyorum. Bu olaya özgü bir tepki değil onların ki fakat bu ve benzeri vakalarda hemen boy gösterip neyi niçin yanlış yaptığımızı bize söylemekle kalmıyor ciddi sayıda bir kitleyi de peşlerine takıyorlar. Batıya rezil olacağız-olduk-oluyoruz diyen batıcı tayfa bütün muhalif çevreleri peşinden sürüklemeyi başarıyor. Örneğin bir grup Erdoğan’dan kurtulmak için ondan daha güçlü birine, batıya sığınıyorken bizim endemik kendine oryantalistlerimiz böyle bir pazarlığa da girmiyor, batıyı şerksiz şüphesiz sahipleri olarak görüyorlar. Batılı değerlerin tümünü yüceltmekten aldıkları hazzı başka hiçbir şeyden almıyorlar.

İşin basit, fazla derinlere inmeden yapılacak gözlemlerle tespiti ve müdafaası da zor değildir. Mesela basit bir soru ile başlayalım; yıldızı Miley Cyrus olan bir yere nasıl rezil olabilirsin! Hepimiz Adana’da adliyeye yansıyan vakaların failleri gibi bile olsak batıyı rezillikte geçemeyiz. Her vakada batıya rezil olduk tribine girenlerle HDP’nin barış ve demokrasi partisi olduğunu, PKK’yla hiçbir ilişkisi olmadığını, uçak krizinde Rusya’nın haklı olduğunu, Gezi’deki Vandallığın içsezişsel varoluşçu bir çağdaşlaşma olduğunu, Daişi gördükçe Atatürk’ü daha iyi idrak ettiğini söyleyen kitlenin aşağı yukarı aynı olması ise batı tacirlerimizin üst üste bindiği alanlardır. Bu kümeleri şablonlayıp üst üste koyun, taşmazlar.

Bu kitlenin iyice zıvanadan çıkmışı ise size Avrupa ve Amerika’da yaşamak istediği şehirleri sokaklarına kadar anlatıp sizi NATO’cu olmakla suçlar, üstelik birkaç ay önce sizi NATO’ya şikâyet etmişken. Kocaman bir nasıl la diyesi geliyor insanın değil mi? Değil! Bir hükümeti NATO’ya şikâyet edip Rus uçağı vurulunca NATO ile koordineli hareket ettiği için NATO’cu diye suçlamak kadar doğaldır bu. Hayali bir batı ülkesinde yaşamaktır oysa ne acıdır ki Türkiye’dedir. Hatırlayın, Charlie Hebdo olayında bile Batı basını bizim İslam düşmanları kadar sert yazılar yazmamış, bizim aydınlanmış bu batıcı ekibimiz batıdan başka bakış açılarıyla söylenmiş sözler yükselmeden batı merkezli zaviyesinden tek milim kıpırdamamıştı.

Sonra da bazıları Donald Trump’a kızıyor. Yahu memleketimizde de böyle düşünen laik sekülerlerimiz, mezhepçilerimiz, Marksistlerimiz, solcularımız yok mu? Biz bunları Amerika’ya yollayalım, konu kapansın demek kolay. Bu ülkede anti-amerikacı, sosyalist olan adamlar Donald Trump’ın Türkiye’deki ortaklarının gazetelerinde yazıyor, kültür sanat etkinliklerinde boy gösteriyor, onlar tarafından fonlanıyorlar. Biz müslümanlar vakayı tam olarak idrak edemiyoruz herhalde. Onlar için batının istemediği bir şeyi yapmakla itham edilmek bir müslümanın namazda istemsiz gülmesi gibi bir şey. Aynı derecede mahcup oluyor, üzülüyorlar. Batı için neyi tehdit olarak görüyorlarsa orada yaşayamıyor olsalar bile batı adına havlıyor, saldırıyorlar.

31 Ara 01:46

eğer bir batı antitezine girişirsek zaten batıcılar haklı çıkar. Müdana etmeksizin bize ait olanın peşinden gitmek gerek diye düşünüyorum.

30 Ara 21:42

Yine de batı kötüdür doğu iyidir ya da tersini kabullenmek yerine hepsine model olan, ilişki kurabilen, köklerimize bağlı kendi kültürel yapımızı kendi doğrularımızla oluşturabiliriz. Batılı tezler veya bunların antitezleri sonuç vermiyor.

Osman Batur Akbulut yazdı, 327 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
7 Ara 15 17:00
Kürdistan-Macaristan

Ortadoğu son yılların en sıcak günlerini yaşıyorken ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan kargaşa ortamı artık her aktörün ucundan kıyısından bir şeyler söyleyebileceği sorunlu meseleler yumağı hâline geldi. Rolünü büyütmeye çalışan her aktör de mevcut sorunlardan herkesten çok etkilendiğinden veya kendi dünyasına göre olayları tornadan geçirip işte bu sebepten ilgiliyim demeye elverişli taraflarından konuşuyor. Bizim içinse son beş yıldır hareketli olan politikamız Erdoğan’ın güneyimizde bir devlet kurulmasına izin vermeyiz tweetiyle daha aktif bir hâle geldi. Kast edilen bir Kürt devleti idi, idi ama sahiden o devlet nasıl bir devletti?

Güneyimizde bir devlet derken belirli bir tanım yapılmadı fakat Erdoğan’ın adını bir Kürt devleti olarak koymadan bunu söylemesini anlamak zor değil. Türkiye’nin güneyinde ne yazık ki Daiş, hiç kimse tarafından tanınmasa da de facto olarak varlığını sürdürüyor. Erdoğan’ın bu söylemi neden Daiş’e isabet etmiyor üzerinden AKP=Daiş denklemi kuran komplo bezirgânlarını bir kenara bırakırsak bu sorun Türkiye’nin değil, aslında Müslümanlar genelinde Kürtlerin özel bir sorununu tanımlıyor. Bir Kürt devletinin varlığına karşı olduğunu bildirmenin Türkiye’de oy kaybına sebep olacağını bildiği için bunu açıkça ifade etmeyen cumhurbaşkanını aslında söyleyemediği diğer konular üzerinden anlamak gerekiyor.

Türkiyelileşme iddiasıyla yola çıkıp bunu basit bir sol retoriği karşımıza çıkarak yapan ve kenarda kıyıda kalmış ne kadar parkalı ne kadar pasaklı varsa onlara sahne açmak olarak pratiğe döken HDP tam anlamıyla şunu pazarladı; Türkiye’nin yeni laikleştirici, sekülerleştirici gücü benim. Mevzunun özü gelip buna dayanıyordu ve etkiliydi de. Elli yaşında başörtülü Kürt bir teyze eşcinsel haklarını savunan bir pankartla HDP mitinglerinde boy gösteriyor, Peygamberimizi aşağılayan karikatürler reklam panolarına çekiliyor, HDP’nin önde gelen isimlerince her sakallı Daişçidir imajı oluşturuluyordu. PKK, din ile kurduğu karşıt ilişkiye diğer dünya devletlerinin yaptığı gibi Daiş üzerinden kendini meşrulaştırmayı seçiyordu. Kemalizm bile Türk milletini bu denli İslâm’dan uzaklaştıramamış, İslâmî hassasiyetler farklı ölçeklerde de olsa korunmuş, bir grup beyazın modernleşmesinden öteye gidememişti.

Bugün HDP Türkiye’nin en uç ve anlaşılan laik seküler denkleme en uyumlu inanç biçimlerine bir çatı hâline geliyorken Kürt toplumunun buna ne kadar adapte olacağı tartışmalıdır. Doğrusu bu apaçık bir temenni de olabilir. Müslüman kodlarını terk edip PKK öncülüğünde tasarlanmış bir Kürt devleti belki de ne olursa olsun Kürt’tür denilerek Müslüman Kürtlerce de kabul görebilir ve sahiplenilebilir. Belki de PKK’nın, örnekleri yığılsa Kandil dağı kadar olacak İslâm karşıtı söylemleri bu büyük uğurda görmezden de gelinebilir. Sanıyorum güney doğusunda kurulan Barzani Kürdistanı’ndan hiç rahatsız olmayan Akparti, güneydeki devleti bu nedenle istememekte. PKK yayın organlarının en büyük Kürt haini olarak Barzani’yi göstermesi de bu şekilde daha açıklanabilir oluyor. PKK kafasıyla kurulmuş bir Kürdistan eğer Barzani’yi de etkisiz hâle getirirse Türkiye’nin güneydoğu sınırı da şu şekilde oluşuyor; İran, PKK Kürdistanı ve Esad rejimi. İşbirliklerini bas bas bağıran bu üçlü gerçekten çok sevimli duruyor.

PKK Kürdistanı, bana hep Macaristan’ı hatırlatıyor. Macarlar ne kadar Türk ise PKK da o kadar Kürt’tür demek istiyorum, Kürtlerin geniş anlamda Müslümanlıktan yana rey vereceğini de. Bir devlet arzusu, bir milletin din ile kurduğu ilişkiyi ne kadar baltalar, milliyetçilik dinin yerini ne kadar alır, milli hisleri okşayan bir kimse din namına hep aksi şeyler söylese dahi ne kadar öncülük yapabilir, bunu zaman gösterecek.

07 Ara 21:27

Ulusal bir kimliğe zemin hazırlanak için temizlenmiş coğrafya pkknın işine gelecektir

07 Ara 18:32

Kürtlerin "Erdoğan Kürt Devleti istemiyor" gibi lüzumsuz alınganlıklar yerine, Kuzey Suriye'nin Türkmen ve Araplarla meskun bölgesinde devlet kurma hayalinden vazgeçmesi daha sağlıklı olur. Yoksa Kürtlerin niyeti bölgede etnik temizlik yapmak mı?

Osman Batur Akbulut yazdı, 386 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
26 Kas 15 17:00
Sınırlarımızda Dolaşan Garabet

ABD ve Rusya, ne zaman Müslümanların yaşadığı yerler hakkında karar verme ve çatışma fikrine sarılsa o ülkelerin kan ve gözyaşına boğulduğunu görüyoruz. Büyük acılarla kavrulan o coğrafyalardansa hep bir terör örgütünün doğduğuna şahit oluyoruz. Onların iç yardakçıları, daha doğrusu siyasi konumuna göre içlerinden birini seçip ona yaltaklananlar karşıtlarını terör destekçisi ilan etme fırsatı buldukça asıl suçlunun tespiti hep erteleniyor; Müslüman coğrafyaların son yarım asrını mahveden ABD ve Rus çekişmesidir. Nereye elini uzatmışlarsa aykırı fikirleriyle elini kana bulamaya hazır manyaklar fışkırıyor ve her nedense onların, bu suçtan aynı potada suçlanması çok az gündem oluyor.

Çıkarlar üzerine inşa edilmiş ve bu sebepten insanî kaygıları hafife almaya alışmış politikalarıyla bu ikili, önayak oldukları sorunların gerçekliğini görmezden gelmekte mahir. ABD-Rus çekişmesinde büyük bir yıkım ve çoraklaşma yaşayan Afganistan bugün hâlâ kendini toparlayabilmiş değil fakat asıl gözden kaçırılan şey bu çekişmenin El-Kaide’yi doğurmasıdır. Elbette bu ve benzeri örgütlerin ortaya çıkmasında başkaca sebepler vardır fakat bugün görmekteyiz ki azalan devlet otoritesi bu tip örgütlerin aradığı ortamı sağlamakta, ABD-Rus çekişmesi, üzerinde çatıştıkları alanın siyasal istikrarını yok edici yöntemler silsilesiyle cereyan ettiğinden bu yapıların önünü açmaktadır.

Aynı sorunu bugün Suriye’de yaşıyoruz. Irak’ta yıllar önce kurulmuş olsa dahi orada kendine bu minvalde bir devletleşme sahası bulamayan Daiş, Suriye’de devletin kendi halkıyla girdiği savaş sonucunda yaşanan otorite kaybını bir fırsata çevirdi. Suriye iç savaşının ancak ikinci yılından sonra bu alanda güçlenen Daiş, iki yıl boyunca güç çekişmesi uğruna Suriye iç savaşına seyirci kalan ABD ve Rusya’nın eseridir. Şuan ise Daiş, herkes kendisine düşman olduğu hâlde hâlâ varlığını sürdürebilen bir örgüt olması hasebiyle benzersiz bir fenomene dönüşmekte. Nasıl yaşayabiliyor derseniz cevabı basittir; dünyanın gelişmiş, çağdaş ve nice niteliği kendinde toplayan büyük ülkeleri Ortadoğu’yu daha doğrusu Müslümanların yaşadığı bölgeleri bir savaş sahası olarak görmektedirler ve Daiş bu dekorun bir en güzide parçasıdır.

Dünyanın kalkınmış ülkeleri Suriye’ye böyle bakıyorken memleketimizde de onlara çanak tutacak, “sarayın oyununa gelme Putin” tarzında analizler kasacak, ABD’ye ülkesini şikâyet eden mektuplar yazıp “ya NATO sizi satarsa” diye batı adına tehdit savuracak, “yiyorsa Rus uçağını vur” deyip vurunca “benim dedem Bolşeviklerden kaçıp İstanbul’a sığınmış Ruslardan zaten” diyecek tıynette olan insan kaynağına sahibiz. Onlar, aynı zamanda Akparti’yi Osmanlıcılıkla suçlayıp Vehhabi örgütleri desteklemekle de itham ediyorlar. Hem Çarcı olup hem komünist partiye üye olmak gibi bir şey olsa gerek bu. Bu kafanın neden ABD veya Rusya Rakka’ya saldırmıyor diye sormasını beklemekse safdillik olur. Bütün dünyanın nefretini celp etmiş Daiş’le Akparti’yi alakalı gösterirsek ekmek yeriz tadındaki çocuklukları bir yana, çekişme taraflarının tutunduğu o sağlam dala tutunmayı beceriyorlar; Daiş’in varlığı Ortadoğu’ya müdahaleyi her iki taraf için de meşrulaştırıyor.

Rusya, Esad’ı savunurken bu tezin türlü varyantlarına sarılıyor, diğer tarafta ABD’de de kendince bundan istifade edecek yollar arıyor. Burada en büyük sorunu yaşayan taraf ise Suriye halkından teşekkül eden muhalifler oluyor. Zira onlar, PYD gibi hanginiz bana silah verirse onun yanında olurum, adam lazımsa Esad’ın ordusuna katılabilir ve aynı zamanda ABD hava kuvvetlerinin gelmesi için ufka bakabilirim demediği için bir insanın yaşayabileceği en ağır şartları tecrübe ediyorlar. ABD-Rus çekişmesinin gölgesinde ülkesi için savaşmanın, bütün haklarını gasp eden bir ruh hastasına karşı mücadele etmenin en çetin sınavından geçiyorlar.

Esadçı şebbihalarımızın herkesi Daişçi göstermesini anlamak için şu örneği anlamak kâfi; bugün dünya Rakka’yı kuşatıp Daiş’i yok etmeye çalışsa en başta Esad’ın saldırısına uğrar çünkü Daiş’in varlığı demek Esad’ın teröristlerle mücadelesi demektir. Sayıca çok fazla olan muhalifler sindirilmedikçe Daiş’i bitirmek Esad açısından hiçbir işleve sahip değildir. Esad, Daiş’in varlığından meşruiyet sağmaktadır. Bir diğer örnek olarak da Allah göstermesin, Daiş yarın İsrail’e saldıracağım dese İsrail’in, dünyanın her istediği yerine bombalar yağdırabilme hürriyetine kavuşması verilebilir.

Dünyanın Müslüman olmayan güçleri, Müslüman coğrafyalara müdahalelerini meşrulaştıracak araçlar üretiyorlar sürekli. Bu çileden, hüzün hasadından kurtulmanın tek yolu ise dünya sisteminin pençelerinin geçmediği bir siyasete kavuşmak için atılan her adımın yanında olmaktan geçiyor. O hâlde Müslümanların yaşadığı yerler hakkında bilgi sahibi olmak, onları tanımak, Müslümanlar için ne yapmalı sorusunu sormak ve sınırımızda dolanan garabetle boğuşmak için sınırın ötesine geçmemiz, Müslümanlarla aramızda sınır olmadığını anlamamız gerekiyor.

27 Kas 12:50

Teşekkürler

27 Kas 11:46

Tebrikler

Osman Batur Akbulut yazdı, 273 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
24 Kas 15 17:00
Demirtaş'ın Yalnızlığı Veya Suriye'yi Hatırlamak

Seçim sonrası, cama hohlayıp yazılan şeyler gibi silinip giden Demirtaş’ı arıyordu gözlerim. Nereye kaybolmuştu, neden gözükmüyordu anlamaya çalışıyordum. Sanıyorum medya üç ana başlıkta konuştuğundan Demirtaş’a yer kalmamıştı; yeni kabine, Paris saldırısı ve Suriye’deki Türkmenler. Çok zaman geçmeden suikast haberiyle ekranlara hızlı bir dönüş yapmak istediğini belli etse de umursanmaması Demirtaş’ı üzmüş olmalı. Medya, bilhassa Türkmenleri hiç konuşmazken ve aksi gibi Demirtaş’ı dilinden düşürmezken ne olmuştu da roller değişmişti?

Doğrusu Demirtaş’a yapılan mevzu suikast, seçim öncesi olsa yedi/yirmi dört konuşulur, türlü hesaplar bu olayı dünyanın diğer dillerine çevirir ve yayınlardı. Fakat şimdi, birkaç tane sivri zekâlı HDP trolünün şakalarla ayakta tutmaya çalıştığı bir vakadan ileri gidemiyor, gündem olmuyor. Neden acaba? Seçim öncesi partisine ve kendisine yatırım yapan cenah artık dönemin değiştiğini ve zaten dünyanın da seçimin bitmesine göre hareket edeceğini bildiğinden duruma göre davranıyor. Yeniden pozisyon alan sahiplerinin işlerini kolaylaştırmak adına yaptıklarını düşündüğüm suikastlı geri dönüşün ve gelecek daha nice hamlenin fazla destek alamayacağını söyleyebiliriz. Çünkü uzunca bir müddet HDP yalanlarına paralel medya ile destek olsalar da yeni şartlar altında bunu daha fazla yürütemeyeceklerini anlamış olmalılar.

Elbette bu işten geri adım atmayanlar da var. Örneğin Cumhuriyet gazetesi bu işe tam gaz devam etmektedir. Bana sorarsanız Türkiye’de kemalizmi doğru anlamış iki tane Atatürkçü bilirim derim; biri Can Dündar’dır biri de Celal Şengör. Ürettikleri engin fikirleri hep birlikte temaşa ediyoruz. Paris saldırısından bu yana tekrar Dünya gündemine oturan Suriye meselesinde, sanki sadece DAİŞ ve Esad varmış gibi yapan ve bu yüzden de Esad karşıtı olmakla DAİŞ’i destekliyor gibisinden bir denklemle bile değil, uydurulmuş kanıtlarla Akparti’yi itham eden kafa Paris’teki suça da hükümeti ortak etmek için elinden geleni yaptı. Sonuç koca bir hüsran oldu.

Demirtaş’ın camı ve Paris saldırısının komplo teorileri toplum nezdinde ciddiye alınmadı deyip geçilebilir fakat medyamız seçim öncesine nazaran daha makul hareket etmeye başladı diyebilir miyiz? Sandık ülkemizdeki bazı satılık insanları nasıl da terbiye ediyor; seçimden önce Türkmenlerle röportaja giden sayıları bir elin parmağını geçmeyecek gazeteciyi bile bile görmezden gelen malum tayfa bugün Suriye’de Türkmenler olduğunu hatırlayıverdi de kendi muhabirlerini oraya gönderdi. Üstelik bu Türkmenler ne hikmetse silahlarını, mühimmatlarını ve diğer ihtiyaçlarını Türkiye’den karşıladıklarını söyleyiverdiler.

Bu insanlar seçimlerden önce de oradaydı fakat şeref yoksunluğunda yarışan medyamız seçim öncesi estirdiği rüzgârın ivme kaybetmemesi için onları “büyük insanlık” adına görmezden geldi. Fakat şimdi seçimde tuttuğu taraf kaybedince diz çökercesine Türkmenleri görmeye başladı. Tabi şebbihalar, sosyalistler, PKK’cılar ya da tek kalemde laik sekülerler rahatsız zira onların tezine göre Esad’a hayır diyen herkes DAİŞ gibi cezalandırılmalıydı ve üstelik bunun için yıllardır uğraşıyor az çok da mesafe kat etmiş sayıyorlardı kendilerini. Hatta Türkmenlerin de hayrına olacak bir Suriye bir harekâtı meclise sunulursa MHP’nin “hayırda hayır” var politikası icabı benzer bir rahatsızlığa gark olacağını söylemek mümkün mü diye kendime sormadan edemiyorum.

Bir ara, Paris’teki konsere yapılan saldırı anının videosunu alıp üzerinde ufak tefek oynamalar yapmayı düşündüm. Kürtçe bir müzik ekleyip birkaç efekt de katılabilirse şöyle servis etmeyi planlamıştım; “Diyarbakır’da Kürtçe barış türküleri söyleyen Brez Demirtaş isimli grubun konserini basan sakallı Akp özel harekatçıları tekbir getirerek insanları katletti! İnadına barış!” Sonra inanacak yer arayan bir zavallı inanır, şaka olduğunu, dalga geçmek için yapıldığını anlatamayız diye vazgeçmiştim. Şaka olmayan ise bununla yarışır hatta bunu geçecek binlerce yalan haberi göndere çeken bir muhalif medyamız olduğu idi. Bu yüzden Suriye’yi Kobani’den ibaret sananlar çoğalmıştı.

Sonunda, en sonunda medya pes edip normalleşme sinyalleri veriyor. Demirtaş’ı parlatacağım diye feda ettiği pek çok değeri gönülsüzce hatırlasa da bir süre böyle haber yapacağa benziyor. Bu sayede toplum Suriye meselesindeki tarafları ve sorunları daha iyi anlayacak, çözüm hakkında konuşan siyasetçileri de buna göre değerlendirecek. Medyanın da görevi bu değil midir zaten? Bizim medya, bu görevini birkaç ay öyle bir unuttu ki birilerini yalana alıştırdılar. İnsan en azından çekiçle değil de gerçekten bir silahla cama zarar verir. Hani kapalı bir garajda falan, sonra çıkıp dersin ateş ettiler de şöyle de böyle de…

25 Kas 14:23

Teşekkürler

25 Kas 02:11

Tebrikler

Osman Batur Akbulut yazdı, 344 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
17 Kas 15 21:00
Çözüm Süreci Üzerine

19. yüzyılın sonunda romantik ve hümanist bir filozof olan Viktor Buurmans, erkek kılığına girmiş bir kadın tarafından vurularak öldürüldü. Onu öldüren kadın yakalandığında insanı şaşkınlığa sürükleyen hikâyesi de ortaya çıkmış oldu; onu öldüren kadın karısı idi. Çok geçmeden olayın iç yüzü, sanık ve tanıkların ifadeleriyle netleşti. Buurmans, ileride evleneceği Elisa’yla bir Genelevde tanışmış, böyle bir yerde pek az rastlanan bir sevgiyle Elisa’ya bağlanmış ve onu batakhaneden kurtarmak adına evlenmişti. Onu bu utançtan kurtarmanın asil ve onurlu bir davranış olduğuna inanmış ve hayatına mal olacak bu hataya hayatını adamıştı.

Evlilikleri, eşinin eski ahlakında ısrar etmesiyle sarsılmış, Buurmans ise şerefli bir davranışa adadığı yıllarının boşa gitmesi karşısında ezildikçe ezilmişti. Arkadaşı Reclus böyle bir acıya katlanan arkadaşı için şöyle söylüyordu; “Buurmans’ı sık sık evinde görürdüm. Daima onun iyiliğine, nezaketine, karısına karşı tavırlarının asaletine ve karısının arkasından konuşmaya fırsatı olduğunda bile ağırbaşlı bir şekilde susuşuna hayran olmuşumdur. Hiçbir zaman şikâyet etmedi.” Buurmans şikâyet etmemişti belki ama sonunda evini terk etmiş ve boşanma kararı almıştı. Bunun üzerine Elisa onu öldürmüş ve hâkim karşısına çıkmıştı.

Mahkeme, pek çok tanığı dinledikten sonra Elisa’yı, ortaya koyduğu iyi gerekçeler sebebiyle beraat ettirmişti. Elisa’nın, “Başladığı iyi bir işi bitirmekte başarısız olan bir adama hayatının çöküş döneminde kimse üzülmez. Beni üzen şey beni terk ettiği için onu öldürmek zorunda olduğum gerçeğiydi. Ayrıca onu boşanmak istediği, beni utanca boğduğu, aynı zamanda kendi ismini kirlettiği için öldürdüm. Dul kalmak mı? Asla! Bu yüzden geriye tek çözüm kalmıştı” sözleri jüri için iyi gerekçe olarak yeterli olmuştu. O dönemin Fransa’sında esmekte olan fenimizm ve burjuva karşıtı rüzgâr, hem mahkemede hem de gazetelerde esmişti. Teatral feminist nutuk, yıllardır yozlaşmışı kutsayan yazarlarıyla zihinleri bu beraata hazırlanmış halk nezdinde de işe yaramış, Elisa özgür kalmıştı. Buurmans, geri de bıraktığı mektubunda şöyle söylüyor ve kendisinin de en az halk kadar o yazarlardan etkilendiğini itiraf ediyordu adeta; “Seni Sefiller’in Fantine’i olarak görüyordum ve iyileşeceğine inanıyordum”

Sanıyorum çözüm süreci bu hikâye benziyor. Asilce uzatılan barış eli, parmağını tetikten ve kandan çekmemek için bin dereden su getiren ellerle buluştu. Sonunda kan, kirli ve küçük hesaplar yüzünden bu temiz ellere de sırçayı verdi. Kürt solunu Fantine sanmak ve belki de hümanizmin rüzgârına kendini kaptırmak hatalı bir davranıştı. Hatta Buurmans gibi iyi bir adam bu hataya düştüğü için cezayı da hak ediyordu lakin bu ceza için zaten heba ettiği yılları ve boşa harcadığı hoşgörü cevheri yeterli olacaktı. Fakat öldürülmeyi ve sonunda katillerinin masum ilan edilmesini hak etmiyordu.

Kurulan mahkemenin bir benzeri de Türkiye’de kuruldu. Fransa ahalisi nispetince ne kadar kötülük varsa destekleyen laik-seküler kadro Kürtçülük namına dökülen kanların ne kadar mertçe olduğunu söylemekten geri durmadı. Hatta “dün barış diyenler neden şimdi savaş diyor” diyenlerle Elisa’nın, “başladığı iyi bir işi bitiremedi, her ne kadar fahişelik yapsam da” savunusu ne kadar da benziyor. Bir yılı aşkın süredir kopmakta olan kan fırtınasında, her fırsatta Kürt gençlerini yeni kan davalarına sürüklemek adına akıl almaz yalanları söyleyiveren, düşmanlık tohumları ekip uzlaşmazlığını deklare eden solcular, pişmanlığını adeta Buurmans gibi ifade eden Akparti’ye sırf bu ifade ediş yüzünden yüklenip durdular. Bir tarafta iflah olmaz bir fahişe, diğer tarafta ıslah etmek adına bütün günahını unutmaya hazır bir beyefendi varken fuhşiyatı seçmenin Türk solunun ahlakına sığması bizi hiç şaşırtmamıştır.

Türkiye’de büyük jüri karara vardığında adalet tecelli etti. Hak etmediği özgürlüğüyle Elisa, belki birkaç yıl daha özgürce yaşayıp ölmüştür ve onu savunanlar da fakat bugün, gözleri hümanist, sosyalist veya feminist büyülerle kör edilmemiş insanlar kimin haklı olduğunu idrak etmiştir. Belki dün, Fransa’da Buurmans’ın haklı olduğunu söyleyecek yeterince jüri yoktu fakat bugün laik-seküler Türk ve Kürt solunun haksız olduğunu söyleyecek milyonlarca insan olduğunu gördük. Eğer bu millet Vandallığa, yozluğa, şiddete övgüler düzen sefil yazar, çizer, akademisyen ve twitter fenomenlerini ciddiye alsa idi çözüm süreci evliliğinin suçlusu olarak ancak bizi gösterecekti. Allah’a çok şükür ki millet kimin Elisa olduğunu anlayacak basirete sahiptir.

Osman Batur Akbulut yazdı, 373 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 9 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
10 Kas 15 05:00
Sirenler Kimin İçin Çalıyor?

Bugün günlerden bir gün ama birileri için çok daha kutsal olacak. Belki ağlayacak, hüzünle anacak, özleyecek ve hatta saygı duruşuna icabet etmeyenlerin zamanı geldiğinde kafasına sıkacağını söyleyecek kadar küstah ve pervasız olabilecekler. Bunlar gitgide azalan fakat halen kalabalık olduğu hâlde sesi soluğu pek çıkamayan sirencilerin yapacağı şeyler. Şuan ise azalarak tükenmekten başka, bambaşka bir tehditle karşı karşıyalar. Yıllarca çatısı altında varlığını sürdüren birkaç grup kalkıp gitmek, şansını bir de kendi denemek istiyor fakat buna geçmeden önce bu grupların üzerine eğilmek gerekiyor.

Kriminolojide, çocuk suçluluğu hakkında şöyle bir söze denk gelmiştim; suçlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır. Kendi meselesini çok iyi anlattığı gibi ülkemdeki gündemin taraflarını da çok iyi anlatacak bir gösterim gücü veriyor bu söz; Türkiye’de sol yoktur, sosyalizme itilmiş laik-seküler vardır. Ülkemizde vücut bulan şeyin batılı normlarda ortaya çıkmış bir sosyalizm olduğunu söylemek imkânsız. Bu sebeple bizdekinin benzersizliğini iyi anlamak gerekiyor.

Ülkemizde solun varlığı hep kafa karıştırıcı oldu. Nasıl olmasın, batıdaki sol hareketler radikalleştikçe veya marjinal eylemlere imza attıkça iki kuruma, banka ve kiliseye düşman olmaktaydı fakat ülkemizde sol her nasılsa kapitalizmle iyi anlaşırken sadece dinle savaşıyordu. Laik sanayicinin boğuştuğu grevi görmezden gelip sadece sağ cenaha zararı dokunan grevlere katılmayı görev biliyordu. Kapitalist markaların kurduğu sahnelerde boy gösterip banka reklamlarında raks eden solculuk hiç sırıtmıyor, Amerika borazanı olanları sol liberal oluyor, mezhepsel kaygılarla hareket edenleri de sosyalist olduğunu her fırsatta ilan ederken nasıl başarıyorsa başarıyor, neo-liberalizmi CNN ekranlarında eleştirebilme ve sosyalizmi ululama şansını yakalayabiliyordu.

Aybar’ın şu minvalde bir sözü vardı; sosyalizm insanlar içindir, insanlar sosyalizm için değil. Aybar’ın düşüncesi belki özgün bir Türkiye solu üretebilirdi ama Sovyetler var olduğu müddetçe bu mümkün değildi tartışması yerine sadece şu sözüne sorular sormak yeterlidir diye düşünüyorum. Türkiye’de solcular bu sözü anlamayı, farklı bir sosyalizm teorisi adına terk etmediler, aksine sosyalizm onların başka hesaplarını perdeleyen bir büyük iddia idi. Yoksa içlerinden birileri çıkıp sol örgüt olmakla nam salmış nice terör örgütünün şiddeti meşrulaştırmasına ve en uç noktada, canlı bombalarla saldırılar düzenlemesine ses edebilirdi. Evet, Türkiye’de sol El Kaide tipi operasyonlar yapabiliyor fakat biri de çıkıp bunu niye yapıyoruz veya bunu yapan bir düşünce nasıl bir gelecek sağlayabilir diye sormuyordu.

Gezi’de darbeyi gördüm diyen kişiyle Gezi’de hayatını kaybeden birinin akrabası olmak dışında hiçbir vasfı olmayan birinin yolları nasıl kesişir? Ancak ve ancak başka bir vasfı varsa. Bu vasfın mezhepsel bir vasıf olduğunu söyleyecek kadar da dürüst olmak gerekir mi diye kendime soruyorum. Veya terör saldırılarının ve özerklik iddialarının ayyuka çıktığı bir anda sokağa çıkma yasağına, genç olsam dağa çıkarım diyecek kadar cüretkâr açıklamalarıyla kendince bir cephe açan kişinin Türkiye’nin en büyük sol partisinin ilçe başkanı olması bu kesişimin neresindedir? Doğrusu adı konmasa da sol, Türkiye’nin büyük çoğunluğu olan Müslüman nüfus sağda konumlandığı için solda kalmıştır.

Eğer bu büyük nüfus anti-kapitalist görünümlü bir Sovyet uydusu olsa ve islamososyalizm gibi bir kavram türetmek suretiyle varlığını sürdürse ülkemizdeki solcular ismiyle müsemma birer kapitalist olurlardı. Hoş, zaten öyleler ve bu yüzden Amerikan kanallarında sosyalizm edebiyatı yapıyorlar. Her nasılsa her fırsatta sağı batıya şikâyet edip batıcı olmuyor, NATO müdahalesi isteyecek kadar gözü dönmüşü bile solcu kalabiliyor. Başta 6. Filoyu taşlıyorken Müslümanlar çıkıp gelince kimi taşlayacaklarına kolayca karar vermelerinin sebebi de 6. Filoyu niye taşladıklarını çok iyi bilmeleriydi. Batı ise içimizdeki bu uzlaşmaz, kavgacı ve gençleri canlı bomba yapmaktan çekinmeyecek kadar manyaklaşmış ekibi elinde tutmayı, verimli bir şekilde yoğurup kullanmayı çok iyi beceriyor.

Şimdiyse bu ekip, yeni bir rüzgârın ardına kapılıp parlayabilir miyiz hesapları yaparken sirencilerin dolu gözleriyle izlediği göç eden bir leylek sürüsü oluverdi. Hâlbuki onlar, Kemalizm biraz Hitler biraz Mussolini’dir sözünü bile sineye çekmişti. Belki yaşlılığı yüzünden evinde oturmak zorunda kalan ilçe başkanı da genelev açılışında kurban kesen belediye başkanı gibi diğer safa geçecektir, kim bilir. Rasyonelleştikçe inançlarından gün be gün kopan ve yerine yenilerini ihdas eden fakat bu kopuş girdabının içinde intikam duygusundan asla kopmayan mezhepçiler de bir şekilde sirencilerden uzaklaşacakmış gibi duruyor. Zira şu ara sirencilerin partisinde, daha ulusalcı bir kadronun partinin başına geçip geçmeyeceği tartışılıyor. Hatta belki yeni tip bir Anadolu sol olabilir mi diye soran insanların sesi duyuluyor.

Koltuğu iyiden iyiye DHKP-C, MLKP ve PKK’ya kaptırmadan, sirenlerin huşu içinde dinlenebileceği bir Türkiye’ye uyanmak hasretiyle kavrulmuş laikler, diğerleri kadar sosyalizm perdesinin ardına savrulmadı. Laikler, sekülerler fakat sineye çektikleri tespiti de andırmıyor değiller. Eskiden bu üç örgütün sempatizanlarını daha iyi idare edebiliyorken şimdi edememenin hatta emanet oy vermeye razı gelse bile bir işe yaramadığına şahit olmanın kırgınlığını yaşıyorlar. Üstelik ine bine alıştıkları küplerin üzerine sakince oturup bir stratejiye ihtiyacı olduğu gerçeğiyle yüzleşerek yıllar sonra da olsa düşünmeye mecbur kalmış hâlde yaşıyorlar bunu.

Eskiden kırmızı bayrak üzerinde altı ok olmasını bu kitleye benimsetebilmişken şimdi, o kırmızıyı kızıla çaldırıp üstüne de orak, yıldız, çekiç, kalaşnikof, Molotof kokteyli koymaya mecbur kalmanın acısıyla ovunuyorlar. Bakalım tam anlamıyla sol berraklaşıp ulusalcılar bir partide, mezhepçiler ve Kürtçüler bir partide buluşabilecek mi? Belki Doğu Perinçek tekrar dağa çıkar, Bese Hozat’a karanfil uzatır, belli mi olur.

Osman Batur Akbulut yazdı, 752 kez açıldı , 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
26 Eki 15 14:00
Türkiye'de Sol Neden Var?

Uzunca bir müddet, safiyane hislerle solun varlığını, ne söylediğini, ne teklif ettiğini anlamaya çalıştım. Üniversite yıllarımda, CHP’nin kurtarıldığı politik münazara masalarına da iştirak etmişliğim olmuştu. Türkiye’nin gerçek bir sol muhalefete ihtiyacı olduğu söyleniyordu etrafımda ama kimse niye muhalefet de iktidar değil demiyordu. Sol başkaydı fakat bu başkalığın izahı yoktu, kerameti kendinden menkuldü.

Ülkemizde sosyalizmin ne denli totaliter bir rejim olduğu konuşulmaz. Çünkü Türkiye’nin adı konmamış savaşları vardır. Bu ülkenin kronikleşmiş sorunlarından muzdarip olup devletle çatışma hâlinde olma fantezisi peşinde koşan etnik ve mezhepsel olduğu kadar kafa olarak da bu ülkeden kopmuş çok fazla insan hâli hazırda sol çatısı altında örgütlenmekle meşguldür. Fakat ülkemizde ıskalanan bir diğer mesele de solun bugüne dek gelişinde solculara Moskova üzerinden laf çakılması idi. Aslında Türk solu Parisçidir. Türk solu statükocu durağan ve beyazlığını yitirmek istemeyen burjuvalarıyla rejim içerisinde her daim bir Mitterandvari iktidar aramıştı. Bulamadı, o ayrı mesele fakat türlü azalarla mücadelesi devam etti. O hâlde neden Moskova deniyordu?

Paris tipi solculuk bir nevi avangart veya aydınlanmış olmayı batıya karşı eziklikle birlikte getirirken aynı zamanda konforluydu fakat Türkiye’de daha fazlasına ihtiyacı olan, devletle hesaplaşması gerektiğine inanan bir başka kesim daha vardı ki onlar için konfordan ziyade Farisi tarzda nefret ve ötekileştirici kavramlar silsilesi lazımdı. Moskova tipi sol, müzmin devlet alerjili kesimin aradığı fırsattı. Hem Türkiye’nin mevcut ve gelecek kodlarını değiştirecek tipte devrimci hem de ülkenin hiçbir kodunda aksiyoner olmayan bir kafa idi Türkiye’dekilerin kafası. Şimdi ise kimdir bunlar diye tek tek açıklamak, kripto kimlik avcılığına girmek gereksizdir. Yalnız Farisi tarzda nefreti açıklamakta fayda var.

Şia’nın dünyasında lanet okumak çok önemli bir yer tutar. Takiye yapmak Şia’nın itikadî düsturu olduğu için dışarıdan bakılmakla lanet teklifinin sıradanlaştığı anlaşılmaz. Fakat işin derinlerine nüfuz edince lanet et teklifi öyle bir yere ulaşmaktadır ki artık mevzu lanet etmeyene lanet et noktasına gelir. Türkiye’de sol artık bu siyasi pozisyonu ithal etmektedir. Şuan Türkiye’de yaşadığımız sorun tam da budur. Sen de lanet et ki lanetlilerden olmayasın!

Şeytanlaştırma siyaseti denebilecek bu pozisyona karşı doğrusunu söylemek gerekirse aciz kalmaktayız. Şöyle düşününün; Cizre’ye atom bombası atıldı yalanını, yalan skalamızda en uca koyalım, diğer uca da ister sivil ister asker/polis olsun sol grupların katlettiği şehitlerimizi haberleştirirken failsizleştirme üçkâğıtçılığını koyalım. Öte yandan kendi taarruzu için de yalanlar üretmekteler. Aynı tipte bir skala da buraya düşünürsek; Bilal Erdoğan’ın ciğerci DAEŞ komutanlarıyla resmini en uca, diğer uca da Erdoğan’ın üç çocuk tavsiyesiyle ne kadar da her şeye karıştığını koyalım. Bu uzun yalan skalalarında her türlü ahlâksızlığa tanık olunabileceğini son bir yıldır tecrübe ediyoruz. İşte sol, Türkiye’de muhalefeti nefret ve ötekileştirme ile yoğurmak adına bu kontrayı yaparken herkes için sahip çıkıp sarılabileceği bir yalan, şeytanlaştırma adımı üretmektedir.

Mesele, muhalefeti aynı Şia mantığıyla nefretle doldurmak ve sonunda lanet etmiyorsan sen de melunsun çizgisine getirmektir. Solun tutarsız ve yalan haberlerine, her yaptığı solculuk tatlısına Gezi şerbeti dökmesine, ayrıştık ey halkım unutma bizi edebiyatına göz yummak, katlanmak zorundayız. Çünkü onlar özgün bir kavram ürettikleri için var olmuş değiller. Onlar biz, biz olduğumuz için varlar. Eğer Türkiye’de Müslümanlar, biz de seküler, modern, dini referanslarından kopuk bir toplum olmak istiyoruz deseler bu sol cephe yerle yeksan olacaktır.

Şaşırtıcı gelmesin, dün İran’ın nükleer araştırmaları için Brezilya ile aracı olmayı teklif eden Türkiye’ye laf çakanlar bugün İran ile neden iyi geçinmiyorsun diye kızmıyorlar mı? Dün Esad’la neden görüşüyorsun diyenler bugün Esad’la niye ters düştün demiyorlar mı? Aynı zamanda bunlarla Türkiye’nin gündemini eğip büken isimler mesele PKK olunca çözüm sürecine ihanet derken bugün bitme noktasına geldiği için bizi suçlamıyorlar mı? Süleyman Şah Türbesi, askeri kayıp yaşanmasın diye daha korunaklı, şimdiki sınıra yakın yerine taşınırken yahu böyle şey olur mu, vatan toprağından savaşmadan çekildik diyenler bugün, terör örgütüne karşı verilen savaşa sarayın savaşı deyiveriyorlar.

Türkiye’de sol, adı konmamış savaşların müzmin sorunlar cephesinde saf tutanları için kullanışlı bir sığınaktan ibarettir demek belki çok iddialı ve itici olabilir. Fakat hiçbir İslamî hassasiyeti olmadığı hâlde Müslümanlara olan nefretlerini, din tüccarlığı yapıyorlar gibi hiçbir emaresi olmayan gene sol gibi kerameti kendinden menkul iddialarla dile getirmelerini, böylece din adamlarına ve dindarlığa olan nefretlerini kusmalarını koyacak yer gerçekten itici ve iğrendiricidir. Kullanışlı ölüler, kullanışlı terör eylem ve örgütleriyle sol, karşısında duranı da şeytanlaştırma işine dört elle sarıldığı için kendi bataklığını üretmektedir. Hani diyorlar ya Ortadoğu bataklığı diye, varsa öyle bir bataklık Türkiye’ye sirayet eden tarafı Türkiye’deki Şiileşen solculuktur. Oraya çekilmemeli ve orayı kurutmalıyız.

Osman Batur Akbulut yazdı, 391 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
15 Eki 15 02:00
Tövbe ve Selfie

Artık herkes selfie’nin ne demek olduğunu biliyordur. Sanıyorum tövbe hakkında da fikrimiz vardır fakat bu ikisi arasında kesif bir ilişki var ki bundan bahsetmek istiyorum.

Tövbe çoğu kez bir özür beyanı gibi algılanmakta, sanki bir çeşit af dileme durumu gibi değerlendirilmektedir. Oysa tövbe etmek, bir değişme kararının beyan edilmesidir. O kararın istikametinde olacağını kişi kendince söz verir. Günümüze değin nice tarikat “tövbe almak” denilen, bu birlikte yapılan tövbe ile kendisine intisap eden müritlere kapılarını açmıştır. Tövbe almak deyince insanın aklına sanki bir affediliş veriliyormuş, alınan satılan bir şey varmış gibi gelebilir fakat burada kelimeler kavramlaşmış ve farklı bir anlam içermektedir. Bir veli zat ile birlikte tövbe ederken o da karşısındaki ile aynı tövbeyi eder. Aynı kelimelerle pişmanlığını ve kararını beyan eder. Yani kişiye tembihlenen şey kendisi için de harfi harfine aynıdır.

Nur suresindeki birlikte tövbe etmenin öğütlenmesi, gene aynı surede Resulullah’ın yanına gelip istiğfar istemenin tavsiye edilmesi gibi, yani günahlardan uzak durmak için birlikte vazgeçişlerin ve af için vesileler aramanın kurumsallaştığı tövbe edişler bize bir şey anlatıyor. “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” hadisi, müslümanın müslümana aynılık ve aynalık görevini göstermekte sanırım. Mürşidin elinden tutup birlikte tövbe ederken insan, karşısında yalnızca kendini görür. Değişmek ve temizlenmek zorunda olduğunu, ayıbından dönme kararlılığını hatırlaması gerektiğini onun gözlerinin içinde kendini görerek kavrar. Zaten Allah dostları hatrı hatırda tutmanın yolunu gösterirler.

Ve fakat selfie? Çağımızın yeni oyuncakları vasıtasıyla durmaksızın çekilen bu fotoğraflar sanıyorum bir nevi pagan ibadettir. Tövbede değişmek üzere akitleşen insanın yerini her çektiği resimde o anı kaydeden insan almıştır. Mürşidinin aynasında kendini gören insan yerine, bir uzak gözün içinde yanındakilerle kendini seyretmektedir. Selfie’nin bir diğer sıkıntılı tarafı ise bu resmi çekinenlerin birbirine yüz sürmesidir. (Daha ziyade kadınlarda bu vaka gözlemleniyor, sanıyorum daha esnek olduklarından olsa gerek fakat genel olarak herkes için şakakların sürülmesiyle başlayan bir ritüele dönüşmüş durumda bu.) Hani Hacer-ül Esved’e yahut Kâbe’nin örtüsüne sürülen yüz burada form değiştirmiştir. Hatta âşıkların “izinin tozuna sürsem yüzümü” dediğinde oluşan bu büyük değer, hürmet burada tam anlamıyla erozyona uğramaktadır.

Kişi sorgulanmak, değişmek istemediğinden olsa gerek, ahbabıyla eşiyle dostuyla bu sabitlenişi paylaşmakta. Her şeye karşı kayıtsız o makinenin huzurunda ve nazarında, yanında kendine benzeyene yüz sürerek bu anı katılaştırmayı denemekte. Bu işte daha sokulgan selfie’ler ise meşhur biriyle olunca gözlemlenmekte. Zira o anın kıymeti daha fazla çünkü kendisi için tatmin edilemez nefsi isteklere ulaşmış birine sürülüyor yüz. Orada nasip, nispet, daha ulvi bir şeylerin yüz çekilince onunla birlikte geleceği umuluyor sanırım.

Elbette bir hatıra olsun diye çekinen resimler vardır. Fakat “güzel çıkmadım ya” diye tekrarlanan her resim sıkıntılıdır. Hatıranın böyle bir gayreti yoktur zira çoğu insan kendinin bir hâline benzediği için güzel çıkmaz. Arıza buradadır. Mürşid aynasında tövbe ile değişmek fikri çağımızın aksine bir şeyler söylerken modernite boş durmamıştır. Yerine, selfie aynasında kendine benzemekten korkan bir sabitlenmeyi, daha güzel çıkmayı ya da en azından olduğun gibi kalmayı tembihlemektedir. İki aynada da insan kendini izler; biri bir beğenmeyişe, hor görüşe, tövbeye doğru derinleşir, diğeri ise iyisin, hoşsuna.

Ben hiç “güzel tövbe edemedim ya bi daha” diyen Müslüman görmedim ama yeniden selfie çekinen çok insan görmüşümdür. Tekrar çekilen hiçbir fotoğraf masum değildir.

Osman Batur Akbulut yazdı, 331 kez açıldı , 7 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
30 Eyl 15 18:00
Genç Şebbihalar Rahatsız

Görmek istemeyenden daha kör birini bulamazsınız ve Türkiye’de yaşıyorsanız bu körlere aşinasınız demektir. Esad’ı nasıl savunurum diye körleşmiş, fikren fakir fakat bir o kadar da gururlu körlerimiz için görme isteğini geri getirecek bir şeyler olsa diye düşünürken dünyanın dört bir yanından liderler toplanıverdiler. Şansa bakın ki bu toplantının öncelikli konusu olarak ele alınan mesele de hususi olarak körlük geliştirdikleri Suriye meselesi oldu. Belki sırf bu yüzden Birleşmiş Milletler toplantısını da görmezden gelecekler.

Esad’ı savunacağım derken tek tabanca, bir adet Rus ülkücüsü Putin elbette orada sırıtıyordu fakat Rusya’da sözleri mantıklı karşılanırdı. Zira Rusya’nın Suriye çıkarlarını en iyi koruyacak kişinin Esad olduğu ülkesinde kabul görür, sözleri de makul karşılanırdı. Bu anlaşılır bir şeydir. Ne var ki ülkemizde de ya Rus ülkücüleri çoktu yahut şebbihalar. Yoksa hep bir ağızdan aynı şeyi söylemeyi nasıl başarabiliyorlardı? Canhıraş bir biçim Esad’ı destekleyeceğim diye bütün dünyayı karşısına almış Putin’i anlamak zor değil, ülkesinin çıkarları mevzu bahistir ama bizimkilere ne demeli?

Bir tarafta bir diktatörü savunacağım derken yalnızlaşan Putin, diğer tarafta yalnızlaştı diye eleştirilirken bütün dünyaya savını destekleten Türkiye var. Üstelik bu öyle gizli kapaklı değil, aleni, beyan üstüne beyanla tasdiklenmiş bir durum. Nasıl bir körlük ki inadına Esad diyebiliyor, anlayamıyorum. Üstelik bu körler ülkemizin laf aramızda en demokrat insanları. Ya bu Beşar, Hafız’ın oğlu değil yahut durumu biz anlayamıyoruz; onların düpedüz, pazarlıksız karşı çıktıkları monarşi bu değil. Erdoğan’ın yerine oğlu geçse sultanlık diyecek adamlar Suriye konusunda bu büyük realiteyi bilerek görmezden geliyor. Ahlaksız mıdırlar nedir?

Esad ve avaneleri ile aynı mezhepten olanlara sözüm yok. Onlar; “kardeş biz mezhepçiyiz. Bu yüzden Esad ne yaparsa yapsın desteklemek zorundayız.” diyemeseler de hâl ve tavırlarıyla bunu deklare ediyorlar. Bunlar genel olarak inanmış sapık bir kitledir. Körlükleri de bu hususi sebebe dayanır. Gel gelelim böyle bir bağı olmadan bu savunuyu yapanlara diyecek söz bulamıyorum. Gerçi onlar Abdullah Gül’ün CB seçimi arifesinde; “illa sizin içinizden biri olacaksa da en azından eşi tesettürlü olmayan birini seçelim” diye ciddi ciddi tartışmış bir kitle olduğu için Esad’ın karısına bakıp bakıp iç geçiriyor olabilirler.

Ve tabi bir de paralellerimiz var. Hani ne giyse yakışıyor denir ya bunlara da gayri milli bir kılık olması şartıyla her giydikleri yakışıyor. Suriye’yi ele alış biçimleri ve daha dün denecek tarihi yeniden yazma çabalarıyla türlü maymunluklara girişmeleri sanırım beni içten içe sevindiriyor. Allah kimseyi bu kadar düşürmesin dediğim anlar olduysa da itiraf edilmesi gereken bir nevi sorun mudur bilemiyorum ama şahsen, paralellerin ister iç ister beynelmilel olsun her meselede saçmalamasından örtülü bir haz duyuyorum. Allah affetsin.

Güçlü olan, kendisi için sorun olanı dünyaya tartıştırmak gibi bir kabiliyete sahip olduğu müddetçe haklı olabilir. Mezhepçi olduğu veya kendini Fırka-ı Naciye olarak gördüğü için haklıyım sanrısına kapılanların BM toplantısından sonra canı iyice sıkılmış olabilir çünkü yazının kapak resmi onların kör gözüne parmak sokar cinsten; küresel antiterörizm için toplanmış masada eşbaşkan Türkiye. Üstelik bu eşbaşkanlık ilk kez de olmuyor. Ortaya attıkları pisliğe sinek bile konmuyor. Hâlâ kör kalmayı başaranlar mevzuyu anlamamış olabilir ama genç şebbihalar rahatsızlanmasın da ne yapsın? Ya paraleller! Allah onların evlerine Putinler salsın!

Osman Batur Akbulut yazdı, 325 kez açıldı , 5 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
27 Eyl 15 18:00
Katil ve Darbe Alkışlayanların Becerikli Orduları

Uzunca bir zaman katliam rakamlarını olduğu gibi düşünürdüm. Nasıl vuku bulduğu ve yapıldığı muallâktı benim için. Öldürülen insanların sayılarını öldürenlerle ve yöntemleriyle ilişkilendirince farklı bir sonuç ortaya çıktı; bazı ordular öldürme işinde gerçekten pek mahir idiler ve elbette bazıları değildi.

Örnekler üzerinden derdimi anlatmalıyım. Sırpların Müslüman avına çıktığı günler hatrınızdadır. Srebrenitsa’da birkaç gün içerisinde binlerce insanı katleden Sırp ordusu, batının çok sevdiği bir tiyatroyu sergiliyor olmalıydı ki kimse onlara dokunmadı. Onlarca toplu mezar ve nice katliamla Sırplar, batılı büyük abilerinin kucağında canilikte çığır açmışlardı. Suriye’de bir başka biçimde bu iş devam etti ve ediyor. 300.000’in üzerinde insanın ölümünün müsebbibi olan Beşar Esad’ın günlük ortalama 200 kişiyi öldürebiliyor olması elbette bazı tarihi rekorları egale etmiyor ama gene de becerikli bir orduya sahip olduğu kesin. Bunun 15 misli de yerinden-yurdundan ettiği insan olduğunu söylersek alelade bir zalim sayılmaz.

Gelelim en beceriksiz orduya. Malumunuz Cizre’de hepimizin yabancısı olduğu bir yöntemle teröristlerle mücadele başlatan devletimiz hakkında türlü iddialar ortaya atıldı. “Katliam”, “soykırım” ve “etnik temizlik” kavramları havada uçuştu. Gel zaman git zaman mevzu çözülüp PKK’nın yayın organlarından verilen rakamlara göre sivil kayıplarına bakınca gerçekten şaşırdım. 22 sivilin öldürüldüğünü söylüyorlardı. Üstelik bu sayı nasıl ve kim tarafından öldürüldüğü belli dahi olmayan bazı cesetleri de “asker tarafından öldürüldü” diyemese de öyle ima eden taraflı bir kaynaktan alınmaydı fakat ciddi bir sorun vardı; 22 nedir ulan! 10 küsur gün bir nevi muhasara altına alınan bir ilçede ordu “katliam”, “soykırım” ve “etnik temizlik” yapmıştı da 22 kişi mi öldürebilmişti?

Örneğin şöyle sözleri siz de işitmişsinizdir; “asker sivil halkın üzerine ateş açıyor” veya “ağır makineli silahlarla evler taranmakta” Yahu tükürsen birine denk gelecek bir kalabalığa ateş açıp kimseyi vuramayan bir ordudan mı bahsediyoruz? Sivil kayıpları aşağılamak için söylemiyorum bunu fakat nerede bir gecede binlerce Müslüman kanı akıtan Sırp ordusu, nerede bizim kana susamış diye lanse edilip 10 küsur günde iki düzine insan öldüremeyen Türk Silahlı Kuvvetlerimiz! Eğer gerçekten böyle ise tezgâhı toplayıp gitme vakti gelmiştir.

Peki, bu ordudan darbe yapmasını isteyenler, onlar neyin kafasındaydı? Elbette onlar bu ordunun alnına çalınmış kara lekelerin savunucusu idiler. Nerede o eski isyan bastıran ve gayet iyi istatistikler yakalamış çağdaş rejim ordusu, nerede yarbayı ayetle askerine seslenen ordu. Onlar aslında bir nevi geçmiş güzel günlere dönüş isteyen, bir çırpıda size iyi darbeler sayıp sonra da “tabi aslında demokrasilerde darbe kötüdür ama” diye cümleler kurabilen insanlardır. “Cici darbeler” aslında “cici katliamlar”ın önünü açtığı için vardır onların dünyasında ama bunu kolay kolay itiraf edemezler, hatta kendilerine bile. Hayır, dese ki; “kardeş ben savaşçı kabile kafasındayım, bence en iyi dövüşenimiz devleti yönetsin” böyle karşı çıkmam çünkü bu tutarlıdır. Evet, en kaslı ve çevik, en zorba ve cesur olanımız devleti yönetebilir fakat bu kafada olan insanların en çağdaş, en demokratik, bilmem ne olduğunu görünce cedel adına umudumu yitiriyorum. Darbenin demokratik işlevini tartışan adam şunu söylemektedir; siz istediğiniz kadar toplumla iç içe olun, okuyun, yazın, çizin, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler kurun, ne yaparsanız yapın, sırf üzerinde üniforma olduğu için o silahlı adam benim için daha muteberdir, müspettir. Adamın silahı vardır, boru mu? Bunlar küçük Esadlar, küçük Miloseviçlerdir.

Ve sonra İsmet Özel’in o mühim yazısında geçen şu sözü gelir aklıma; “Nerede Müslüman varsa oranın icabına bakmayı kendine görev bilen birileri hep çıkıyor” Evet, yıllardır bu katliamlar oldu, oluyor ve yenileri de olacak gibi görünüyor. Doğrusu Nazilerin yaptığı işin hedef değiştirmek suretiyle avrupadaki Müslümanlara yapılmayacağını kim iddia edebilir? Hitler ölmüş olabilir ama Breivikler ve onları “yalnız kurt” olarak sunanlar hayattadırlar. Yahut Sırpları izleyen batılı güçlerin uzun bir esneme sonucu bu aciz duruma düştüğünü, aslında bu denli gaflete daldıran esneme olmasa müdahale ederlerdi diye kim çıkıp söyleyebilir? Suriye’de akan kana seyirci kalmaktan öteye gitmeyen dünyanın çıkar odakları katliam konusunda mahirdirler. Çünkü onlar kendisi gibi olmayanı öldürmeyi düstur edinmiş insanlardır.

Bugün Müslümanların liderlerine sürekli Hitler yakıştırması yapanların külliyen Breivik’i ıskalamış olması tesadüf müdür? Yahut Bosna’da katledilen Müslümanlara sessiz kalmanın ötesine geçip artık tüm dünyaca katil olduğu tescillenmiş Sırp kasaplarını manşetlerinde parlatanlar, aynı iştiyakla Suriye kasaplarını alkışlamıyor mu? Bütün bu darbe şakşakçıları “Cizre’de katliam” edebiyatı yaparken şu yukarıdaki birkaç örneğe karşı kör sağır dilsiz değiller midir? Sırpların, Boşnakları kesme bahanesi olarak “Osmanlı ruhu bizi tehdit ediyor” sözünü manşete çeken basın bugün Türkiye’nin Suriye politikasını aynı dille eleştirmiyor mu? Veya bu sözün birebir aynısını söylemiş Esadla Miloseviç arasında fark var mıdır?

Birileri yüz binleri öldürür kimse onlara katil diyemez fakat o katillere, sahibine bakan köpek gibi bakanlar, her türlü caniliği göze almış PKK’yla mücadele eden orduyu katil görürler. Bunların aynı kişiler olması bir formüle mi dayanır yoksa tesadüf müdür? Bence tesadüf yoktur, kâfirler ve Müslümanlar vardır.

Osman Batur Akbulut yazdı, 312 kez açıldı , 6 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
19 Eyl 15 18:00
İsveç Kadıköy Pensilvanya Komplo Üçgeni

İsveç'te PKK’lılar eylem yapıyorlar. İçlerinden biri müdahale karşısında İsveç polisine "artık siz de DAİŞ’çisiniz" diyor. Elbette İsveç polisi Doğan ve Paralel medyasını takip etmediğinden bu ahmakhane çıkışa anlam veremiyor ve işine devam ediyor. Daha nice abuk sahneler yaşanmıştır Stockholm sokaklarında. Biz elbette hepsini göremedik fakat eldeki veriler gitgide netleşen ve bu sebepten insanı tedirgin eden bir resim ortaya koyuyor.

Bir topluluk asılsız bir "haksızlığa uğradık" sanrısına sokulursa sonuç bu olur. Hele hele bu topluluk haksızlıklara uğramışlık üzerinden kimliğini üretiyorsa durum daha da vahimdir. Cemaatin ve sol cenahın ürettiği "DAİŞ'e destek veriliyor” komplosu, PKK sempatizanı olan Kürtlerde müthiş bir mağduriyet hissi doğurdu. Artık bütün dünyanın onların haklı olduğuna inanmalarını ve bir şekilde Türkiye’ye ceza kesilmesini istiyorlardı. Türkiye’yi amansız bir canavara dönüştürme, şeytanlaştırma kampanyasının başka boyutları da var fakat bu olayın ele alacağımız tarafı bir çeşit realiteden kopuş olacak. Eğer içinize kapanmış ve orada kendinize göre doğru ve yanlışlar, haklılık ve haksızlıklar üretmişseniz ya da şöyle söyleyelim gerçeklerden bir şekilde kopmuşsanız bedelini çok ağır ödersiniz.

Sokağa dökülen bir eylemin politikliği, onun bir başka güç tarafından durdurulmasına zemin hazırlayacaktır. En sağlam temellere oturmuşu ile elimizdeki örnekte olduğu gibi komplolara yaslanmışı arasında bir fark da yoktur. Mevcut güç denklemin değişkenlerine tesir edecek bu hareketi sindirmeyi deneyebilir, deneyecektir. Makul, temellendirilmiş, sağlam davalarla sokağa dökülmenin artısı ve tek bedeli şudur; aldığınız darbeler sonucu yaşadığınız acılardan ve iyileşme sürecinde katlanacağınız sıkıntılardan fazlasını çekmezsiniz. Fakat burada PKK’lıların en mümtazından en sıradanına kadar ödeyeceği fazladan bir bedel daha var; gerçeklerle yüzleşme süreci.

Belki toplumun seçkinleri komplolarla, güç ilişkileri ve dengeleriyle düşünebilir ve anlayabilirler. İnsanlar güçlü iktidarlar kurmak için bu tip gizli örgütlenmeler kurmuş ve kuruyor olabilir. Mesele sağlıklı bir zihinde bu iki farklılığı aynı anda götürebilmektir. Mevzu olan komplosal ilişkiler, gerçeği yakınsasa dahi toplum tarafından idrak edilmesi çok güç şeylerdir. Örneğin bir organize suç şebekesi çökertildiğinde toplum onların amaç ve araçlarını anlar ama çökertilen şey bir casus ağı ise toplum aralarındaki ilişkiyi anlayamayacaktır. Çünkü insanlar, hedeflerine suç üzerinden ulaşmaya çalışanları aynı hedefe ulaşma isteğinden anlayabilirler. Fakat hedefin muğlâklığı ve yöntemlerin çetrefillileşmesi toplumun zihnini daraltır.

Bunun bir başka örneği gene ülkemizde yaşanan Fenerbahçe’nin “3 Temmuz” vakasıydı. İddia edilene göre klüp, bir büyük düşman tarafından ele geçirilmeye çalışılmış ve geri kalan her şey iplik söküğü gibi gelmişti. Şahsen bu vakadan sonra yaşanan süreçte taraftarların yaşadığı “haksızlığa uğradık” duygusunun gün be gün arttığını söyleyebilirim. Hatta ilk başlarda eften püften her başarının “bu da mı şike” diye savunulduğunu hatırlarsınız. Bunun sebebi taraftarda uyanan kazanma şehveti idi. Kazanmalıydılar çünkü büyük haksızlık onlara yapılmış, bu haksızlık karşısında da yalnız bırakılmış, dünya bu vahşete seyirci kalmıştı.

Toplum, komplolarla düşünmeye sevk edilir ve bu şekilde konsolide edilirse gerçek zemin kayganlaşır. Ölçüler, ölçütler anlamını ve önemini yitirir. Herkes için geçerli olan kurallar artık yerini zaten eğilip bükülebilir olduğu için tercih edilmiş kavramlara bırakır. Bu yüzdendir ki Beyaz Saray sözcüsünden Türkiye’ye çakmasını bekleyen Cemaat gazetecileri ile İsveç polisine “artık sen de herkes gibisin” diyen PKK’lı arasında hiçbir fark yoktur. Yahut onca sorunlu meseleye rağmen klübünün durumu, hem ulusal hem de uluslararası ölçekte güzelce kotarılmış Fenerbahçelinin ürettiği her sav aynı potada erimeye mahkûmdur. Komplolarla düşünen topluluklarda şu üç haslet gelişiyor sanıyorum; milliyetçilik, kavmiyetçilik ve cemaatçilik. Birileri bize gizli bir örgütlülük içinde kötülük ediyor ve bunun anlamasak da bir sebebi olmalı.

Ha bu arada geziciler İsveç polisinden feyiz alabilirler. Gayet karga tulumba, tekme tokat müdahale ediyor yahu bu İskandinav medeniyetinin sarışın ve semirmiş evlatları!

Osman Batur Akbulut yazdı, 374 kez açıldı , 11 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
5 Eyl 15 18:00
Ahlaksızlıkla Mücadele Bakanlığı

Eskiden TRT, bilhassa hafta sonu, öğleden önce western filmleri yayınlardı. Hâlâ yayınlıyor mu bilmiyorum ama çocukken denk geldikçe izlerdim. Herkesin western türünden izlediği bir-iki örnek vardır elbette. İzleye izleye filmlerin bazılarında dikkatimi çeken şöyle bir nokta olmuştu; Kızılderililer, film boyunca allem eder kallem eder bir şekilde kendini öldürtecek bir işe imza atardı. Başlarında her zaman, iri yarı, elinde tüttürdüğü bir odunla gezen, ağzını bıçak açmayan, konuştuğu zaman da hiçbir derde derman olmayan laflar eden bir reis bulunurdu. Filmi izliyorken sonunda şunları biri öldürsün hissine kapılmamak elde değildi. Çocuk aklı, bunlar neden böyleler diye düşünürdüm. Çok sonra anlayabildim ki bütün bu resim, bir başka hastalığın üzerini örtmek için sanat nasıl kullanılırın cevabı idi.

Batının böyle bir özelliği var; bazen sanatı, bazen doktrini ve bazen de medyayı kullanıyor. Örneğin hiç kimsenin karşı çıkmayacağı bir realite(!) olan Amerika’nın keşfi meselesini ele alalım. Bir “realite” fakat üzerinde insanların yaşadığı bir yeri nasıl keşfedebilirsin sorusu sorulmayı hak ediyordur diye düşünüyorum. Zira bu durum keşfin doğasına aykırıdır. Kendin de dâhil kimsenin bilmediği bir şeyi keşfedebilirsin. O hâlde, o kıtada yaşayanlar insan olamazdır. Bir şekilde itlaf edilmesi gereken “şey”lerdir. Bu tanımlama üzerinden orayı ülkesi hâline getiren, kimliğini, doktrinini böyle inşa etmiş birine “birader milyonları katletmişsiniz” dediğiniz zaman hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bu ahlaki ikilem onun algılayamayacağı şekilde kapatılmıştır. Bazen bir çıkar, bazen bir öfke, bazen de hırs adına insanın böyle hareket etmesi meşrulaşıyor herhâlde.

Bir şehir düşünün, insanları toplu hâlde sokağa bevletme kararı alıyor. Tuhaf ama böyle olduğunu varsayalım. Siz de oradan geçiyorsunuz. Duruma tanık olunca devlet kurumlarından yardım istiyorsunuz. Gerçekten berbat bir anormallik söz konusu ve haklısınız fakat devlet buna karşı ne yapabilir? İnsanlar bu ihtiyacı belki de tarihin başlangıcından beri tek başlarına ve görünmeyecek şekilde gidermişlerdir. Bunun için verilen eğitim çocuk yaşlarda ve ailesi tarafından verilmiştir. Eğer insanlar bu basit, yazılı olmayan, yazılması dahi gerekmeyen kurala uymuyorlarsa ne yapılabilir? Şimdi olayı daha vahim hâle getirip bütün bir ülkenin böyle bir aksiyona giriştiğini düşünelim. Ortalığı hakikaten bir şeyler götürecektir.

Ülkemdeki, ikinci sınıf kovboy filmlerinin propagandasını andıran karalama işleri, hedef gözetmeksizin öldürmeyi normal sayan ve fakat cinayetin tabiatı gereği ciddi bir mesele olduğundan bir başka mantığa sığınma çabaları ve en ama en acıklısı göz göre göre yalancılığın almış yürümüşlüğü insanı gerçekten dehşete düşürüyor. Bugün bir doktor teröristler tarafından öldürülünce “ölsün zaten ne olacak ki” diyen insanlardan, sanki başına saksı düşmüş de ölmüş gibi gösteren bir STK’ya kadar enteresan varlıkların arasında yaşıyoruz. Bir twitter hesabı “bunlar kendini bile öldürür” deyince inanan insanlar artık hiçbir suçu gerçek failine yüklemeyeceği için yarın bir gün bu ölüm piyangosunun kime vurmayacağı bilinemez ama bu hesaba inananların “kesin MİT” yapmıştır diyeceğini artık herkes biliyor.

Gerçekten akıl almaz bir durum. Hani bazen biz ne yaptık da bu kadar ahlaksızlaştılar diyorum. Mescid-i Dırar ehlinden daha yaman bir grup, bir cemaatle haşır neşir oluyoruz. Birkaç gün önceydi, DAEŞ’e giden tank diye YPG tankını paylaşan bir gazeteye sahibiz. Eskiden PKK’nın yayın organları bunu yapardı; bir sebepten düşmüş bir Afganistan helikopteri resmini “Türkiye’nin helikopterini düşürdük” diye yayınlar, dikkatli bakmaya gerek dahi olmayan bu resimde helikopterin üzerindeki Afgan armasını görünce mevzu anlaşılırdı. Fakat artık iş, savaş propagandası çizgisini de aşmış bulunuyor.

Geçenlerde bir twitter hesabı “Hakkâri’den jetler kalktı, kampları vuracak” yazmıştı. Bir arkadaşı “Abi Hakkâri’de jet yok diye biliyorum” deyince verdiği cevap ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır; biliyorum ama yarın kalkmayacağını kim garanti edebilir? Yani “Ömer hilede HDP’ye vuri wallah”da bir sıkıntı yok “bunu kaldır çirkefe yatacaklar”da sıkıntı var. Yalan söylediğini bilen birinin yalanını yüzüne vurduğun zaman ona ilk başta inananlar vazgeçer, normal olan budur. Şimdi ise şunu tecrübe ediyoruz; evet, yalan olduğunu, yalan söylediğimi ben de biliyorum bana inananlar da biliyor. Ne olmuş?

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok lafına hastayımdır. Zaten ilk başta da edilmemişti. Fakat gelin, devleti yeniden keşfedelim. Devlet, dünyanın bütün gücüne sahip olsa bile toplu bir cinnete karşı çözüm üretemez. Toplu yalan ve iftira furyasına karşı yasa çıkaramaz. Birinin öldürülmesini subjektif “hak etti”ler üzerinden gören insanları engelleyemez. Yalanı üreten, bile bile paylaşan, inanan, bunda hiçbir beis görmeyen, cinayetleri aklayan, dolaysızlaştıran, failsizleştiren, katliamlara ve katillere göz yuman bir kitleye karşı da çaresizdir. Kolomb için Kızılderili ne ise bunlar için de biz oyuz demeye dilim varmıyor fakat belki de gerçekle yüzleşmeliyiz. İleride ne yapıp edip ölmeyi hak eden yandaşlar olarak filme bile alınabiliriz, kim bilir.

Yoksa başlıktaki bakanlığı mı kurmalıyız? Kural 1: Yalan söylemek yasak. Kural 2:…

Osman Batur Akbulut yazdı, 398 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
2 Eyl 15 02:00
La İlahe İllallah Sosyolojisi

Modernitenin bize öğrettiği şeylerin o kadar çok alt başlığı ve uzmanlaşma dalları var ki buraya yazmaya kalkılsa sığması mümkün değil. Sadece sosyolojinin incelediği olgulardan ayrılanlar da aynı şekilde göz korkutan bir yığına dönüşmüş durumda. Tüm bunlar kendi içinde bir anlama ve anlam atfetme kabileyeti öğretiyorken bu serüvenin maceracısına, sadece bu kadarıyla yetinmiyor. Benim şahsi olarak yaşadığım bir sorunu sanıyorum herkese yüklüyor; bütün her şeyi bir batılının nasıl anladığı ve anlamlandırdığı üzerinden düşünmemizi öğütlüyor. Bence artık buna biraz daha basitçe bakmalı ve şöyle demeliyiz; bir kâfir dünyayı nasıl anlıyorsa biz de evvela onun nasıl anladığını anlamalı ve bu anlamayı onun gibi üretmeliyiz. Aksi takdirde moderniteden kopuş yaşar ve bir aşırılık olarak etiketlenebiliriz.

Batılının hemen her şeyle kurduğu basit bir çıkar ilişkisi var. Bunun en yalın ve düpedüz örneği, son zamanlarda da sürekli karşımıza çıktığından söyleyebileceğimiz yeşille, ağaçla olan ilişkidir. Şu karikatür ise bu ilişkinin ifşa olma zirvesidir; bir adam, harap olmuş bir dünyada gaz maskesiyle dolaşmaktadır ve maskenin hortumu, sırtında taşıdığı bir ağaççığı muhafaza eden fanusuna bağlıdır. Bu sayede oksijen ihtiyacını gidermektedir. Kafa tam da budur! İzah edeyim; dünyayı kirletmekteyiz ve bunun sonu böyle dramatik bir çözüme ulaşır. Ey insanlık! Böyle yapma çünkü yaşamak için buna ihtiyacın var. Gelelim olayın sıkıntılı noktasına. Soluduğumuz oksijenin çok büyük bir kısmını üreten canlılar aslında okyanus ve denizlerde yaşayan planktonlar, algler ve benzeri deniz canlılarıdır. O halde neden batı kafası bize ağaçları dünyanın ciğerleri diye satar? Çünkü ağacı sevmenin, doğayı olduğu gibi çıkarsız bir ilişkiyle yaşayabilmenin, estetik kaygıları bir kenara bırakalım, doğrudan bir ihtiyaç resmi çekmeden buna sahip çıkman lazım demenin bir başka yolunu bilmemektedir. Ağacı sev çünkü oksijen verir. Doğrusu vermemektedir lakin o sana, ağacı sevmenin başka bir biçimini anlatamaz. Daha da doğrusu ona, bu şekilde sevmek ona makul gelir ve senin de bu şekilde sevmeni bekler.

Çocukken kedi, köpek, civciv ve daha nice hayvan kimi zaman bir oyun arkadaşı olmuştu benim için. Bir peygamberdevesiyle oynadığımı dahi hatırlıyorum. Her birinin kendine has bir doğası vardı. Fakat şimdi, yeni yeni öğreniyorum ki bu canlılar bir döngü içerisinde var oluyorlarmış. Buna da ekolojik denge deniyormuş. Biri eksilirse sorun yaşarsın kafasıyla öğrendiğim şeylerden tiksiniyorum. Batı kafası, seni bir kediyle arkadaş olmaktan alı koyup bunun yerine oyun hamurundan kediler yaparak yaratıcılığını ortaya çıkarmayı hedefler. Onu istediğin zaman bozabilir, başka bir şeye evirebilir, ondan yeni bir oyuncak üretebilirsin der. Çünkü kedinin seninle kurduğu ilişkiden bir minnetsizlik yakalamandan korkmaktadır. Bizim, Müslümanların müktesebatında kedinin durumu için şöyle denmez mi; kedi, rızkın Allah’tan geldiğini bildiğinden minnet etmez. Müstağni olmanın ilk tecrübesi, kedinin adeta insanlara irşat ettiği bu ilişkidir. Fakat seni bir üretim bandına memur kılan batı bu ilişkiyi sevmemektedir. Zira veriyorsan veya alıyorsan bu ilişki bu biçimde olumlanmamalıdır. Sürekli minnet duymalısın. Batının bütün üretim biçimleri bu patron-çalışan denklemi üzere değil midir? İşini isteyerek yapmadığın önkabulüyle ve fakat sana hayatta kalma şartıyla sunduğu bu denklem de ister patron ol ister çalışan, sürekli müdana etmelisin. Çocuk için oyun hamuru ne ise batı için de insani bütün ilişkiler bu şekildedir. Yeri geldiğinde dönüştürülür. Emir ve itaatin bu denli bir insanla tecrübe edildiği sistemde, bu kadar kul ve ilah olan denklemde Müslüman nerede la ilahe illallah diyecektir?

Üretilmiş bütün batı menşeli kavramların altında üretebiliyor olmayı keşfetmek yatmaktadır. Batı bununla birlikte sadece maddi olanları değil manevi ve mahrem olanı da üretebilmektedir. Hatta manevi ve mahrem kelimesini de yeniden tanımlamıştır ve bunu sırf biz anlayabilelim diye yapmıştır. Bu dünya için yaşamakla bu dünyada yaşamak, burayı görmek istediği gibi kılmayı düşünmekle burada ne görmem murat edilmiş diye düşünmek, ilahlar üretebiliyor olmanın iştahıyla eminleşmek ile tek ilah için bütün ilahları reddetmenin eminliği arasındaki farkı anlamaya modernitede yer yoktur. Bu farktan şunu görmekteyiz ki batının ürettiği salt bir korkudur. Maneviyatın özünde Allah korkusu yerine bu korku vardır ve bu, bireyin en mahrem alanıdır. Ancak psikiyatrına bunu açabilir. Bu korku bireyi kamçılayarak itekler. Bunu, ancak bir Amerikan dizi veya filminde sistem eleştirisine benzer bir şey görüp de anlayabilecekler de çoktur. Modernite, yaşama amacından tutun da insanlığın tanımları üzerinde her türlü oynama hakkına sahipken itikat biçimlerine dokunmaması mümkün müdür? Değişen bütün toplumsal ve bireysel değerler içerisinde korku tekrar ve tekrar işlevsel yerini bulur. Bu kadar çok ilah varken ve bu ilahlarla birlikte korkular da üretilebiliyor ve hatta bireye, kendini bu kulvara sokabilme fırsatı verilmişken la ilahe illallah demek mümkün müdür?

Batının her şeyi, istisnasız her şeyi kar-zarar cetveliyle izah ettiğine dair binlerce örnek hep çevremizde. Allah’a yer kalmayana dek sürekli hayatımızı doldurduğu şeylerle aslında bizi sekülerleştirmiyor, çok tanrılı yeni bir dine koşuyor. İster kendi kendine tap, ister senin için ürettiklerime, yolundan ayrılma, benimle birlikte anla ve üret. Senin her tüketim alışkanlığını biz, aslında birlikte tanımlıyoruz. Benim gibi anla. Sen sistemden çıkarsan artık seni tanıyamaz ve sana uygun bir ilah üretemem diyor. Başımızı enginlere yaslayıp gelenekler icat etmeden, batılının kilisesine çevirmeden camiyi, tekkeyi kulüpleştirmeden, dünyayı onu elde etmek için değil, ötesine kavuşmak için anlayan, bir oluş, üretiş, yaşayış biçiminde amirsiz, müstağni ve rıza ile var olan biri olmak mümkün. İlk önce batıdan ontolojik ve epistemolojik kopuş yaşamamız veya anlayacağımız şekilde kâfir olmadığımızı ve onlar gibi düşünmediğimizi söylememiz, la ilahe illallah diyerek yeni bir içtimai hayat kurabilmeye azmetmemiz gerekiyor.

Kürşat Koyuncu yazdı, 1 kişi sahiplendi, 544 kez açıldı , 6 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
23 Ağu 15 16:00
Rüyada Terakki - Bir Osmanlı Ütopyası

Türk edebiyatında ütopya sınıfına dâhil edilecek çok fazla eser yok. 'Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet' bu nadir kitaplardan biridir. İçeriğine baktığımızda tipik bir Batılı ütopya metni olmasına karşın biçim olarak hâbnâme geleneğine yani herhangi bir olayı, düşünceyi veya kişiyi sanki rüyada görmüş gibi anlatılarak kurgulanmıştır.

Kitabın yazarı, Molla Davudzade Mustafa Nazım Erzurumi’nin (1867 - 1932) hayatı hakkında çok fazla olmamakla birlikte, Mustafa Nazım’ın Erzurum’da dört yüzyıl öncesine dayanan bir ailenin ferdi ve İstanbul’daki Osmanlı Asar-ı Vatan Fabrikasının kurucusu olduğu biliniyor. Kendisi, Avrupa’dan ithal edilen yetmiş altı çeşit malın Osmanlı’da üretilmesini sağlamıştır. Yirmi dört çeşit Osmanlı mürekkebi, altı çeşit boya ve yeni bir sabun özü üretmiştir. On dört sene laboratuvarın icatlar yapmakla uğraşmıştır.

Rüyada Terakki’de kurgu bir rüyayla başlar ve bu rüya dört yüz sene sonrayı ele alır. Mustafa Nazım, dedesi Molla Davut’la karşılaşır. 20. yüzyılın başlarında torun, dedesine Osmanlı’nın bulunduğu kötü durumu anlatır. İmparatorluğun ilerleyeceğine olan inancını yitirmiştir. Bu umutsuzluğun bir nedeni de kitabın yazılmış (1913) olduğu tarihte Balkan Savaşlarının kaybedilmiş olmasıdır. Bu durumla ilgili şöyle bir yakınması olur:

[Eğer o vakit siz, ele geçirmiş olduğunuz yerleri, sınırları dâhilinde birtakım bölgelere bölerek büyük büyük kuvvetler oluşmasına engel olacak olan girintili çıkıntılı memleketlerden gerektiği kadarını gayrimüslim unsurlara terk edip de sizin işinize uygun memleketlerdeki gayrimüslimleri adalet ve insaf dairesinde yerlerinden kaldırarak ve bırakacakları gelirlerine, mülklerine, arazilerine karşılık kendilerine gelir, mülk ve arazi vererek oralarda iskân etmiş ve daha da memnun olmalarını sağlamak üzere idare ve geçimlerine, hüner ve marifetlerini ilerletmelerine yardım etmiş olsaydınız hem onları memnun etmiş olurdunuz, hem de Osmanlı topraklarını doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden akın akın gelmekte bulunan Müslüman oğlu Müslüman Osmanlılarla doldurarak ahaliyi yekpare bir bütün haline koymuş bulunurdunuz.(s23)]

Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın bu alıntıda bahsettiği etnik arındırma ve asimilasyon politikaları günümüzde de bu coğrafyanın en temel ve yakıcı sorunu olarak gündemde varlığını sürdürmektedir. Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın bu fikirleri savunmasında, II. Meşrutiyet yılları adeta ‘tekâmül’ ve ‘terakki’ kavramlarının kötüye kullanılacak derecede gündelik basına yayıldığı bir dönemdi. Ayrıca bu dönemde, Subhi Edhem gibi aydınların ırk konusundaki görüşleri de etkili olmuştu. Yine bu dönemde, 1890’dan sonra hâkim olan radikal sosyal Darwinizm, ırkın korunmasını öne çıkaran öjenizmi de ekleyebiliriz. Antropolg Alfred Ploetz, öjenizmin kurucusu Francis Galton’un izini sürerek, seçici cinsel ilişkiler ve bu arada sterilizasyon yöntemiyle ırkın daha da nitelikli bir düzeye çıkarılmasını savunuyordu. Bu sürece verdiği isim ‘ırk hijyeniği’ idi. Bütün bu gelişmelerden, yani bilimsel ve teknolojik gelişmeler, fikirler ve düşüncelerden Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın haberi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

24. yüzyılın İstanbul’unda, Mustafa Nazım dedesinin rehberliğinde öncelikle bir büyük bahçeye giderler. Bu bahçe simgesel olarak cennet bahçesinin yeryüzündeki tecellisidir. Uçsuz bucaksız bir cennet bahçesi olarak tasvir edilen bahçenin tüm personeli bir müdür ve yardımcısından ibarettir. Çünkü bahçenin bakımını bitkiler, hayvanlar ve böcekler yapmaktadır. Dedenin ifadesiyle:

[Oğlum canlı mahlûkların hepsinde bir his vardır. Hangi mahlûk olursa olsun, onun hissi uyandırılıp da bir işe alıştırılırsa, o işte sadık bir hizmetkâr gibi kullanılır. Bu bahçede çalışan hayvanların özel eğitim alanları vardır. (s.32)]

Yine burada da görüleceği gibi Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın yine o dönemlerde Pavlov’un yaptığı deneylerden ve Pavlov’un keşfettiği şartlanma ya da bağdaştırma mekanizmalarından ve keşfedilen bu mekanizmaların sonucunda beynin, dış dünyanın kuralları hakkında bilgi edinebildiği bilgisinden de haberi olduğu sonucuna varabiliriz.

Geleceğin güzelliği bu harika bahçeyle sınırlı değildir. Aksine kitapta, yüksek binalardan, kalabalık meydanlardan, adaların arkasında kapkara bulutlar gibi yükselen fabrika bacalarından, üç katlı bir asma köprüden, Boğaz hattı boyunca çalışan ve adalara kadar dubalar üzerinde giden hızlı trenlerden, garsonların servis yapmadığı tüm siparişlerin otomatik makinelerden alındığı lokantalardan bahsedilir. Birçok ütopya kitabında olduğu gibi en çok altı çizilen özellik de insanların çok çalışması, herkesin bir iş sahibi olması ve durmaksızın üretmesi. Bu nokta aslında bütün ütopyalarda öze ait bir öz taşır. Ütopyaların içlerinde totaliter bir öz vardır. Ütopyaların en büyük özelliği, geleceğin teknolojisini ve bilimini hayal etmek değildir aslında; gelecekte nasıl bir toplumsal yapı olması gerektiğinin kurgulanmasıdır. Rüyada Terakki de benzer şekilde totaliter bir sistemi hayal eder.

24. yüzyılın dünyasında ya da İstanbul’unda çocuğun ve kadının ilginç bir yeri vardır. Anneler doğum yapmak için devletin parasız hizmet verdiği doğumevlerine gelirler, orada doğum yaparlar ve bebekler orada büyütülürler. Yazar burada belki de bu düşüncesine Osmanlı’daki devşirme sistemini kaynak olarak almıştır.

Ancak birçok ütopya ya da totaliter sistem çocukların belirli kalıplar içinde merkezi organizasyon (devlet, parti vb) tarafından yetiştirilmesini hayal eder. Çocukların eğitimi konusunu daha sonra Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’sında da kullanır. Orada da çocuklar hipnopedya yöntemiyle şartlandırılır. Yine Cesur Yeni Dünya’da olduğu gibi Rüyada Terakki’de yetiştirmeyle alakalıdır. Çocukların kaderi, çevresi tarafından önceden belirlenmiştir. Bu aslında biyolojik belirlenimciliktir.

Rüyada Terakki temel olarak zengin ve mutlu bir Osmanlı ülkesini resmeder. Yine bu kitapta ütopyaların vazgeçilmez motiflerinden birisi olan adaya gelinir. Kitabın içeriğini daha fazla vermek okuma zevkini azaltacağı için oraya girmeyeceğim.

Sonuç olarak, Balkan savaşlarının sonrası, I. Dünya Savaşı’nın öncesinde yazılmış ütopik bir deneme olan Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet kitabı, bir Osmanlı aydınının nasıl bir gelecek hayali kurduğunu, gündeminde ne gibi sorunlar olduğunu göstermesi açısından ilginç bir kitap. Aslında burada işlenen Batı aklıyla kurulmaya çalışılan bir İslam medeniyetinin melezliği konusu, bizim halen de tartıştığımız ana meselelerimizden biri olmayı sürdürecekmiş gibi görünüyor.

Ütopya seven ya da sevmeyen herkese, ilginç ayrıntıların olduğu bu kitabı heyecanla tavsiye ederim…

Osman Batur Akbulut yazdı, 320 kez açıldı , 5 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
18 Ağu 15 22:00
Kemalizmden Sosyalizme; Türkiye'nin Bitmeyen Sol Çilesi

Kendime şu soruyu sorarken buluyorum son zamanlarda; kemalizme erken mi taaruz ettik? "İsmet kimki"lerle artık küçük düşürücü bir hâl alan bu eleştiri sonunda meyvesini verdi de o yüzden mi bunları yaşıyoruz? Biz buraya vuruyorken fazla mı oyalandık?

PKK sempatizanı tiplerin yaydığı ve baştan ayağa sosyalizmin yüzyılların eskitemediği ahlâksızlığını da içinde barındıran nefret söylemlerinin Türkiye’de çok ciddiye alınmadığını düşünüyorum. Bu başlı başına kemalizmden farklı bir sorun. Onlar zaten öyleler ve Yıldıray Oğur’un “Şehrin en popüler kafesinde patlayan bomba” yazısını okuyunca (ki hani bazen hiç bilmeseydim denilen şeyler vardır ya bilmeyince hayat daha kolay ve anlaşılması mümkün kalmaktadır, işte öyle bir yazıdır kendileri) anlayamasam da öyle olmalarını kabul edebiliyorum. Fakat Türk solu da bunun ötesinde muazzam şekilde savruluyor. İki cepheyi de şöyle bir düşünsek; ne oldu da bu denli değişken ve garabet cephelerle baş başa kaldık?

Örneğin Türk solu kemalizmle yoğrula yoğrula darbeci bir kimliğe evrilmiştir ve silahı olana tapar. Mevcutta, tapageldiği TSK’nın eskisi gibi darbe yapmayacağını ve o güzel eski günlere dönülemeyeceğini anlayınca yeni bir silahlı güce secde etmeyi tercih etmiştir. Bu yeni kıble PKK’dır. Başka bir silahlı kuvvet olmayışı onu, bu tek seçeneğe itmiştir. Makul mü bilmiyorum ama fahri general Hasan Cemal böyle düşünmeme sebebiyet veriyor. Yani Türk solu kendine çareler ararken kemalizm artık popülaritesini yitirmiş bir aygıttan öteye gidemeyeceğini gösteriyor. Dönüşüyorlar diyebilir miyiz?

İnsanı ürperten tarafı ise bu oluyorsa da çok hızlı olması. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı seçtirmek için Demirtaş’ın aday olduğunu, belediye seçimlerinde de belediyeleri Erdoğan’ın vereceğini ve karşılığında genel seçimlerde başkanlığı alacağı iddialarını ortaya atanlar şuan bu savrulmanın baş aktörleri. Sanki bir işaret fişeğini bekliyormuş gibi her şeyi birden değiştirdiler. Tüm bu teorileri üretip sonunda PKK ve Erdoğan arasında kalınca her nasılsa PKK’yı seçenler gene onlar oldu. Yani ilk başta çözüm sürecini yaptığı için nefret ettikleri Erdoğan’a karşı sürecin diğer tarafı olan PKK’yı desteklemek gibi bir boşluğa düşmekteler. Sanıyorum ulusalcılık daha tutarlı idi. Günümüz Türk solucusunun neye kızıp ne yapacağını kestirmek çok zor.

Kemalizmin kuşatıcı aile ortamında büyümüş bu yeni nesil, baskıcı aileden kurtulup hayat sahasına çıkınca gerçekleri kendi tecrübe etti. Seçimlerde sürekli kaybettiğini görünce her nevrotik gibi başkasını suçladı. Nevrotikliği gerçekten iyi anlamalı ve çözümlemeliyiz. Zira şuan ister y kuşağı deyin ister z, bu sorunla boğuşuyor. Bu rahatsızlığı bireyden topluma çevirip düşünürsek kendisi adına karar veren kemalist kurumların içinin boşaldığını gördükçe ve artık onların yaptığı işleri yapmakla sorumlu olup başaramayınca başkalarına suç atmakta mahirleşiyorlar.

Mesela şu son PKK sokak eylemleri HDP’liler tarafından gezi ile mukayese edilip benzerlik kurulunca Türk solcusu gençler, “Gezi’de yoktunuz bir kere, hem ne alakası var Gezi’yle” diyerek çıkıştılar. Lakin atlanmaması gereken bir nokta var; Gezi’de sokağa dökülenleri en az polisler kadar gaza getiren ve hatta bayraklaşan ünlüleriniz, mevcuttaki HDP için PR yapmadı mı? Şöyle de sorabiliriz; bu ünlüler özyönetim süslü sokak olaylarını Gezi gibi ele alsa, Gezi ruhudur falan dese kim şaşırır? Tabi ki Türk solcusu. Fakat burada Kürt ve Türk solcusunun muazzam benzerliğine gelmiş bulunuyoruz; her şeyin en doğrusunu ve en iyisini onlar biliyor, gerekirse tarihi, bu yönde yeniden yazma ehliyetini ellerinde bulunduruyorlar. Böyle olup da olmadığını iddia etmek her kula nasip olmamıştır.

Artık Kürtçülükte çığır açan tiplerin sosyalistliği ki artık adını böyle koymak gerekir, bizim asli sorunumuz olmaya başlıyor. Sosyalizmin günahlarını artık faşizme yazmaktan vazgeçmeliyiz. Özgürlük, eşitlik falan deyip onun gibi düşünmediğin için seni hiç düşünmeden öldürebilecek kimsedir sosyalist. DAEŞ’in Avrupalı doktrinlerle beslenen versiyonudur. Geçen çiçek sulayan bir PKK’lı resmi düşmüştü sosyal medyaya. Kafa tam da budur. Biz doğa severiz deyip seni öldürebilir ve bunu, bu şekilde yapmasını açıklayacak elbet bir sosyalist doktrin mevcuttur. Çok küçük bir ihtimal olarak olmaması durumda sosyalist teorisyenler bir araya gelip her türlü cinayet, iftira, sabotaj ve daha nice ahlak yoksunu eylemlerini meşrulaştıracak söylemi üretirler.

Sosyalizmin zeytin yağlaşması sürecinden geçiyoruz. Kemalizmden boşalan yeri de o dolduruyor. Fakat her nasılsa adı kirlenen sosyalizm olmuyor. Belki istemsiz belki de sosyalizmle alakası olmayan insanların iç dünyasında solculuğa karşı bir eziklik olduğu için olsa gerek solun günahı faşizm diye takdim ediliyor. Faşist falan dendikçe aslında sosyalizm iyi de sizin yaptığınız faşistlik denmiş oluyor. Hayır, kardeşim sosyalizm tam da budur. Bugün PKK tam olarak solu temsil etmektedir.

Yukarıdaki resim de bu açıdan işlevsel. Resim nasyonel sosyalist Almanya zamanından. Dünyadaki kültürlerin dağılışını gösteriyor. Merkez neresi? Almanya. Sanki tanıdık geliyor değil mi? Güneş Dil Teorisi’nin bundan farklı bir şey söylediğini kim iddia edebilir? Artık onlar mı kemalistlerden aldı yoksa kemalistler mi onlardan bilemem fakat varmak istediğim yer bura değil. Şuan PKK’lıların “size insanlığı öğreteceğiz” mottosu anlık bir hezeyan mı, sorum budur? Beş bin yıllık Kürt tarihi gibi sözleri işittiğinizi varsayarak söylüyorum, nazi ve kemalist mantığın bir benzeri şuan PKK kafasıyla üretiliyor. Kürt tarihi, medeniyetin doğuşu olarak takdim ediliyor PKK’lılaştırılmaya çalışılan gençlere. Bense arada bir fark göremiyorum. Doğrusu mevzuyu kemalizme dokundurmadan bitiremedik. Eski alışkanlık işte. Naziler hesap verdi, darısı kemalistlerin ve sosyalistlerin başına.