Türkiye Aktivitesi
5091 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

16.77 puan turuncu kalem

Derecesi

2 [Toplam 1549 kişi]

Türkiye
Kürşat Koyuncu yazdı, 547 kez okundu , 32 misafir olmak üzere 48 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
09 Eki 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı
a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasına neden olan ancak ne Nobel komitesi, ne de meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan, görmezden gelinen ve hatta unutturulmaya bile çalışılan birkaç kişiden bahsedeceğim.

İki genç bilim insanı, Nisan 1953 yılında, Nature dergisinde, bilim tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak, DNA’nın yapısını keşfettiklerini ilan eden 1 sayfalık bir makale yayınladılar. Peki, bu çok önemli keşfin bütün parçalarını bu iki genç bilim insanı mı birleştirmişti? Bunu öğrenmek için, her şeyin başladı noktaya, bir önceki yüzyıla gideceğiz.

Yıl 1865, Gregor Mendel, bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Brno şehrindeki bir manastırda bezelyelerle yaptığı kalıtım deneylerini “Bitki Hibritleri Üzerine Araştırma” başlığı altında yayınlar. Çalışmalarının bilim dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Mendel, 1884 yılında, kayıtlara kalp ve böbrek yetmezliği olarak geçse de, hayal kırıklığından ölür. 1866 yılında yayınladığı makale, ta 1900 yılına kadar dikkat çekmez.

Frederick Griffith, 1928 yılında Streptococcus pneumoniae adlı bakteriyle yaptığı çalışma kalıtımın moleküler yapısı hakkında ilk bilgileri verir. Oysa onun asıl amacı zatürreye karşı bir aşı geliştirmektir. Bunun için iki bakteri tipini yalıtır ve bu bakterilere, besiyerinde çoğaltıldıklarında şekillerinden dolayı birine S(İng: Smooth, Düzgün, Pürüzsüz) tipi, diğerine de R(İng: Rough, Pürüzlü) tipi adını verir. Daha sonra bunları farelere enjekte eder. R tipi enjekte edilenler hasta olmaz. S tipi enjekte ettiğindeyse fareler ölür. Griffith, S tipinin hastalık yapıcı, R tipininse zararsız olduğuna karar verir. Deneyin ikinci aşamasında Griffith yüksek sıcaklıklarda ısıtarak öldürdüğü S tipini farelere enjekte eder. Fareler ölmez. Daha sonra Griffith ölü S tipi bakterileri R tipiyle karıştırıp tekrar farelere verir. Fareler yeniden zatürreye yakalanır. Bu sonuç, hastalık yapıcı etkenin, öldürülmüş olan S tipinden bir şekilde R tipine geçtiğini ve onu hastalık yapıcı hale dönüştürdüğünü gösterir. Grifftih’in çalışmaları sonucunda hastalık yapıcı etkenin bir bakteriden diğerine aktarılmış olduğunu ispatlar, ama hala etkenin yapısı bilinmemektedir.

1940’lı yıllara gelindiğinde bilim dünyasında kalıtımın proteinlerce yönetildiğine inanılıyordu. Bu inanışı değiştiren Oswald Avery isimli bir mikrobiyolog oldu. 1944 yılında ekibiyle birlikte yaptığı bir seri deney sonucunda, Griffith’in deneylerinde ölü S tipi bakteriden R tipine geçerek onu hastalık yapıcı hale getiren molekülün aslında protein olmadığını bulurlar. Avery, DNA’yı parçalayan enzimleri kullanarak tekrarladığında beklediği sonuçları elde eder. Fareler zatürreye yakalanmaz. Bu bulgu, hastalık yapma özelliğini bakteriler arasında taşıyan molekülün DNA olduğunu ispatlar.

Avery’nin elde ettiği sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmez. Çoğunluk, genetik malzemeyi, dört farklı baz, şeker molekülü ve fosfat atomundan başka bir şey olmayan DNA’nın değil daha karmaşık yapıdaki protein olduğuna inanmaktadır ve bu görüş o zamanlar hakim görüştür. Hatta bu görüşü savunanlar açıkça Avery’ye baskı yaparlar. Avery işte bu baskılar sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalır. Avery’nin keşfi aslında Nobel kazandıracak bir keşiftir, ama Avery ödül alamadan, adını hayal kırıklıkları tarihine altın harflerle yazdırarak 1955 yılında hayata veda eder. Yıllar sonra Nobel Komitesi’nin arşivleri halka açıldığında, Avery’nin Nobel ödülü almasına, Norveçli bir protein kimyacısı olan Einer Hammarstan’ın engel olduğu ortaya çıkacaktır.

1950’lere gelindiğinde artık üç grup DNA’nın yapısını çözmek için uğraşmaktadır. Bunlar; Linus Pauling’in grubu, James Watson ve Francis Crick ile Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’dir. Pauling, yaptığı çalışmalarla DNA’nın üçlü sarmal şeklinde olduğunu iddia eder. Ancak daha sonra yanlış değerlendirme yaptığının ortaya çıkmasıyla bu iddia geçersiz hale gelir.

Bu sırada X-ışını kristalografisinde uzmanlaşmış olan R.Franklin, mürekkepbalığı sperminden aldığı ıslak DNA’yı incelemektedir. Franklin önce DNA moleküllerinin birbirlerine paralel olarak dizilmelerini sağlar, daha sonra onları X-ışınlarına maruz bırakır. X-ışınları DNA moleküllerine çarpıp geri dönerek, geride adeta molekülün bir gölgesini oluşturur. DNA’nın gölgesi daha sonra röntgen filmi üzerine çıkarılır.

e9f98f61b4ae5eb78e09ab3049fe7b061476007567

Aslında Wilkins, rakip olmalarına rağmen Watson ve Crick arada bir görüşmektedir. Bu görüşmelerin birinde Franklin’in haberi olmadan ödünÇALDIĞI, yukarıdaki meşhur 51 numaralı fotoğrafı Watson’a gösterdiğinde ağzı açık kalır. Çünkü Franklin’in elde etmiş olduğu DNA’nın X-ışını fotoğrafları, Watson ve Crick’in düşündükleri modelin ispatıdır ve bunu 1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayınlarlar.

R.Franklin utangaç bir kişiliğe sahiptir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bilim dünyasında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Ancak Franklin hak ettiği saygıyı görmez, aksine erkeklerin kadınları kendilerine denk görmedikleri kendisine her fırsatta hissettirilmektedir. DNA’nın keşfinde de böyle olur. Onun adını kimse anmaz. Franklin, 1958 yılında öldüğünde, ölüm nedeninin kanser olduğu söylenir. Ancak listenin başına yerleşecek kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığının kaydı hiçbir yere düşülmez. Watson, Crick ve Wilkins, DNA’nın yapısının açıklanması çalışmalarıyla 1962 yılında Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü alırlar. Franklin’in insanlık tarihinin en önemli keşfindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim dünyasının en büyük ayıplarından biri olarak kayıtlara geçer.

Nobel Vakfı bile olsa, belli bir grup insanın bir araya gelerek verdiği karar, gerçeği bağlamaz. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir tarafı vardır. Bilimin ışığıyla aydınlandığını iddia eden insanların, kendileri gibi bilimle uğraşan insanlara bu haksızlıkları yapmaları, onlara utanç olarak yeter…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. 1970’lerden itibaren kullanımı yasaklanan DDT, 1948 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Paul Hermann Müller, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

2. Kullanımı hala tartışmalı olan ve birçok yerde yasaklanan Lobotomi yöntemi de (Beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesi), 1949 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Antonio Egas Moniz, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

3. Kendisi gibi Batılı(!) olmayanlar hakkındaki utanç verici görüşleriyle de bilinen James Watson'ın, 2007 yılında Sunday Times gazetesine verdiği demeçle ırkçılığı tescillenmişti. Nörobiyolog Steven Rose; onun ırkçılığının yanı sıra kadınları aşağılayan görüşleriyle de ünlü olduğunu belirtmişti.


Kürşat Koyuncu yazdı, 642 kez okundu , 52 misafir olmak üzere 67 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Söğüdün Gölgesinde
1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

A dostlar, öldüğüm zaman benim

Bir söğüt dikin mezarıma!

Ağlamaklı yapraklarını severim,

Soluk rengi de gider hoşuma;

Ve ağırlık etmez toprağına

Gölgesi yattığım yerin...

Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan)

Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başlayalım. İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı, yüzyıllarca Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak’ın içinden geçip Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden kıvrılarak Dışkapı’dan ovaya açılırdı. 11 Eylül 1957 günü ikindi civarlarında İdris Dağı’na büyük bir dolu yağışı olur. Bu doluların erimesiyle Hatip Çayı tarihte görülmemiş bir seviyeye yükselir ve bunun sonucunda Cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketine yol açar. Meydana gelen selde 169 hayatını kaybeder.

22afae2a55f3688bfd73383637d4aaf71475058137

İşte bu felaketten sonra muhtemelen sözü değil de sesi en yüksek çıkanın fikri uygulanır: “Çayın üzerini kapatalım!” Oysa doğada böyle bir şeye rastlayamazsınız. Siz hiç gök gürültüsüyle bir tohumun fidana döndüğünü gördünüz mü? Göremezsiniz. Böyle aykırı(!) fikirler, örneğin Tuna Nehri taşsa ve Buda ve Peşte kentlerini sular altında bıraksa dahi ortaya atılmaz. Ama modernleşmeyi beton yığınak yapma olarak algılayan bizim gibi memleketlerde ciddiye alınır ve uygulanır.

Her neyse biz konumuza dönelim. Yağmurun bol olduğu mevsimlerde bendine sığmayan Hatip Çayı çevresine zarar verse de, şehrin sayılı yeşil alanlarından ve ağaçlıklı semtlerinden biri olması nedeniyle burası geçen yüzyılın ortalarına kadar mesire yeri olarak kullanılmaktaymış. Eskiden beri Ankara’nın sayılı mesire yerlerinden biri olan -ve maalesef yakın zamana kadar hoş olmayan bir şekilde bilinen- Bentderesi, yeşili, ağacı ve suyu bol olan bir yermiş. Bentderesi’nde iki kıyıyı birleştiren bir tahta köprüyle birkaç taş köprü bulunurmuş. Burada Romalılar döneminden kalan bir su bendi bulunuyormuş. Eski Roma bendinin yeniden kazanımı düşünülerek, meşhur Ankara Planının müellifi Hermann Jansen tarafından çizilen plana göre Hatip Çayı üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmış. Hafta sonu tatili Ankaralılar dere boyunca mesireye çıkarlarmış. Ayrıca Hatip Çayı, çay kenarlarındaki, ta Akköprüye kadar uzanan ve o zamanlar Ankara’nın sebze ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bostanların sulanmasında faydalanılmış.

3e616754f74debc62bd2349be55854551475058187

İşte bu ve bunun gibi bozkırın ortasında geçen çayların en büyük özelliği, girişteki şiirde de bahsedilen söğüt ağaçlarıyla sarılmış olmasıdır. Söğüt bozkırda yaşayan insanın en vefalı hemşerisidir. Yazın bozkırın sıcaklığına serin bir yeşillik katan tek ağaç odur. Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Ancak Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve hatta Britanya’da, evin içine söğüt çiçeği sokmak, kötü talihi davet etmek demektir.

Ama söğüdün en önemli özelliği sağlık açısından faydalı bitkiler sınıfında olmasıdır. Hatta Aspirin’in ilk olarak bu ağaç sayesinde üretilmiştir. Söğüt ağacının Latince ismi olan Salix kelimesi, bu ağacın özellikle kabuk kısmında bulunan salisilik asitten gelmektedir. Salisilik asidin ağrı ve ateş düşürücü özelliğinin keşfedilmesinden beri söğüt ağacının popülaritesi uzun yıllar devam etmiştir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliklerinde dolayı söğüdü ilk tavsiye eden kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 4. asırda, “#Söğüt ağacının kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen su şişliği ve ağrıyı ve ateşi dindirir. Kesin bilgi, yayalım! ;)” şeklinde bir tweet atar ve olaylar çığırından çıkar. Artık her ağrısı olan söğüt kabuğunu soymaya başlar ve bunun sonucunda neredeyse ağaçlar yok olmanın eşiğine gelir. Sonrasında bunu engellemek için ağır cezalar konur. Cezaların konmasının bir diğer nedeni de söğüdün sepet sanayisinde kullanılmasıdır. Bu cezalardan sonra söğüt uzunca bir süre sessizliğe gömülür.

Tekrar gündeme gelmesi 12. asırda, -ki kendisi 2012 yılında Azize ilan edilmiş- Hildegard von Bingen, söğüt ağacının kabuğunu ağrılar ve ateşli haller için etkili bir ilaç olarak takdim etmesi ve Hippokrat’ı mentionlayıp tweet’ini RT’lemesiyle olur. Haber artık Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her köşesine yayılır. Hatta Vikinglerin bile söğütle tedaviden haberdar oldukları sanılmaktadır.

1897 yılında Alman kimyager Felix Hoffmann saf asetil salisilik asidi sentezlemesiyle artık ilacın hap haline getirilmesi sağlanmış ve insanların söğüt ağacının kabuklarını kemirmesinin önüne geçilmiştir.

Aslında, salisilik asit bir bitki hormonu olarak görev yapar ve istilacılara karşı savaşan proteinlerin üretimini kodlayan genleri harekete geçirir. İnsanda ise kan akışını düzenlemede yardımcı olur. Hemen birazcık yukarıda Türk kültüründeki yerinden bahsedilirken söylenen, kişinin çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinmesi işte bu hormon sayesinde olur. Yani söğüdün gölgesinde oturmak bile insanı rahatlatır.

Söğüdü sevmemiz için sırf bu erdemi bile yeterlidir. Tüm bunların dışında, söğüt her zaman güzeldir. Yazın narin, ince yapraklı iken, kışın yapraksız koyu, kesik ve ağır başlı iken, baharda sıcak sarı dalları çiçeklerle süslüdür. Bozkırın çayları, dereleri ve özlerinde uzayıp giden, tertemiz dallarıyla bozkıra ayrı bir güzellik katar söğüt ağaçları…

Thomas Jefferson diyor ki; “Bir ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, o ülkenin kültürüne faydalı bir bitki kazandırmaktır.” Biz ise elimizdekilerin üzerine beton döküp bir bilinmezliğe itiyoruz. Yerlerine parklar yapılıyor, ama bir işe yaramıyorlar. İnsanın öncelikle park mantığını anlamak içinde bir süre harcaması gerekiyor. Örneğin, belediye sol olunca ağaçsız, sadece çim yeşili olan, tabanı beton ve post-modern heykellerin fink attığı parklar oluyor. Eğer belediye sağ partideyse parkta illa ki bir şelale ya da benzeri bir şeyin olması gerekiyor. Böyle olunca da, mandalar yavrusunu bir sineğin kapacağı söğüt dalı bulamıyor ve yerine post-modern heykelin üzerine yuva yapmaya çalışıyor ama onu da başaramıyor. (Gerçi memlekette manda sayısı da hayli azaldı, bunların yerine Mandacılığı savunan sayısı arttı ama neyse o da ayrı bir konu…) Âşıklar söğüdün narin yapraklarında serinleyecek ama ara ki söğüt bulasın. Şelalenin altında ıslanıyorlar, sonra bozkırın ayazında tamamen üşütüyorlar.

Parka ek olarak, çim mantığını da hiç anlamadım. Sanırım anlasam İngilizlerden de hoşlanırdım. Anadolu kültüründe çim yoktur; çınarın altında, söğüdün gölgesinde oturmak vardır, hele bir de çay varsa…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Şurada sel felaketiyle ilgili kısa bir görüntü var: https://www.youtube.com/watch?v=YSY1PJsm6Nk

2. Her ne kadar uygulanmamış olsa da “Ankara Planı”nı çizen Hermann Jansen, Hatip Çayı aşağıdaki üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmasını öngören planı çizmiş.

66db46b17375346f1b2ee32646cb883d1475058408


30 Eyl 11:16

Teşekkürler Kürşat Bey.. Geornalist Edebiyat devreye alınmıştır. Şiir, hikaye gibi her türlü denemelerinizi bekliyoruz. Sayfaya gitmek için lütfen üst menüdeki Geornalist logosuna tıklayınız.

28 Eyl 22:54

2. nottaki "aşağıdaki" kelimesi, "Hatip Çayı'ndan sonra değil, "öngören" kelimesinden sonra olacak. Hata etmişim affınıza sığınırım...

Kürşat Koyuncu yazdı, 623 kez okundu , 37 misafir olmak üzere 53 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
07 Eyl 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Joseph Nkwain'in Derin Uykusu
959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

Joseph Nkwain, derin uykusundan uyanmaya başladığında saat yaklaşık 16:30’u gösteriyordu ve günlerden cumaydı. Ancak Joseph’in kendine gelmesi kolay olmadı. Sanki göğsünün üzerine birisi oturmuş ve onun kalkmasına izin vermiyordu. Son bir hamleyle yerinden güçlükle kalkabildi. Kollarında ve vücudunda yaralar vardı ve bu yaraların nasıl açıldığını bir türlü hatırlayamıyordu. Daha sonra, onunla yapılan bir röportajda yaşadığı bu durumla ilgili şöyle demişti:

“21 Ağustos akşamı, tatillerini benimle geçirmek için Subum’a (Joseph’in köyü) gelen küçük kızımla masada oturuyorduk. Ben ona okumasında yardım ediyordum. Saat 21:30 civarı kızım yatmaya gitti. Bir süre sonra bende yatağıma yattım. Bir anda uçak sesine benzer bir ses duydum ondan sonra patlamaya benzer bir sesle sıçrayıp uyandım. Başta bu sesleri rüyada gördüğüme yordum. Ancak çok geçmeden cildimde bir sıcaklık hissettim. Daha sonra burnuma çok pis bir koku geldi. Koku o kadar pisti ki, ağzıma açıp konuşamıyordum bile. Aniden kızımın horlamaya benzer korkunç bir sesler çıkardığını duydum. Hem kızıma bakmak hem de bu pis kokunun nereden geldiğini araştırmak için ayağa kalkmaya çalıştım. Zorlukla ayağa kalkabildim. Kızımın yattığı yere yürümeye çalıştım. Ancak başaramadım, olduğum yere düşüp bayılmışım. Sabah dokuz civarı kapı sesini duydum, fakat bir türlü konuşmadım. Sonra yatağıma kendimi attım…”

Joseph kendine geldiğinde, kızının yatağına gitti. Ama kızı için yapılacak bir şey yoktu, kızı hayatını kaybetmişti. Joseph kapıya yöneldi, güç bela kendini dışarı atabildi. Etraftaki komşularının evlerine tek tek baktı ama yaşayan kimseye denk gelmedi. Evine dönüp motosikletini aldı ve civardaki Kam ve Cha köylerine doğru gitti. Yolun çevresinde, daha dün etrafta yayılan tüm hayvanlar ölmüş, ağaçlar bile devrilmişti. O köylerde de durum çok kötüydü. En kötü durumdaki köy ise Nyos köyüydü. Oradan da ayrıldıktan sonra Nyos Gölüne doğru gitti. Gölün son halini görünce şaşırıp kaldı. Daha düne kadar mavi olan Nyos Gölü kırmızı bir renge dönmüştü.

Peki, insanlar dâhil civardaki canlıların ölmesine ve gölün renginin değişmesine yol açan olayların sebebi neydi?

Nyos Gölü bir zamanlar lavlarla dolup taşan bir kraterdi. Göl, en son 400 yıl önceki volkanik faaliyetten sonra sessizliğe gömülmüş, bu arada kraterin açtığı boşluğa su dolarak gölü oluşturmuştu. Ancak gölün altındaki faaliyet tamamen durmamış, volkanik güçler yıllar boyunca büyük miktarlarda karbondioksit dâhil olmak üzere çeşitli gazlar salmıştı ve bu gazlar anında göl suyuna karışmıştı. Sonunda su artık daha fazla karbondioksit taşıyamayacak duruma geldi ve rahatsız olan her ev sahibi gibi o da asalak kiracılarını tahliye etmeye başladı. Ancak göl her seferinde az miktarda gaz salmak yerine devasa bir karbondioksit balonunu bir anda dışarı bıraktı. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında gölün derinliği de etkili olmuştur. Sudaki basın her 10 metrede 1 atmosfer artar. Yaklaşık 208 metre derinliğindeki Nyos Gölü’ndeki basınçta yüksek olduğu için karbondioksit yoğunluğu fazla olan büyük bir patlama gerçekleşmişti. Tahminlere göre, göl duvarındaki kayaların kayması sonucu böyle bir patlama tetiklenmiş oldu.

d4bf0e9253654c309e462c844ec87eba1473257343

Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere 1 saat gibi kısa bir sürede yaklaşık 1,2 milyar metre küplük karbondioksit açığa çıktı ve yaklaşık 50 metrelik kalın bir bulut şeklinde etrafa yayıldı. Karbondioksit havadan ağır olduğundan neredeyse saf karbondioksitten oluşan bu hareketli bulut sinsice sahile ulaştı, yaklaşık 25 kilometrelik mesafedeki insanları ve böcekler de dâhil hayvanları sararak büyük bir sessizlik içinde canlarını aldı.

Normalde gölün mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyun hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya döndü. Gölün seviyesi, gaz çıkışıyla bir metre kadar düştü.

Burada, “Karbondioksit gerçekten de bu kadar acımasız bir gaz mıdır?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Bu görece az bilinen ve zararsız gaz molekülü artık insanlığın gerçek ya da hayali en kötü karabasanı düzeyine yükselmiş bulunuyor. Nyos Gölü’ndeki aşırı faaliyeti saymazsak, karbondioksit son yıllarda kötü bir ün kazandı. Daha 2000’li yıllar öncesine kadar karbondioksit önemsiz bir gaz durumundaydı. İklim dinamiklerinde önemli bir etken olarak görülmüyor ve kesinlikle kötücül bir atmosferik güç olarak değerlendirilmiyordu. Artık bu gaz iklim değişikliği dediğimiz uzun süreli dramatik oyunun başrol oyuncusu haline geldi.

Günümüzde toprağın yüzeyinde, altında ve yukarısında bulunan tüm karbon eski yıldızlarda, tüm yıldızların içinde bulunan yoğun füzyon fırınlarında oluştu. Nihayet Dünya oluşup soğuduğunda denizlerle kaplanmış ve azot, karbondioksit ve su buharından oluşan kalın bir atmosferle çevrelenmiş bulunuyordu. İki oksijen molekülü ile bağları pek çok farklı kimyasal reaksiyonla kolayca kopacak ve böylece serbest kalan molekül, okyanuslar, ayağımızın altındaki toprak ve canlılar arasında gidip gelecekti. Karbondioksit kendini katı, sıvı ya da gaz olarak açığa vurabilir. Dolayısıyla karbondioksit, dünyanın oluşumundan itibaren var olmasına rağmen, şu anda atmosferimizde uçuşmakta olan karbondioksit moleküllerinin gezegenimizin özgün, doğal malzemesi olduğu çok kuşkuludur.

Karbondioksitle ilgili temel buluşlardan biri yeterince yoğunlaştığı takdirde karbondioksitin insanlar için zehirli hatta öldürücü olduğuydu. Şu an atmosferimiz 400 ppm düzeyinde karbondioksit içeriyor. Eğer bu oran %1 seviyesine yükselirse Dünya canlılardan önceki haline dönerdi. Karbondioksit daha da artarak mesela atmosferde %15 civarı yüksek bir orana ulaşsa, tüm canlılar kendilerinden geçer ve birkaç saat içinde ölürlerdi. Nyos kıyılarında yaşayan insanların ölümü de tam da bu nedenle olmuştu.

Sonuç olarak, çevre konuları şakaya gelmez. Bu gibi konuların gündemimizden hiç düşürmememiz gerekiyor. Ama maalesef memleketimizde iklim değişimi özelinde, çevre konularını kendi ideolojik saplantılarından bir türlü kurtulamayan insanlar yüzünden tartışamıyoruz. Âcizane, aslında hayatımızın merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi adıma bu konularda birkaç yazı yazmayı düşünüyorum. İklim değişimi konusunda ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar faydasını görürüz. Çünkü önümüzdeki yıllardaki en büyük kavgalar bu iklim değişimi, karbon vergisi vs. gibi konular etrafında olacak. Bir an önce ideolojik körlükten kurtarmalıyız. Olması gerektiği gibi tartışmalıyız. Eğer başaramazsak çok şey kaybederiz…

MERAKLISINA NOTLAR

1. Nyos Gölü’nde meydana gelen bu patlamada çevrede bulunan Subum, Cha, Kam ve Nyos köylerinde toplam 1746 kişi öldü. Ayrıca 3500 büyükbaş hayvan da telef oldu.

31ace76d76cda3135f70a105d9b6fe7d1473257555

2. Karbondioksitin bir diğer etkisi de vücutta aşağıdaki resimde görüldüğü üzere insanların vücutlarında yaralar açılmasına neden oldu.

4f6931fe997407f61e1e05f61612d9d41473257608

3. Nyos Gölü’ne 2000’lerin başında gaz çıkışını sağlamak için boru döşendi.

3e31a84485cd6a3d6d44b19f92eb06c41473257881

4. Benzer bir gaz patlaması, 1984 yılında, yine Kamerun’da bulunan Monoun Gölü’nde meydana geldi. Bu patlama da 37 kişi hayatını kaybetmişti.

09 Eyl 19:02

Teşekkür ederim

09 Eyl 03:44

ne denilebilir ki ... sürükleyici bir hikaye idi. Kaleminize sağlık.

Kürşat Koyuncu yazdı, 769 kez okundu , 29 misafir olmak üzere 51 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
31 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi
5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yazıda biraz ondan bahsedeceğim. Bunun için zamanda biraz geriye gideceğiz.

Astronot Neil Armstrong’un Ay’da ezan sesi duyduğuna ilişkin haberler Pakistan’da yayınlanan 19 Şubat 1983 tarihli The Muslim World dergisinde, sonrasında yine aynı ülkedeki Jang gazetesi ve Malezya’da yayınlanan Star dergisinde konu edilir. Bu haber daha sonra başka ülkelerde ve nihayet Türkiye’de ilk olarak Posta gazetesinde yayınlanır. 1983 yılının Ağustos ayında Zafer dergisinde, aynı yılın Ekim ayındaysa Sızıntı dergisinde bu konu işlenir.

Haber gazetede şu şekilde yayınlanır:

[Ay seyahatinden dönmüş olan astronotlar dünyayı gezerken Neil Armstrong’un Kahire’de duyduğu ezan karşısında şöyle dediği söylenir: “Hey, bu müzik sesi de ne ?..”

Bunun ezan olduğunun söylenmesi üzerine; “Ben bunu daha önce işitmiştim,” der. “Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da da duydum. Aman Allah'ım, seni şurada yanı başımda değil, ta Ay'da buldum…”

Sonra bir süre sessizliğe gömülen Armstrong ; “Ay'a besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum. Artık ben de Müslümanlardanım,” diyerek ilahi mucizeyi tescillemiş oluyordu…]

Peki, nasıl olmuştu da, konu buraya gelmişti? Onun hikâyesi de bir önce, 1982 yılında başlıyor. 1971 yılında, Aya en son insanlı uçuşlardan birini gerçekleştiren Apollo-15’in astronotları, dönüşlerinde arasında Müslüman ülkelerinde olduğu ülkelere seyahat yaparlar. 1982 yılında Mısır’da bir konferans sırasında Apollo-15 mürettebatından Alfred Worden, Ay’a giderken yanlarında İncil götürdüklerini, hatta Kur’an’dan da bir ayet olduğunu söyler. Bunu ona, tüm Apollo uçuşlarında görev alan Mısırlı Jeolog Faruk El-Baz’ın verdiğini söyler. Hatta Ay’a gittiğinde telsizden kendisine söylemesi için bir cümlede öğretir. Faruk El-Baz’ın Worden’a öğrettiği cümle şudur; “İyi günler, Endeavour'dan hepinize selam olsun ey dünya insanları”.

Faruk El-Baz bu durumu daha sonra şöyle anlatır: “Astronotların bu demeçleri gazetelerde yer aldı. Ve Mısır’a gelip Arapça’ya çevirildi. Ve daha sonra bu haber Mısır’dan İran’a, sonra daha doğuya Afganistan’a ve daha doğuya, Hindistan’a kadar ulaştı. Ve Hindistan’a ulaştığı zaman, haber orda ‘Neil Amstrong’un Mısır’da ezan sesi duyduktan sonra “Ben aynı sesi Ay’da da duydum” diyerek Müslüman olduğu’’’ şeklinde söylenmeye başlandı.

Aslında Ay’a giden tüm astronotlar inançlı Hristiyanlardı. Bu bilinçli bir tercihti. Hatta içlerinden bir tanesi (Irwin), 80’lerde Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi”ni aramaya gelecekti. Bu tercihin asıl sebebi “Soğuk Savaş”tı. Uzay yarışında ABD 60’lı yılların sonuna kadar SSCB’nin gerisindeydi. Yine o yıllarda Ortadoğu ve Afrika’daki Arap rejimler SSCB’nin etkisi altındaydı. Vietnam’da işler kötü gidiyordu. İşte bu ortamda Ay’a ilk insanı indirmek büyük bir başarıydı. Daha sonrasında ise artık bunun pazarlanması kalmıştı. Bunun içinde 80’ler sonrasında ABD’nin istediği ortam oluşmaya başladı. Türkiye’de 80 darbesinin etkisi tüm sıcaklığıyla yaşanmaktaydı. Irak-İran birbirini boğazlamakla meşguldü. Afganistan’da Sovyet işgali devam etmekteydi. Zaten bu “Ezan” haberin de oraya en yakın ülkede patlaması da tesadüf olmasa gerekti. İşte bu ortamda, Türkiye’de de kendilerine en yakın grubu bulmakta hiç zorluk çekmediler. Burada özellikle grup diyorum. Bunlar benim bildiğim İslam tarihindeki hiçbir cemaate benzemiyor. Her neyse, bir başka kişisel gözlemimde, bu ve benzeri grupların aslında en çok eleştirdikleri Batıcılara ve Çağdaşlaşmacılara benzemesi meselesi var. Tıpkı bu gruplarda bu eleştirdikleri gibi kendi halkını hor gören, aşağılayan cümleleri rahatlıkla kurmalarıdır. Tüm bu “Müslüman olma” hikâyeleri de bu nedenle çıkmaktadır. Batılı birinin Müslüman olmasını diğer Müslümanları “dövmek” için kullanırlar. Onlar için bin tane Somalilinin Müslüman olmasındansa bir tane Batılının Müslüman olması daha önemlidir. Burada aslında o kişinin Müslüman olmasından çok Batılı olması önemlidir.

Konunun bir diğer boyutu da şudur. Aslında bu “Ay’da Ezan Sesi” haberi kanaatimce Orwell-Huxley ve dolayısıyla 1984-Cesur Yeni Dünya karşılaştırmalarında da iyi bir örnek teşkil eder: Orwell 1984 romanında bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanında pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley ise hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Bu olanlar da bize Huxley’nin daha doğru öngörülerde bulunduğunu bize kanıtlıyor.

Sonuç olarak, aslında olayın bizzat aktörleri böyle bir olayın olmadığını ve Neil Armstrong da defalarca Müslüman olmadığını açıklamasına rağmen Huxley’nin dediği gibi hakikat umursamazlık denizinde boğulup gitti. Yukarıda adı geçen dergiler ve diğer birkaç dergilerin de popüler bilim yayını adı altında İslâm dünyasının kolektif belleğine, belki bilinçli belki de bilinçsiz bu türlü çağdaş hurafelerin ekilmesine neden oldular. İslâm dünyasını yıllardır küçük düşüren bu tür bıktırıcı iddialara da zemin hazırladılar. Oysa akledenler için gerçek ortalık yerde durmaktaydı…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Neil Armstrong’un “Müslüman olduğu” iddialarına karşı ilk cevabı asistanı Vivian White imzalı şu aşağıdaki mektupla verdi.


521b71d5809bb706f59277114e5a34191472642946

2. Yine bu konuda, ABD Senatosu, Müslüman ülkelerde bulunan elçiliklerine şu aşağıdaki belgeyi gönderdi.

d3a27aa91d386ecbd76f338ebaf1aebe1472643043

3. Muhtemelen bu ses duyma hikâyesinin başlangıcı, Apollo-10’la ayın etrafında dönerken duydukları sese dayanmaktadır. NASA, 46 yıl sonra o sesin Apollo 10 mekiği içindeki astronotların olduğu kontrol modülü ile Ay modülü arasındaki radyo dalgalarının karışmasından kaynaklanmış olabileceğini açıkladı.

4. Jacques Yves Cousteau’nun, Cebelitarık Boğazı’nda Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun karışmadığını görünce Müslüman olduğu konusundaki rivayette tamamen gerçek dışıdır. Cousteau, 1997 yılında öldüğünde Katolik inancına göre cenaze töreni düzenlendi. 1991 yılında da Cousteau Vakfı tarafından şu aşağıdaki mektup ile Müslüman olmadığı kesin bir dille yalanlanmıştı.

9f518601921a3368f2782829d504269e1472643188

5. Uzaya çıkan ilk astronot olan Yuri Gagarin’in “Uzaya çıktım, bir Tanrı göremedim.” dediği uzun yıllar dillendirilmiş ve hatta bir uçuş sırasında ölümü üzerine "belasını buldu" yorumuyla haber yapılmış olsa da aslında böyle bir şey demediği ve daha sonradan uçuş boyunca sarf ettiği tek cümlenin “Uçuş normal devam ediyor… Ben iyiyim” olduğu anlaşılacaktı. Bunun da Soğuk Savaş döneminde özellikle Müslüman ülkelerde yayılan bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Bu konuyla ilgili şu linkteki belgesele bakılabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=RKs6ikmrLgg


01 Eyl 03:16

Uzun zamandır böyle bilgilendirici ve aynı zamanda edebi bir yazı okumaya li gerçekten olmuş. Yüreğniize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 789 kez okundu , 42 misafir olmak üzere 59 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
19 Ağu 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

El Ele Tutuşursak Depremi Engelleyebilir Miyiz?
1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

Aslında depremin merkezinde olduğu, yeryüzündeki kıtasal hareketlerle ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Gündemi meşgul etmesi gereken daha önemli konular varken son günlerde, özellikle Melih Gökçek gibi gündemi değiştirme gücü olan birisinin “yapay deprem” konusunda söylediklerini ve Geornalist’te bu konuyla ilgili şu linkteki yazıyı (https://www.geornalist.com/post/12081/fethullaci-teror-orgutu-istanbulda-deprem-yapabilir-mi) görünce konuyla ilgili birkaç şey söylemek istedim. Girişte dediğim gibi, daha sonra ayrıntılı bir yazı da yazabilirim. Aşağıda yazdıklarımın çoğunu twitter’den paylaştım. Ancak toplu olarak da, tekrar paylaşmak istiyorum.

Efendim, Dünyadaki bütün kara parçaları 500 milyon yıllık periyotlarda bir araya gelir ve birbirinden uzaklaşır. Bunu fosil kayıtlarından biliyoruz. Yani bugün buzlarla kaplı Grönland bir zamanlar daha sıcak bir kuşaktaydı ve üzerinde isminden de anlaşılacağı gibi "yeşil" hâkimdi. Bir diğer örnek, bundan en yakın 10 M yıl önce Anadolu’nun çoğu sular altındaydı. Kanıt; Ankara'da deniz canlılarına ait fosillerin bulunmasıdır. Ekstra bir bilgi vereyim. Anadolu yükseldikten sonra Tetys Denizi kapandı ve Akdeniz oluştu. Ayrıca son Buz Devri yaşandığı sıralar Karadeniz de yoktu. Anadolu’nun genelinde soğuk bir iklim vardı. Bunu da yine Anadolu’da bulunan Mamut fosillerinden biliyoruz. Her neyse, Buz Devri sona erdikten sonra buzlar bir yandan eriyip, diğer yandan da kuzeye çekilmeye başladı. Bu erimelerin sonucunda Karadeniz oluştu. Önce denizle bağlantısı yoktu ancak tüm bu erimelerin sonucunda deniz seviyesi yükseldi ve Akdeniz’le Karadeniz birleşti. Hatta “Nuh’un Gemisi” Karadeniz’de arayan bilim insanları haberleri de bununla ilgilidir.

Konumuza dönecek olursak, Dünya üzerinde tüm kara parçaları en son 220 milyon yıl önce bir aradaydı ve bu tek kıtaya Yunanca "Pangea" ismi verilir. Daha sonraki birkaç 10 M yıllık süreçte bu "Pangea" doğu batı ekseninde ikiye bölündü ve birbirinden uzaklaşmaya başladı. Kuzeydeki kısmına "Lavrasya", güneydekine kısmına "Gondvana" ismi verildi. Daha sonra bunlarda kendi içlerinde parçalara ayrıldı. Bu kara parçaları yakındaki kara parçasından uzaklaşırken, bir başka kara parçasıyla çarpıştı ve böylelikle yeni kıtalar oluştu. Bunun en bilinen örneği Hindistan yarımadasıdır. Hindistan Afrika'dan koptuktan sonra Güney Asya'ya doğru kaymaya başladı ve sürecin sonunda Hindistan Güney Asya'yla birleşti, hatta onun altına girmeye başladı ve Asya'daki toprak yükselerek Himalayaları oluşturdu. Halen de Hindistan Himalayaların altına girmeye devam ediyor. Diğer taraftan Afrika'nın Güneybatısından kopan parçada batıya ve kuzeye doğru hareket edip, Lavrasyanın batısından kopan (Bugünkü Kuzey Amerika) parçayla birleşti. Bugün Güney Amerika olarak bildiğimiz kara parçasının bu hareketi sonucunda And Dağları ortaya çıktı. Güney Amerika'nın batısındaki -özellikle Şili'yi içine alan bölge- en aktif fay hattı da yine bu hareketler sonucu oluştu.

Peki, bu hareketler sona erdi mi? Hayır. Bugün bu hareketler hala devam ediyor, örneğin Arap yarımadası Anadolu’ya doğru hareket etmeye devam ediyor. Yani Anadolu’yu sıkıştırıyor. Diğer taraftan Amerika kıtası Asya-Afrika'dan uzaklaşmaya devam ediyor; bunun en belirgin örneği İzlanda'nın ortadan ikiye bölünmeye başlaması. Tüm bu hareketlerden sonra yapılan tahminlere göre bu hareketler devam etmesi sonucunda en yakın 50 milyon yıl sonra Akdeniz tamamen kara haline gelecek. Yine en yakın yaklaşık 150-200 milyon yıllık bir süreçte tüm kıtalar tekrar bir araya gelecek, yani ayak bastığımız her yer değişecek.

İşte bu kıtaların kayması, yakınlaşması, uzaklaşması vs. süreçler bize deprem olarak yansıyor. Deprem illaki olacak, çünkü dünyanın merkezi bir kor halinde ve oradaki her patlamanın etkisi yüzeye de çıkıyor, çıkarken de ayağımızın altındaki kayaçların yerini değiştiriyor. İşte bu nedenle her zaman depreme hazırlıklı olmalıyız, deprem bir gerçek, dışarıdan bir etki olsa da olacak olmasa da olacak. Şu aralar konu "yapay depremler" efsaneleri arasında sulandırılıyor, böyle şeylere aldanmayalım, bu kadar komplo teorisi bünyeye zarar. Bu ayki Bilim ve Teknik dergisinde “yapay deprem”lerle ilgili yazı şu anda ortalıkta dolaşan konuyla ilgili değil, petrol ve kaya gazı çıkarılması sonucu olan depremlerden bahsediyor.

Burada asıl sıkıntı şu; elinde “yapay deprem” yapacak teknolojisi olanlar bile bunu denemeye korkarlar. Çünkü bu iş hani kocaman binaları dinamitle yıkmaya benzemez. Örneğin, İstanbul’da depreme yol açan patlama yapıldı, diyelim. Bunun sonucunu kestirmek zor. Kelebek etkisi denen bir şey var. Hani şu; “Çin’de bir kelebeğin kanat çırpışı, Atlantik okyanusunda fırtınaya neden olur.” Oluşacak bu fay kırılmalarının nereleri etkileyeceğini ve sonucunda ne olacağını kimse kestiremez.

"Dünya" dediğimiz şey yaşayan, yıkılan, ölen, tekrar dirilen, kısacası hareketin hiç bitmediği bir organizmadır. Her denizin, her nehrin, her gölün tıpkı insan, hayvan ve bitki gibi bir ömrü vardır. Deprem olmasa, illa ki bir meteor çarpacak -ki sürekli çarpıyor-, ha bu meteor büyük olursa yaşamı da etkiler, daha önce dinozorları yok oluşuna neden olduğu gibi. Ve yine deprem olmasa, mega bir yanardağ patlaması olacak -ki birkaç 100 bin yılda olduğu gibi-. Özetle demek istediğim şu; Biz sadece bu gibi etkilerden minimum zarar görmek için tedbirimizi almalıyız. "Tedbirini al, takdir Allah'tan" boşuna atasözü olmamış. Fanusta yaşıyormuş gibi yapmanın âlemi yok, böyle şeyleri gündeme getirmenin de âlemi yok. En nihayetinde hepimiz ölecek yaştayız, her şeyin bir ömrü var ki buna Dünya'da dâhil...


23 Ağu 00:42

Ne de güzel anlatılmış

Kürşat Koyuncu yazdı, 7468 kez okundu , 60 misafir olmak üzere 76 kişi beğendi , 4 yorum yapıldı.
08 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Rdm'li Askerler Nasıl Askerlik Yapar?
b619efe84ff8c70f6d1dfc3161f2e7891470667079

b619efe84ff8c70f6d1dfc3161f2e7891470667079

Geçenlerde bir yazı okudum. Başlığı şuydu: “FETÖ ne kadar acımasız olabilir?” Yazıda, bir askeri okul öğrencisinin, okul idaresi tarafından aileye, çocuklarının ağır psikiyatrik hastalığı olduğu ve şizofreni tanısı konduğu ve GATA’da tedaviye başlandığı söylenmesini ve sürecin sonunda o çocuğun askeri okuldan ayrılmasını konu ediniyordu.

Bu yazı bana kendi askerliğim döneminde gördüğüm bazı şeyleri hatırlattı. Hatırladığım şeylerin “FETÖ” ile ilgisi yok; benim hatırladıklarım psikiyatrik rahatsızlıkları olan askerler…

Ben askerliğimi kısa dönem yaptım. Hepimizin malumu, yemin töreninden sonra askerler usta birliğine gönderilir. Usta birliğine gönderildiğiniz bölükte önce RDM kontrolü yapılır: RDM’nin açılımı Rehabilitasyon Danışma Merkezidir. RDM kontrolü ise şöyle yapılır. Vücudunuzun üst kısmındaki kıyafetleri çıkarırsınız, kollarınızı yana açarsınız ve vücudunuzda faça izi, anormal bir iz ya da dövme kontrolü yapılır. Eğer bunlardan herhangi biri varsa siz artık RDM’li askersinizdir. Burada aklınıza “dövme de mi?” sorusu aklınıza gelebilir. Benimle aynı kısa dönem askerlik yapan bir arkadaşın vücudunda dövme vardı ve o da bu sınıfa dahil edildi. Sonraki görüşmede bu sınıftan çıkarıldı. Her neyse, işte benim gittiğim bölükte de RDM’li asker sayısı bir hayli fazlaydı, ayrıca alayın geneli de öyleydi. Birde ekstra bir bilgi vereyim. Bölüğe ilk gittiğimde dikkatimi bölüğün girişindeki panoda yazan yazı çekmişti. Şöyle yazıyordu: “Burada 20 gündür yangın olmadı.”

Daha sonra bölükte görevler dağıtılırken, bana sağlıkla ilgili görev düştü. Hem normal -grip, ishal vs. gibi- hastalıkları olan askerlerle hem de bu RDM’li askerlerle ilgileniyordum. Bu askerlerin RDM uzmanıyla randevuları oluyordu. Randevu dediysem işte ortalama 5-10 dk. süren randevulardı ve genellikle askerin randevu sonucunda askeri hastaneye sevki olurdu. Hastanedeki randevuda işte yukarıdaki süre kadar veya biraz daha fazla sürerdi. Randevu sonucunda da mutlaka birkaç tane ilaç verilirdi ve normal ağrı kesiciye bile mesafeli yaklaşan grip gibi rahatsızlıkları neredeyse ilaç almadan geçiren ben hayatımda ilk kez duyduğum ilaçları askerde öğrendim. Bu ilaçlara geçmeden önce RDM’li askerlerle ilgili bir bilgi daha vereyim. Bunlar bölüğün nöbet listesinde yer almaz ve yine bunlara silah verilmez. İşte geride kalan kaç kişi varsa onlar bütün nöbetleri tutar.

Her neyse, konumuza geri dönüp birkaç asker üzerinden bu ilaçlardan bahsedeyim. İlki Akineton Mustafa olacak. Bölüğe gittiğimde adını duymuştum ama hava değişiminde olduğu için görememiştim. Sonra bölüğe döndü. Bölükteki en bağımlı askerdi. Onun reçetesi de özeldi; yeşil reçete. Bir seferinde; “Abi şu Akinetondan iki tanesini hiçbir rahatsızlığı olmayan birine versem canlı bomba bile olur” demişti. Yine bu Akineton Mustafa, soğuk algınlığı, üşütme vs.de kullanılan a-ferin isimli ilacın bir tabletinde bulunan -hiç kullanmadığım için bilmiyorum- ilaçları bir bardağa doldurup suyla karıştırıp içerdi. Bunu neden yaptığını sonradan öğrendim. a-ferin’in içinde Kodein isimli bir madde varmış, bu eroin bağımlılarının eroin bulamadıklarında kullandıkları bir yöntemmiş. Daha sonra bu Akineton Mustafa çarşı iznine çıktığında bir arkadaşıyla birlikte evde hırsızlık yaparken yakalandı…

Mehmet Ali’yi ilk önce Kayseri’deki komando birliğine göndermişler. Ancak daha sonra refüze edilip benim askerlik yaptığım yere gelmiş. İlk geldiği sıralar nöbet bile tutmuş. Ama sonrasında nöbetten de düşmüş. Mehmet Ali’yi ilk gördüğümde dengesizliğini fark etmiştim, sadece ben değil diğer arkadaşlar da fark etmişler. Bir süre ona da bu ilaçlardan verildi ama daha sonra kurul kararıyla “akli dengesinin yerinde olmadığı”na karar verilip gönderildi…

Zeki askere gelmeden önce bir aile içi kavgaya şahit olmuş ve akrabalarından dördü bu kavgada hayatını kaybetmiş ve hatta kendisi de bu kavgada kafasına bir darbe almış. Zeki bu olaydan kısa bir süre sonra askere gelmiş. Zeki çok efendi bir çocuktu. Bir hafta sonu koğuşa gitmiş ve üzerindeki kıyafetleriyle yatağına uzanmış. Tam o sırada nöbetçi astsubay koğuşları gezerken Zeki’yi görüyor, yanına gidip direkt ayaklarına tekme atarak uyandırmaya çalışıyor ve o sırada Zeki kendini kaybedip astsubaya saldırıyor. Koğuştaki diğer askerler sayesinde astsubay dışarı çıkabilmiş. Ama bu sırada Zeki krize girmiş. Zeki’yi hastaneye götürdük. Bir süre sonra sakinleşti. Ancak bu olaydan sonra Zeki bir daha normale dönmedi. Hatta sabahları uyandırırken bile ellerini ve ayaklarını sıkı sıkı tutup öyle uyandırırdık. Çünkü ilk uyandığında gözlerinden neredeyse alev çıkarır bir vaziyeti olurdu. Bölük komutanına Zeki’nin büyük bir travma yaşadığını söyledim. Zeki’yi hastaneye falan götürdük, ama doğru düzgün bakılmadı ve psikotik ilaçlar verilerek bölüğe gönderildi. Benim askerliğim bittiğinde Zeki hala bölükteydi. Sonrasında ne oldu bilmiyorum…

Ve daha niceleri; bir tanesi yine askere gelmeden önce bir grup tarafından dövülmüş, ona da birkaç ilaç verilip gönderildi. Bir diğeri, bizim bölükte değildi ama aynı alaydaydı, askerde bileklerini ve boğazını kesmişti. Bir süre tedavi edildikten sonra bölüğüne dönmüştü…

İşte bu askerlerle “normal” askerler aynı koğuşlarda kalırdı. Biz kısa dönem olduğumuz için diğerlerine göre biraz daha rahattık ama uzun dönemlerin sıkıntı yaşayanları çoktu. Bunda bir etken de “devrecilik”ti. Üst devreler alt devrelere çok sıkıntı yaşatırdı. Rütbeliler açıkçası bu duruma pek ses çıkarmazdı. Hatta artık askerliğinin sonuna gelmiş bir tanesi şöyle demişti; “Buraya ilk geldiğimizde üst devreler bize ellerimizle pisuvarlardan izmarit toplatmışlardı…”

Yani bana göre bu sıkıntıların yaşanmasının sebebi Askeriyenin biraz kapalı ve denetimden uzak olmasından kaynaklanıyor. Rütbeli personelin donanımlarının da zayıf olması bunu etkiliyor. Bununla ilgili iki örnek vereyim; RDM’li askerlerin randevularında görüştükleri RDM uzmanı Psikolog Teğmen -ki kendisi bir bayandı-, RDM’li askerin yanında beni göstererek; “Ben sizin yerinizde olsam bu kısa dönemlerden nefret ederdim” demişti. Aslında ast-üst mevzularından cevap vermemem gerekiyordu ama dayanamayıp; “Komutanım bu ne demek? Ben bu askerlerle aynı koğuşta kalıyorum.” demiştim. Bir diğer örnek de, bir asker alerji olmuştu. Cumartesi günüydü, nöbetçi astsubaya gidip durumu izah ettiğimde bana; “pöff, hafta sonunu mu beklemiş?” gibi garip bir şey söylemişti.

Kısacası, askerde hayatta bilmediğim, kullananına da denk gelmediğim “Akineton, Seroquel, Cipralex, Norodol, Rivotril” gibi ilaçları öğrendim.

Bana göre bazı askeri okul ve hastanelerin kapatılması doğru olabilir. Ancak yukarıda bahsettiğim sıkıntıların yaşanmaması içinde sistem biraz daha şeffaf hale getirilebilir. Hatta yine bana göre, profesyonel ordunun kurulması ve bu şekilde doğru düzgün psikolojik testlerden geçmiş insanların askerlik yapması sağlanabilir ve böylece her açıdan daha sağlıklı bir ordumuz olabilir…

NOT: Girişte bahsettiğim yazının linki şu:

http://biliyomuydun.com/bir-doktorun-kaleminden/


11 Tem 13:10

Ağır, travmatik şeyler yaşamadıysan sıkıntı olmaz diye düşünüyorum. Muhtemelen rütbeli psikologlarla bir görüşme yaparsın, onlar bu görüşmenin üzerine bir değerlendirme yaparlar, ona göre karar verirler.

11 Tem 12:45

Misafir

Abi Ben Sol Kolumu Ergenlik Dönemimde Komple Kestim Ama Şuan Piskolojik Yönden Bi Sıkıntım Olduğunu Düşünmüyorum Askerde Silah Verirler Mi Veya Herhangi Bi Teste Tabi Tutuyorlar Mı

Kürşat Koyuncu yazdı, 682 kez okundu , 42 misafir olmak üzere 58 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
06 Ağu 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Hiroşima'nın En Uzun Günü Dinozorların En Sessiz Gecesi
788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir at…

6 HAZİRAN 1980: Nobel ödüllü Fizikçi Luiz Alvarez ve oğlu Jeolog Walter Alverez, dinozorların 65 milyon yıl önce bir meteorun dünyaya çarpması sonucu yok olduklarına ilişkin makaleleri Science dergisinde yayınlandı.

Malum, bugün Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü; birçok haberde atom bombasından, patlamanın şiddetinden ve sonraki etkilerinden bahsedilecek. Ama ben bu yazıda bu olayın başka bir yönünden bahsedeceğim; Batı’nın Doğu’ya bakışı ve onu tahakküm altına almak için neler yaptığından bahsedeceğim.

Efendim, Rönesans ve Aydınlanma’dan sonra gelişen mekanik felsefenin doğaya bakışı şöyle olmuştur. Doğa tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmüştür. Mesela Francis Bacon Doğa’dan, “hizmet etmeye mecbur”, “baskı altına alınmış” ve doğa fiolozofunun esiri olmuş biriymişçesine bahseder. “Onu zapt etmeksizin ona el uzatmak boşunadır” diye yazar. Yani Doğa zapt edilmeli, sırları ve mahrem odaları keşfedilmelidir. Aynı şekilde Robert Boyle da doğa filozoflarının, doğayı, sağlık, zenginlik veya bedensel zevkler gibi özel gayeleri için kullanışlı hale getirmek üzere hükümranlıkları altına alma arzularından bahseder.

Buna karşın Japon filozof Watsuji Tetsuro şöyle der: “Avrupa’da ılımlı, düzenli doğaya ‘ele geçirilmesi gereken bir yer’, keşfedilmesi gereken bir yasanın bulunduğu bir şey olarak muamele edildi.” der. Daha sonra şöyle devam eder; “Özellikle, açıkça görülen irrasyonelliği nedeniyle, yani tezatlıkları ve kafa karıştıran çelişkileri nedeniyle doğa, hiçbir zaman tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmemiştir. Doğa, kendi içinden çıkıp var olandır ve kavranamaz bir derinliğe sahiptir.”

Bu tezatlıklara en iyi örnek, Batı’nın ve Doğu’nun bahçeye bakışıdır. Japon yazar Kavabata Yasunari Japon bahçesini doğanın büyüklüğünün ve genişliğinin bir sembolü olarak niteler. Batı için de bu geçerli olabilir; fakat orada her şey simetrik olarak yönlendirilmiştir, Japonya’da ise böyle değildir. Asimetrik olan aslında çeşitliliği ve genişliği sembolize eder ve şunu ekler: “Fakat doğal olarak asimetri, en hassas duyarlılığı gerektiren bir dengeye dayanır. Hiçbir şey, Japon bahçe sanatından daha karmaşık, daha çeşitli ve ayrıntıya yönelik değildir.” Bahçe, doğanın yoğunlaştırılmış halidir.

Bahçe geniş bir alan üzerine kurulu olsa bile, Avrupa anlayışına göre yürüyüş yapmak ya da dolaşmaktan çok, bakmak ve düşünmek için vardır. Burada bahçeye, içinde dolaşırken değil, daha çok oturarak bakılır.

Ancak Doğu’daki bakış açısındaki farklılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilmiştir. Batı, daha sonrasındaki savaşlarda da olduğu gibi, bir filin züccaciye dükkânına giriyormuşçasına işgal ettiği yerleri bir daha eski haline dönmemek üzere perişan etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya kentlerinin de doğa ile hemen hemen hiçbir alışverişi kalmayacaktır. Savaş Japonya’da her şeyi değişikliğe uğratmıştır. Eskiden İmparator sarayına başını çevirip bakmak yasak iken artık kimi yeraltı yolları Sarayın altından bile geçecektir.

Burada şu soru akla gelebilir: “Peki, dinozorların yok olmasının Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla nasıl bir ilgisi vardır?” Kısaca şöyle anlatayım: Jeolog Walter Alvarez’in 1980 yılında İtalya’da jeolojik bir çalışma yaptığı sırada, bir kayaçta aslında nadir olması gereken iridyum elementini yüksek oranda bulur. Kimyasal tarihleme teknikleri bu kayaçların 65 milyon yıl önce bu elementle kaplandığını gösterince Walter bu durumdan babası Luiz’e de bahseder. Oğlunun anlattıkları 35 yıl önceki bir hatıraya götürür. Baba Alvarez Hiroşima’ya atom bombasını atan Enola Gay isimli uçaktaki tek sivildir. Yani bomba atılıp geri dönerlerken, metrelerce yükseklikte uçan dev B-29’da tek sivil kişiydi, Luiz Alvarez. Ayrıca, Luiz Alvarez, Manhattan Projesine katılmış ve atom bombasının yapılmasında çalışmış, 1968 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bir fizikçiydi. İşte bu nedenle, büyük bir şans eseri Luiz’den başka dünya üzerinde hiç kimse, her yeri kaplayan iridyumun sırrını çözebilecek tecrübeli gözlere sahip değildi. Oğlu kayaçlardaki izi anlatırken, o bir kuyruklu yıldız parçası ya da asteroit çarpması sonucu oluşabilecek dev bir patlamanın böylesi yaygınlıkta toz, duman, karanlık ve dünya dışı bir maddenin yarattığı serpintiye neden olabileceğini anlamıştı.

Daha sonra yaptıkları araştırmalar sonucunda Meksika sınırındaki Yucatan bölgesinde bulunan Chicxulub krateri tüm şüpheleri üzerine topladı. 180 km çapında olan bir krater yaklaşık 10 km çapında bir asteroid tarafından oluşturulmuştu. Bu asteroidin çarpması sonucu oluşan patlama muhtemelen Dünya’yı yıllar boyunca karanlığa mahkûm etmiş ve dinozorların soyunu tüketecek o uzun gece başlamıştı; tıpkı Hiroşima’yı yıllar boyunca hastalığa, yıkıma ve verimsizliğe mahkûm ettiği gibi.

Sonuçta, dinozorların yok oluşunu da en iyi Hiroşima’da benzer bir yıkıma neden olanlar anlayabilirdi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Japonya’nın resmi teslimiyet belgesi 2 Eylül 1945’te Amerikan savaş gemisi Missouri üzerinde imzalandı. Doğu Asya’da Japonya çok büyük bir yenilgiye uğramış, harap olmuştu. 2,7 milyon insan kaybedilmişti. Kore, Japon sömürgeliğinden kurtulmuş fakat Amerika ve Sovyetler arasında işgal edilmek üzere bölünmüştü.

2. Üç gün sonra, Başkan Harry Truman radyoda şöyle konuştu: “Bu bombayı düşmanlarımıza değil de bizim elimize verdiği için Tanrıya müteşekkiriz; onun yoluna ve amacına uygun kullanımında da bize rehberlik yapması için ona dua ediyoruz.”

3. 1945’te, müttefiklerin savaşı kazanacağı neredeyse kesinleşmişken, Alman şehri Dresden ve Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazaki taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edildi. Muzaffer ulusların resmi kaynakları bunların askeri hedefler olduklarını söyledi ama binlerce ölünün tamamı sivildi ve yıkıntıların arasından kuş avlayacak sapan dahi çıkmadı.

4. 12 Eylül 1945’te New York Times’ın ilk sayfasında, William L. Laurence imzalı bir makale yayınlandı. Makale ürkütücü söylentilere yanıt olarak ortaya çıkıyor ve Hiroşima ve Nagazaki yerle bir eden atom bombalarından sonra bu şehirlerde kesinlikle herhangi bir radyoaktivite bulunmadığı konusunda güvence(!) veriyordu; ona göre bu radyoaktivite konusu Japon propagandasının bir yalanından(!) başka bir şey değildi. 1946 yılında, W. L. Laurence bu ifşaatı(!) sayesinde Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Bir süre sonra, onun iki maaş aldığı ortaya çıktı: birini gazetesi öderken diğeri Birleşik Devletlerin askeri bütçesinden karşılanıyordu.

5. 27 Mayıs 2016’da Barack Hussein Obama Hiroşima’yı ziyaret etti. “Özür dileyecek misiniz?” sorularına, “Hayır, savaşta olur böyle şeyler.” dedi.

Kürşat Koyuncu yazdı, 760 kez okundu , 127 misafir olmak üzere 140 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
26 Tem 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Darbeciler İçin Bir Hapishane Önerisi
d5ba79d22fa10986f5f76749cb0be34b1469542516

d5ba79d22fa10986f5f76749cb0be34b1469542516

Darbeci hainlerle ilgili olarak hemen herkes bunların idam edilmesini istiyor. Ben bu darbecilerin idamına karşıyım, onların bu suçtan bu kadar kolay yırtmasını istemiyorum. Bunun yerine onlar için şöyle bir hapishane yapılmasını öneriyorum:

1. On katlı bir hapishane yapılsın, katlar şöyle olsun. 1. kata 10 basamakla, 2.kata 20 basamakla, 3.kata 30 basamakla, ..., 10. kata 100 basamakla çıkılsın.

2. Bu arada toplamda 550 basamağın (saydım) her birinin yüksekliği 20 cm olsun. Sonuçta binanın toplam yüksekliği 110 m olur.

3. Bu hapishanenin yemekhanesi 9. katta, banyo ve tuvaleti 10. katta olsun. Omuzunda galaksisi olanlar 1.kata yerleştirilsin.

4. Omuzunda güneş sistemi olanlar bir üst katta, sonra her yıldız azaldığında bir üst kata yerleştirilsin.

5. Böylece her kata yerleştirilen mahkûmlar için şöyle bir yol izlensin; bunların rütbeleri de yükselmeye devam etsin. Her rütbe yükseldiğinde bir alt kata taşınsın.

6. Daha sonra mahkûmların bir ayağına 1,5072016 kg ağırlığında demir top, diğer ayaklarına akıllı kelepçe takılsın.

7. Bütün mahkûmlar, ister yemeğe ister çişini yapmaya, her nereye giderlerse gitsinler bunlar ayaklarından hiç çıkarılmasın.

8. Akıllı kelepçe şu amaçla takılsın; galaksi sahibi uyanık generaller; “Şu bizim genç subaylar da ne halde acaba? Bir teftiş edeyim.” bahanesiyle alt rütbedekilerin odasına girdiğinde ötmeye başlasın ta ki oradan çıkana kadar…

9. Akıllı kelepçenin bir diğer fonksiyonu da, intihar etmeye kalkışan mahkûmları oldukları yere sabitleyen sensörleri ya da mıknatısları olsun.

10. Eğer bu hapishanedeki uygulamalardan “Genç Subaylar Rahatsız” olursa rütbeleri yükseltilip bir alt kata indirilsin.

11. Yemek yeme saatleri belli saatlerde olsun, kesinlikle değiştirilmesin (Örneğin; öğle yemeği 12:00-14:00 gibi). Bu arada yemek yemeye çıkarken her iki basamakta bir, darbe girişimi sırasında katlettikleri insanların fotoğrafları belirsin.

12. Yemekhanenin her bir duvarı akıllı ekranlarla çevrili olsun ve mahkûmlar yemek yerken şehit olan insanların fotoğrafları bu ekranlarda sürekli dolansın.

13. Hapishanenin dışı camla kaplı olsun, ama camlar sensörlü olsun, sadece üstünü başını değiştirirken ve ihtiyaç giderirken camların rengi değişsin.

14. Mahkûmlara haftada bir kez, sonik patlama, tank mermisi ve helikopterden zırh delici mermi atılma simülasyonu izletilsin.

15. Son olarak 100. yaşına gelen mahkûm hapishaneden emekli edilsin. Ama ayağındaki demir top çıkarılmasın…

01 Eyl 02:40

fazla ütopik. bunlara bu ödül olur. daha adil bir ceza hak ediyorlar. 250 vatandaşımızı şehit vermenin cezasını çekmeliler.fizikselin yanında ruhsal ceza olmazsa hayvandan farksız olurlar. hem fiziksel hemde ruhsal acı çekmeliler.

Kürşat Koyuncu yazdı, 852 kez okundu , 7 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
01 Haz 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Drina Köprüsü'nde Göç Qatar Qatar
b3cca3783dd2b223e7944f92977285501464803690

b3cca3783dd2b223e7944f92977285501464803690

Yazıya yerel bir tarih anlatısıyla başlayalım. Yaşadığım yer, Ankara’ya 30 km uzaklıkta eskiden kasaba olan, büyükşehir yasasıyla Mamak’a bağlı iki mahalleden oluşan bir semte dönüştü; burayı asıl önemli kılan şey ise ismi. Buranın adı Lalahan, daha çok Nallıhan’la karıştırılır, ancak Nallıhan’ın aksine Ankara’nın doğusunda yer alır. Tarihi ilgilendiren kısmı da ismiyle alakalı; evimizin yakınında birkaç yıl önce 100 küsur yaşında görmüş geçirmiş, devlette memuriyet de yapmış bir teyze vardı. Ondan dinlemiştim. Aslında buranın adının Lala Paşa Hanı olduğunu, yanlış hatırlamıyorsam 1950’lere kadar kayıtlarda bu isimle geçtiğini anlatmıştı. Peki, bu Lala Paşa kimdi ve Hanı neredeydi? Öncelikle hanı anlatayım; han, Lalahan’ın doğu çıkışında, sefere çıkıldığında askerlerin dinlenebilmesi için yapılmış, kendi yıkılmış ama ismi miras kalmış. Yaptıran “Lala” ise Lala Mustafa Paşa imiş; hani şu tarihe “Kıbrıs Fatihi” olarak geçen adam. Milletimizin sevdiği tabirlerle anlatacak olursak, Lala Mustafa Paşa Boşnak asıllı ve Sokollu Mehmet Paşa’nın köylüsüdür. İyi de, bir Boşnak’ı Kıbrıs’ı fethetmeye ve benim yaşadığım yere ismini vermeye iten sebep neydi? Aynı şekilde Kayserili bir mimarı kalkıp Vişegrad’a götüren ve orada Drina Irmağına bir köprü yaptıran sebep neydi?

732 yılının Ekim ayında, Tours ve Poitiers arasındaki bir bölgede dünya tarihinin gidişatına yön veren savaşlardan biri yapıldı. Bu savaş hem Tours hem de Poitiers Savaşı olarak bilinmektedir. Charles Martel komutanlığındaki Frank orduları Endülüs Müslümanlarını yenilgiye uğrattılar ve komutanları savaşta öldürüldü. Daha sonrasında Endülüslüler bu batı yolunu kullanıp Fransa’ya akın etmediler. Aslında daha sonrasında da güç olarak Franklardan daha kuvvetli hale geldiler. Ancak bir daha bunu denemediler. Tarihçi Montgomery Watt bu durumu şöyle yorumlar; ganimet için sarf edilen zahmetin artmasına ilaveten Akdeniz iklimine alışkın olan Müslümanların orta Fransa iklimini elverişsiz bulmuş olacaklarını da söyler. Watt şöyle devam eder; “Araplar(ki burada, Avrupa’ya geçen ilk Müslümanların Araplar olduğunu vurgulamak için söyler) iklimden kesinlikle hoşlanmamışlardı ve pek çoğu şehir kültürüne sahip olduğundan, kuzeydeki şehirleri küçük ve konfordan yoksun bulmuşlardı. Söylenenlere göre Araplar, zeytin ağaçlarının çiçek açtığı yerler dışında hiçbir yerden memnun kalmazlardı.” Hatta Watt, bu şehirlilik vurgusuna şöyle bir ek yapar; “Aslında varoluşundan beri İslam, temelde köylü dini olmaktan ziyade şehirlilerin dini olagelmiştir. İslam, gelişmekte olan ticaret ve finans merkezi olan Mekke’de ortaya çıktı. Mekkeli tacirlerin kervanları Arabistan Yarımadasının çöllerine ve steplerine uğramasına rağmen, dinin sahrada yapacağı çok az şey vardı. Hiçbir köy dininin bir senesine bile tahammül edemeyeceği on iki kameri aydan veya 354 günden müteşekkil standart İslami takvim bunun göstergesidir.” İslam’ın Avrupa’ya en özel katkısı şehirleşme alanında oldu. H. Pirenne, Müslümanların neden Germenler asimile olup İmparatorluk nüfusu içinde erimemelerini şöyle açıklar; “İslam iman akidesi üzerine kurulu bir inanç sistemidir ve hızla yayılmaktadır. Müslümanlar Hristiyanlığı kabul ederek din değiştirmemişlerdir. Aksine kendi dünya görüşlerini, adli, idari ve hukuksal yapılarını ve hatta konuştukları dili fethettikleri bölgelere taşıyarak yeni vatanlarını köklü bir değişime uğratmak istemişlerdir. Tabi ki bilim, sanat ve felsefe alanlarında Bizans ve Roma’dan faydalanmışlardır.” İşte bu “faydalanma” kısmı etkisini şehirleşme ve mimaride göstermişlerdir. Yine bu konuda Antropolog I. Morris’de Müslümanların gittikleri yerleri yıkmak gibi bir hedeflerinin olmadığını söyler. Aslında bunun en belirgin örnekleri yukarıda da belirtildiği gibi mimari de daha çok görülür. En basitinden, bu Batıdan Doğuya gidildikçe camilerdeki mimari de belirgin olarak görülür.

İşte tüm bunlara rağmen, C. Martel bir kahraman olarak görülür ve Versailles Sarayına heykeli yapılmıştır. Aslında C. Martel, Avrupa’daki “Ortaçağ karanlığı”nı başlatanlardan biridir. Onun iktidarından sonra daha açık olan Merovenj dönemi kapanmış, ekonomik açıdan da daha kötü bir dönem olan Karolenj dönemi başlamıştır. C. Martel gibi, Karolenj döneminin en önemli imparatoru bizim daha çok Şarlman olarak bildiğimiz Carolus Magnus’tur. Onun da en önemli özelliği büyük dedesi C. Martel gibi (Şarlman, C. Martel’in oğlu Kısa Pepin’in torunudur.) Müslümanları topraklarından uzak tutmuş ve hatta geriletmiştir. Bugün hala her ikisi de büyük imparator olarak görülür.

Aslında bu gidilen yerleri yıkmama ve fethettiği yerlerin bilim, sanat ve felsefe alanlarından yararlanma gibi özelliklerini Osmanlıda da görebilir. Mesela Hadis’le müjdelenen İstanbul’un Fethi’nden sonraki olaylara bakmak gerekir. Bana göre, Hz. Muhammed’in İstanbul’u hedef göstermesi sadece dini açıdan değil ticari açıdan da gelecekle ilgili müthiş bir öngörüdür.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra Doğu Roma İmparatoru ilan etmesi de aslında devletinde oraya dâhil olduğunu gösteren şeylerden biridir. Gerçi bunu yakın zamana kadar Fatih’i çok sevdiğini söyleyenlere anlatmak çok zordu. Her neyse, Yavuz Sultan Selim’den sonraysa Osmanlı Hükümdarlarının unvanı dörde çıkmıştır; bunlar, Osmanlı, Doğu Roma, Mısır ve tabi ki Hilafet. (Bu arada konudan fazla uzaklaşmadan Halifelikle ilgili küçük bir açıklama yapmak isterim; Halife’nin Papa gibi dini kendiliğinden tefsir etme salahiyeti yoktur. Halife’nin dini ilimlerde âlim olması da şart değildir. Osmanlı devrinde halife olan padişahlar, ancak şeyhülislam vasıtasıyla dini işleri yönetirler, şahsen din işlerine karışmadıkları gibi, şahsen fetva da veremezler.) Aslında burada alıma şu geliyor. Endülüs’ün rahatına düşkün Müslümanları(bunu kötü anlamda söylemiyorum) yerine Osmanlı olsaydı, ne olurdu? Muhtemelen daha farklı bir Avrupa olurdu. Tabi ki bu başka bir bahistir.

Benim burada anlatmak istediğim şey ise şu; Bosna’da doğmuş bir adamı Anadolu’ya getiren, bozkırın ortasında han yaptıran ve hatta Kıbrıs’ı fethettiren, yani kısacası mensuplarını büyük ideallerinin peşinden koşmaya yönelten medeniyeti neden kaybettik. Neden, “Bana dokunmayan yılan…” sözünü bu kadar sahiplendik. Ya hamaset yapıyoruz, ya da küfrediyoruz. Arasını bir türlü bulamadık.

Tarihçi Mehmet Genç’in dediği gibi; “Kendi tarihimiz diye kendimize yontarak değil, olup bitenleri çıplak aklın ve ilmin gerektirdiği şekilde analiz ederek anlamamız lazım. Bu çok zor bir iştir. Biz henüz yapmadık, yapamadık, yapamıyoruz.”

İşte bunların hiçbirisini yapmıyoruz. Yapana da mani olmak için her şeyi yapıyoruz. Orada ne işimiz var, burada ne işimiz var? Afrika’ya niye gidiyoruz? Katar’a neden üs kuruyoruz? Sorular uzayıp gidiyor.

Ben olsam, Katar’a 5000 değil 15000 kişilik üs kurarım. Katar’da hiçbir şey yoksa dünyadaki doğalgazın %15’i var. Dünya değişiyor, hayat değişiyor, ekonominin yönü değişiyor. Sen “yok biz değişmeyelim, aynı kalalım” diyorsan, üzgünüm ama yarın hamasetle anlattığın yurdun bile kalmayabilir…

Kürşat Koyuncu yazdı, 522 kez okundu , 6 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
26 May 02:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

V-2 Roketi Mandoline Nasıl Yenildi?
d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

Peki, bu nasıl oldu? Kısaca şöyle efendim: Biz 1920’lerde metrik sistemden, şapkadan -hatta şapkadaki tavşandan- alfabemize kadar her şeyimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için değiştirdik. Abdullah Cevdet din konusuyla ilgili bir seferinde şöyle demişti: “Millet, Tanrısıyla münasebete girmek istemiş, artık anlamını bilmediği kelimelerle Tanrısına hitap etmenin manasızlığını anlamıştır.”

Biz ve Almanlar savaştan yeni çıkmıştık. Bizde “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?” sorusunun etrafında derin bir tartışma sürüyordu. Almanya’da ise şöyle şeyler oluyordu. 1920'lerin sonunda Alman Uzay Yolculuğu Topluluğundaki fizikçilere, Alman ordusu, askeri amaçlı roket teknolojisini geliştirmek için ödeme yapmayı teklif etmişti. Wernher von Braun ve I. Dünya Savaşı gazisi Walter Dornberger bu fizikçilerden önde gelen ikisiydi. Tam da bu sıralarda bizdeki en önemli tartışma Kur’an’ın Türkçeleştirilmesiydi. E, çağdaşlık bunu gerektirirdi. Hemen kollar sıvandı. Suriyeli bir Katolik olan Zeki Meğamiz’i çeviriyi yapmakla görevlendirdi.

1930'lara gelindiğinde Walter Dornberger roketlerin "A Serisini" geliştirmeden sorumluydu. A1 çizim tahtasından öteye gidemedi. A2'ye anahtar niteliğinde yeni bir teknolojik parça ekledi. A3 ise daha güçlü bir modeldi. Ama asıl büyük yenilik A4'tü. Bu sırada diğer askeri projelerin desteklenmesine karar verilince, A4'ün geliştirilmesi ertelendi.

1930’larda ise bizde şöyle gelişmeler yaşanıyordu: Biz Türkler acaba Dolikosefal mi, yoksa Brakisefal miydik? Bunun hemen ortaya çıkarılması gerekiyordu. Yine bu süreçte ırkımızı da güçlendirmemiz gerekiyordu. Bu konuda Abdullah Cevdet’in müthiş bir fikri vardı. Şöyle diyordu: “... diğer bir olumlu tedbir, kanımıza kan ilave etmektir. Ben bu sistemi inceliyorum, sonucu Sağlık Bakanlığı'na sunacağım. Bunun ana çizgileri: İtalya, Almanya gibi müthiş derecede artan ve taşan milletler vardır. Bunları Türkleştirmek şartıyla arazi veririz. Sosyal durumları layık olan bu adamlar Türkler'le evlenerek, akrabalık ve karşılıklı ilişkiler kurarak Türk ırkı içinde kaynar. Diğer şart da, Anadolu içine gelecek ve kanlarını kanımıza katacak bu göçmenlerin ziraat ve ziraat sanayiinde bilgili olmaları ve bir miktar sermayeye sahip bulunmalarıdır.(Link: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2015/12/19/damizlik-erkek )” Çalışmalar dünyadaki en üstün ırkın Türkler olduğu anlaşılmış oldu.

1940’lara gelindiğinde nihayet roketlerin seri üretimine geçildi. Fakat Sovyet ordusunun hızla gelişmesi ve 1943'te Müttefik Kuvvetler'in Peenemünde'deki roket yapım üssüne tahrip edici bir saldırının düzenlenmesi, Almanları bir hayli yavaşlattı. Saldırıda A4'ün süper motorunu tasarlayan mühendislerden Walter Thiel öldü. Roketler için artık yeni bir üsse ve isme ihtiyaç vardı. Yeraltı Laboratuvarı Program, Almanya'nın ortasındaki Kohnstein Dağı'nın altında, Mittelwerk tünel ağının içinde bulunan bir yeraltı üssüne aktarıldı. Von Braun tarafından tasarlanan A4'e yeni bir ad, "Misilleme Silahı 2" anlamına gelen Vergeltungswaffe-2 veya kısaca V-2 adı verildi. Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels bu ismin Müttefikler'in kalbine korku salmasını umuyordu. V-2 hiç kuşkusuz amansız bir silahtı. Biz ise bu süreçte Hitler’e selam çakıp, Faşist İtalya’ya bütün “like”larımızı gönderiyorduk. İlerlemeyle ilgili tartışmalar yine alevlenmişti. Henüz Styx’in “Boat on the River” şarkısının ünlü olmasına çok seneler olmasına rağmen aklına nereden geldiyse bir tanesi bu durumu aşabilmemizin yolunun Mandolinden geçtiğini söyledi. Eski sanatlar yasaklanınca yerine de bir şey konmayınca sanatsız kalmış milletin hayat damarlarından kan sızıyordu. Bunun önüne geçilirse, millet en kısa sürede hatta beşinci günün şafağında tekrar Batı’ya bakmaya başlayacaktı. İyi de elde avuçta bir şey yoktu. Ekmek bile karneye bağlıydı. Bir başkası şu öneriyi getirdi: “İçimizdeki İrlandalılardan varlık vergisi alalım” bu fikir herkesin aklına yattı. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi.

Rüzgâr Almanlar için tersine dönmüştü. V-2'nin altın çağından yeterince faydalanamadan, Avrupa'dan hızla çekilmeye başladılar. V-2 Londra'ya korkunç hasarlar verdi, ama kimine göre de Almanya'nın savaşı kaybetmesine neden oldu, çünkü V-2'nin geliştirilmesine çok para harcanmasına rağmen, silah savaşı Almanya'nın lehine çeviremeyecek kadar gecikmiş, zamanında yetişememişti.

Almanya’nın batan bir gemi olduğunu ve en iyi patronun ABD olduğunu fark eden von Braun ve ekibinden bazıları, gecenin bir köründe Alman yasalarını çiğneyerek ayrıntılı füze planlarını paketleyip işgalci Sovyet ordusunun gözlerinden uzakta, Mittelwerk yakınlarında bulunan metruk bir madende sakladılar. Von Braun'un şansına roketin müthiş potansiyelinin farkına varan ABD'liler, V-2'nin ardındaki beyinleri kapma isteğiyle onu arıyorlardı. 12 Eylül 1944'te, yedi Alman bilimci ailelerini geride bırakarak altı ay ABD'de çalışmayı kabul etti. Von Braun da onlardan biriydi. Çok önemli Alman bilimcilerden bazıları da doğuya, Sovyetler Birliği'ne yönelmeye karar verdi. Böylece roket uzmanlığı Doğu ile Batı arasında neredeyse eşit şekilde dengelendi. Artık füze yarışının sonraki evresi başlayabilirdi.

Almanlar savaşı kaybetti ve bizde tozlu raflarda yerini almış olan bir tartışma tekrar ortaya getirildi: “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?”

Soğuk Savaş Sovyetler, V-2 teknolojisinden kalanların bazılarını daha sonra kullanmak üzere sakladıktan sonra, bu teknolojiyi yeniden geliştirmeye koyuldular. Sovyetler Birliği, artık konvansiyonel nükleer bombardıman uçağı yapmaya gücü yetmeyeceğinden savaşı ucuza getirecek yeni bir nükleer başlıklı mekanizma geliştirmeye başladı. Sovyetler Birliği, teknolojik bilgisini uzay yolculuğu için de kullanmak niyetindeydi. Sovyet roket dahisi Sergei Korolev, hem dünyanın ilk uydusu Sputnik 1'in, hem de uzaya ilk insanı, (Yuri Gagarin) gönderen roketin arkasındaki beyindi. Von Braun'un roket teknolojisi üzerindeki etkisi muazzamdı. NASA'nın uzaya ve Ay'a uzanmasını sağlayan Saturn V roketinin ardındaki önemli rollerden biri de ona aitti.

V-2 teknolojisi sadece savaşın ve uzayın keşfinin yüzünü değiştirmekle kalmadı, diğer pek çok önemli keşfe de yol açtı. Ay'a ilk kez ayak basılması, beraberinde çeşitli icatları da getirdi; koşu ayakkabıları için rahat tabanlar, kablosuz elektrik takımları ve hafif yangın söndürme aleti gibi. Elbette bugün kullandığımız internete de kapı araladı.

Yuri Gagarin uzayda gezerken Türkiye’ye baksa şunu görürdü. Halkın plajlara akın edip vatandaşın denize girememesine yol açınca artık işleri tekrar ele almanın zamanının geldiğini düşünenler devrim(!) yaptı. Bunu onurlandırmak için bir de araba yapalım dediler, yaptılar da. Lakin Ankara’nın bağlarından ve büklüm büklüm yollarından geçemeden takıldı kaldı.

Biz zaten en çok “Devrim”in yolda kalanını sevdik…

NOT:

V-2 roketiyle ilgili bilgiler için Jheni Osman’ın “Dünyayı Değiştiren 100 Fikir” kitabından yararlandım.


Kürşat Koyuncu yazdı, 814 kez okundu , 12 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
18 May 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Havva'nın Mitokondriyal Yaşamı
76038cadf412865f7aff2edc68fd05c61463582972

76038cadf412865f7aff2edc68fd05c61463582972

İnsanlığın kökeniyle ilgili bilgiler uzun süre arkeolojik bulgulara dayandı. Ancak moleküler biyoloji tekniklerinin, özellikle gen teknolojisinin antropolojiye uygulanması, insanlığın kökeni hakkındaki belirsizlikleri büyük oranda ortadan kaldırdı. DNA dizilimine dayalı veriler, bugün yaşayan insanların tek bir kökene sahip olduğunu gösteriyor. Bu çalışmalar nasıl yapılmış, şimdi ona bir göz atalım.

1987 yılında, Nature dergisinde Allan Wilson, Rebecca Cann ve Mark Stoneking’in ortak makalesi yayınlandı. Makale, şu anda dünya üzerinde yaşayan bütün insanların genetik malzemesinin 200.000 yıl önce Afrika’da yaşamış olan tek bir kadından geldiği sonucunu bildiriyordu. Aslında bu konuda daha eski çalışmalarda vardı, ancak bu yazı birden çok popüler oldu. O günden sonra bu tez bilim çevrelerinde “Mitokondriyal Havva” olarak anılmaya başladı. Bu ismin nedeniyse, Wilson ve arkadaşlarının çalışmalarının mitokondri DNA’sı üzerinde yoğunlaşmış olmasıydı. Farklı ırklardan ve bölgelerden 147 kişinin mitokondriyal DNA’sının dizilimini belirlemiş ve birbirleriyle karşılaştırarak benzerliklerini ve farklılıklarını incelemişlerdi.

Dünyada yaşayan hemen hemen her ırkı temsil eden bu 147 kişilik grubun DNA’ları çok büyük bir benzerlik gösteriyordu. Bu sonuç bütün insanların ortak bir atadan geldiğinin kanıtıydı. Şimdi burada neden mitokondri DNA’sı kullanıldığına bakalım.

Organizmalar çevrelerinden aldıkları enerjiyi dönüştüren açık sistemlerdir. İşte mitokondri, enerjiyi hücrenin iş yapmak için kullanabileceği formlara dönüştüren organeldir. Mitokondiler vücudumuzdaki her bir hücrede enerji santralleri olarak işlev görür. Hücrelerimiz, yeni moleküller sentezleme, DNA’sını kopyalama, çeşitli enzim faaliyetlerini yürütmesi için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyar. Enerji gereksinim düzeyine göre hücrelerimizdeki mitokondrilerin sayısı birkaç bine kadar çıkabilir. Örneğin, kaslarımızın her bir hücresinde, diğer hücrelere nazaran daha fazla mitokondri bulunur. Mitokondriler genetik açıdan da farklılık göstermektedir. Hücrenin çekirdeğindeki DNA’dan bağımsız olarak, kendilerine ait olan özel DNA’ları vardır.

Mitokondrinin DNA’sı, hücrenin çekirdeğindeki DNA’dan küçüktür. Kromozomlarımızda yaklaşık 20-25.000 gen bulunurken, enerji santrali mitokondrinin DNA’sında ise sadece 37 adet gen vardır. Mitokondrinin kendi özel genetik malzemesi olmasının yanı sıra çok önemli bir özelliği daha vardır: DNA’sı nesilden nesile aktarılırken çekirdek DNA’sının izlediğinden farklı bir yol izler. Çekirdek DNA’sında anne ve babadan gelen genler arasında parça değişimi gerçekleşirken mitokondri DNA’sında böyle bir parça değişimi söz konusu değildir. Dolayısıyla mitokondri DNA’sı hiçbir değişikliğe uğramadan nesilden nesile aktarılır.

Mitokondrinin genetik malzemesi, rekombinasyon olayı açısından bir istisnadır. Çünkü mitokondrilerde karşı karşıya gelecek iki ayrı eş DNA molekülü yoktur. Bunun sonucu olarak mitokondri DNA’sı hiçbir değişime uğramaksızın çocuklara aktarılır.

Mitokondriler, yeni oluşacak canlıya yalnız yumurta hücresinden, yani sadece anneden geçer. Yani sahip olduğumuz mitokondrimizin, annemizden gelmiş olması ve annemizin mitokondrisinin tıpatıp aynısı olmasıdır. Annemizin mitokondrisi de ona, kendi annesinden yani anneannemizden geçmiştir. Eğer bizim, annemizin ve anneannemizin mitokondri DNA’larımızın dizilimini belirler ve karşılaştırırsak aynı olduğunu görürüz. İşte bu şekilde binlerce nesil geriye doğru gidildiğinde, sonuçta bütün insanların tek bir anneden geldiği ortaya çıkmış olur ki, bu da keşfin bilim tarihine “Havva varsayımı” ya da “Mitokondriyal Havva” olarak geçmesine neden olmuştur.

Mitokondrinin bir diğer önemli özelliği de, değişim açısından çekirdek DNA’sına göre daha hassas olmasıdır. Yapılan incelemeler bu mitokondri DNA’ların çok az değiştiğini -bir milyon yılda %3 kadar- göstermiştir.

Mitokondri DNA’sının çocuklara yalnızca annelerinden geçiyor olduğu gerçeği, hepimizin geçmişinde Afrika’da yaşamış tek bir kadının olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Benim buradan çıkardığım sonuçlarsa şunlar: İlki, bu çalışmalarla milliyetçiliğin ya da kavmiyetçiliğin ne kadar saçma bir şey olduğudur. Eğer milliyetçilik yapacaksak önce Afrika’yı kurtaralım, sonra devamı gelir.

Diğer sonuçsa insanın kökenine dairdir. Burada tartışmalara yol gösterecek dini ve bilimsel iki ilke vardır. Birincisi, dini metinler bilimsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar! Meselâ Kur'an tarihten söz eder, ama kendisi bir tarih metni değildir. Güneşten, aydan, yıldızlardan söz eder, insanın dikkatini gökyüzüne çeker ve fakat kendisi bir astronomi metni değildir.

İkincisiyse, bilimsel metinler dinsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar! Yani bilimsel yorumların dogma hâline gelmesi, inancın konusu yapılması, yanlılarının mümin, karşıtlarını münkir ilân edilmesi abestir. Bilimsel bilginin koşulları ile dini bilginin koşulları birbirinden farklıdır. İlki ispat gerektirir, ikincisi gerektirmez.

Ancak bizim gibi memleketlerde bilimsel konular, çoğu zaman bu eksende tartışılıyor. Herkes karşı tarafı tekfir etmenin derdine düşüyor. Maalesef tüm bunların sonucunda bir arpa boyu dahi yol alınamıyor. Oysa dini metinleri bilimselleştirmek ne kadar yanlışsa, bilimsel yorumları dinselleştirmek de o denli yanlıştır.

Tabii ki bunlar benim yorumum, katılıp katılmamak ya da başkaca yorumlar çıkarmak okuyanı ilgilendiren bir konudur.

NOTLAR:

-Bu yazıyı yazarken Bahri Karaçay’ın Yaşamın Sırrı DNA kitabından yararlandım.

-Şurada Spencer Wells’in konuyla ilgili yeni bir çalışmayla ilgili TED konuşması var, izlemenizi tavsiye ederim: https://www.ted.com/talks/spencer_wells_is_building_a_family_tree_for_all_humanity?language=tr

-Bu bağlantıysa, Allan Wilson, Rebecca Cann ve Mark Stoneking’in 1987 yılında Nature dergisinde yayınlanan makalesi var: http://www.pagines.ma1.upc.edu/~casanellas/master/MitoDNA-ACWilson-Nature1987.pdf


25 Haz 03:28

Son iki paragrafı saymazsak, yazı mükemmel. Tebrik ederim.

Kürşat Koyuncu yazdı, 578 kez okundu , 9 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
11 May 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Babam Linkedın'e Üye Olsaydı
060acd73f9d6dcf77fb14c661f451e571462971811

060acd73f9d6dcf77fb14c661f451e571462971811

Babam çobanlık yaptığı dönemde LinkedIn olsa ve oraya üye olsaydı, muhtemelen mesleğine "Herd Manager" yazardı. bunu nereden biliyorum? Bilemiyorum tabi ki, bu sadece bir tahmin. Konuyu biraz açmak istiyorum. Belki bu konuda sizinde bir fikriniz oluşur.

Müsaadenizle konu açarken bir yandan da birki çayımı yudumlayacağım. Aslında biraz süt olsa hiç fena olmazdı. Bu arada eskiden çaya süt katmışlığımda vardırr. Peki, ben bu İngiliz asilzadesi özelliklerini nerede edindim? Sülalemde böyle huyları olan insanlar yok. Annemin ve babamın aileleri köylerinde yaşayan diğer sakinler ne kadar varlıklıysa onlar da o kadara varlıklılarmış. gerçi baba tarafım biraz da garibanmış. Geçenlerde CV'lerine baktım, iş tecrübesi kısmında hep çobanlık yazıyor, ta ki babama kadar. Aslında o da askere gidene kadar çobanlık yapmış, askerden sonra Ankara'ya gelip işe girmiş. Bu arada bir sır vereyim. Annem ısrarcı olmasa babam Ankara'ya gelmez ve çobanlığa devam edermiş. Her neyse, yukarıdaki soruya şöyle bir yorumum -belki de beklentim- var. Doğduğum sıralar Ankara Büyük Doğum'aİngiliz bir ailenin gelmesi, yeni doğna çocuklarının karışması ve olayların gelişmesi... Neden bu yorum? Çünkü çağdaş, ilerici, batılı ve modern bir insan olmak için aldığım eğitim bunu gerektirir. Aksi durum kabul edilemez değil mi?

Aslında bu modernlikten ne anladığımızı çok iyi yansıtan örnekler var. Bunlardan bir tanesi, Tanpınar’ın klasik romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün kahramanı Hayri İrdal’ın ilk karısı Emine öldükten sonra, İspritizma Cemiyeti’nde tanışıp evlendiği ikinci karısı Pakize’dir. Pakize’nin hayat hakkında herhangi bir fikri yoktur. Pakize’nin hayatta sevdiği tek şey, modernizmin bir ürünü olan sinemadır. Hayri İrdal’ın tabiriyle Pakize, “sinemanın sade terbiye değil, tatmin de ettiği bir insandır.” Beyaz perdenin karşısında seyrettiklerinden adeta kendinden geçer; hatta gerçekle, seyrettiği macerayı birbirinden ayıramayacak hale gelebilmektedir; tıpkı günümüzün modern insanının dünyanın büyün olaylarının sadece Twitter, Facebook gibi sanal ortamlarda dolananlardan ibaret olduğunu düşünmesi gibi. Örneğin, Palmira’da klasik müzik konserini çılgınca alkışlarken aynı saatlerde İdlib’de çadırkentin bombalamasını kimse umursamadı bile. Çünkü modern olmak bunu gerektirirdi.

Romanda Pakize, Hayri İrdal’ın ağzından anlatılır. İrdal, karasının gençliğinden, güzelliğinden bahseder ama aile içi görevleri yerinen getirememesini de şikâyet eder. Yine Pakize’nin İspanyol dansına olan ilgisini belirtirken onun aslında “doğru dürüst yürümesini bilmeyen, bastığı yeri görmeyen bir insan” olarak tanımlar.

Doğru düzgün yürümesini öğrenmeden modernleşince aydınlanıp bir süre yere paralel havada uçtuk. Bu uçuş bize ne kazandırdı? Mesela, Yozgatlıdan Yozgatlı gibi değil de Masailer’den bahseder gibi bahsettik ve bu şekilde aydın olduk. Gerçi memlekette üniversitelerin takı tasarım bölümündeki akademisyen bile Heisenberg’in belirsizlik ilkesi konusunda size atarlı giderli cümleler kurabilir. Akademik demişken küçük bir parantez açmak isterim. Akademik tuvalet diye bir şey var. Nereden biliyorsun, derseniz. Msc’yim oradan biliyorum. Hatta o sıralar Phd karikatürlerine ve esprilerine güldüğüm de doğrudur. Neden? Çünkü statüm bunu gerektiriyordu. Neyse konuyu dağıtmayayım. Oraya, elinde anahtarı olan belirli sayıdaki kişiler girebilir. Hatta bazılarına Phd ve Msc öğrencileri bile giremez. Neyse fazla eleştirmeyeyim. Muhtemelen ben de akademisyen olsam o tuvaleti kullanırdım. Sıradan bir lisans öğrencisiyle aynı tuvaleti kullanacak değilim ya! Parantezi kapatabiliriz.

Modernleşmemiz bilgi değil de fikir düzeyinde olunca her konu da ahkâm kesebileceğimizin hakkını kendimizde görebiliyoruz, bunun mantıklı olup olmasının bir önemi yok. Mesela, birkaç gün önce İzmir Büyükşehir Belediyesi Hıdırellez’de Laiklik için zincir oluşturabiliyor. Burada Belediye Başkanına seküler bir dille küçük bir açıklama yapmak isterim. Beyefendi, şimdi bu “Hıdırellez” denilen fenomen, peygamber olduklarını iddia eden Hızır ve İlyas adındaki iki kişinin buluştuğu günü temsil ediyor. No brain, no pain. Nokta!

İşte böyle düşe kalka akşam ediyoruz. Sonra yorgun argın kafamızı yastığa koyduğumuzda gelsin rüyalar, gitsin kâbuslar. İşte burada Oğuz Atay’ın ünlü karakteri Turgut Özben ve onun meşhur ‘Abdülhamit rüyası’ devreye giriyor. Turgut rüyasında Abdülhamit’i görüyor ve biraz ürküyor. Sonra şunları söylüyor: “ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum.” Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sorar. Sultan, başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” der. Turgut yerinden fırlamak ve “Olmaz!” diye bağırmak ister. “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz.” diye haykırmak ister. Daha sonra Turgut’un karşısında Mustafa Kemal’i görür. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtür; fakat Turgut tanır. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştır, saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştır. Turgut, bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalışır: “Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yapar. Turgut, ona doğru ilerlerken ter içinde uyanır.

Modern yaşamdan ne anladığımız kısmında ise Orhan Pamuk’tan bir örnek vererek konuyu nihayetlendirelim. Pamuk’tan örnek vermek istemezdim ama ne yapalım, onun “Cevdet Bey ve Oğulları”ndaki bir yer burasıyla da alakalı. Romanın bir yerinde, Sait Bey köpeğinden bahseder. Aslında Müslüman evinde köpeğin olmayacağını o da bilir, ancak yine de şöyle der: “Zamana uyduk.” Sait Bey köpeğine “Kont” ismini verişini de şöyle anlatır; Paris’te gördüğü bir kadının köpeğini, “hadi Paşa, hadi gel” çekiştirmesi, kendisi de bir paşa oğlu olması hasebiyle zoruna gitmiştir ve bu nedenle köpeğine “Kont” adını vermiştir. İnsan düşününce hak veriyor. Benim de paşa dedem olsa ben de alınırdım. Hatta paşa dedemin adı örneğin “Cemal” olsa daha çok alınırdım. Ama bu alınganlığımı kimseyi kızdırmadan sadece kendimi yazarak geçiştirebilirdim. Ya da soyadım Altan olsaydım, memleketin en modern çocuğu olarak elimde viskiyle doğardım ve viskimi yudumlarken devrine göre bir gericilere(!), bir ilericilere(!) gaz verirdim. Dahası liseli âşık duyarlılığında kitap yazıp her iki gruba da yedirir ve best-seller bir yazar bile olabilirdim.

Konuyu İsmet Özel’in “Amentü” bir kısımla bağlamak isterim:

“Tanrı uludur Tanrı uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur”

Bana göre son yüzyılımızı çok güzel özetleyen dizeler bunlar. Modernleşmek için çıktığımız yolda padişahın kulu olmaktan ve Gemeinschaft’lardan (cemaat) kurtulup çağdaş bir Gesellschaft’ı (toplum) oluşturacaktık. Beceremedik. Her ne kadar içleri boş olsa da, elimizde kala kala uzaktan bizi modern ve çağdaş gösteren statüler kaldı.

Memlekette “Nükleer Enerji Uzmanı”ndan daha çok itibar gören “Yıpranmış Saç Uzmanı” diye bir statü bile var. Bilmem derdimi anlatabildim mi?

Kürşat Koyuncu yazdı, 650 kez okundu , 7 misafir olmak üzere 22 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
25 Nis 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Arıların Muhteşem Dansı

Arılar, insan kültürü ve ortak mitolojisi ile tarım, ekonomi ve ekoloji içerisinde her zaman çok özel bir yere sahip olmuştur. Dünya üzerinde 800’ü insanoğlu tarafından doğrudan besin maddesi olarak tüketilen bitkilerin çoğu, çiçek tozlarının yayılmasında arılara bağımlıdır.

Arılar Hymenoptera (Zarkanatlı) takımı içerisinde yer alır. Yeryüzünde tozlaşmada etkili yaklaşık 20000 arı türü bulunmaktadır. Ülkemizde yaklaşık 2000 civarı arı türü bulunmaktadır. Bu grup üyeleri larvalarını nektar ve polen ile besler, avcı değillerdir. Tozlaştırıcı arılardan en çok bilineni, bal arılarını içeren Apis cinsidir. Bal arılarını pek çok ırkı insanlar tarafından kültüre alınmıştır.

Polen ve nektar bal arıları için çok önemli gıda maddeleri olup, polen bal arılarının protein, yağ, vitamin ve mineral maddesi ihtiyaçlarını karşılayan ana kaynağı oluşturmaktadır. Arı kolonileri genellikle çok fazla polen depolamazlar. Ancak hava şartlarının arazi uçuşu için uygun olmadığı zamanlarda veya arazide yeterli polen kaynağı bulunmadığı dönemlerde koloninin bir haftalık ihtiyacını karşılayacak miktarda, yaklaşık 1 kg kadar polen depolamaktadır.

Polen, arılar için doğada bulunan tek protein kaynağıdır. Bal arıları polen toplama uçuşuna genellikle sabahın erken saatlerinde başlar. Polen toplamaya çıkacak arı midesini bal ile doldurduktan sonra kovanından ayrılır. Bal arısı, çiçekten çiçeğe dolaşırken sert vücut kıllarına yapışan polenleri orta bacaklarındaki fırçalar yardımıyla toplar ve ağzından çıkardığı bir miktar salgı ile nemlendirip birbirlerine yapışmasını sağladıktan sonra yine orta bacaklarının yardımıyla arka bacaklarındaki polen sepetine yerleştirir. Polenin sepete yerleştirilme işi bazen uçuş sırasında havada bile devam etmektedir. Bir koloni yılda yaklaşık olarak 15-30 kg polen toplayabilmektedir.

Maksimum yiyecek bulma etkinliği için işçi arılar iyi besin kaynaklarının yerini diğerlerine tarif etmek zorundadırlar. Bu kaynaklar çeşitli çiçekler açtığında ya da yenileri oluştuğunda sürekli değiştiğinden her seferinde yeniden bulunmaları gerekir. Kovana dönen bir arı hemen izleyiciler adı verilen diğer arıların dikkatini çeker. Polen yüklü kovana dönen arılar, öncelikle kaynağın yönünü ve zenginliğini dans yaparak diğer işçi arılara bildirirler. Arılar kovana yeni dönen işçinin etrafında toplanırlar. Eğer besin kaynağı 50 m’den daha yakınsa geri dönen arı abdomenini (karın kısmı) hızla sallayarak daireler çizmeye başlar (çember dansı - yukarıdaki resmin sol tarafı). Bu dans sıklıkla arının birlikte getirdiği nektarın ağızdan ağıza aktarılması ile birlikte sürer. Sonuçta izleyici arılar harekete geçer ve kovanı terk ederek yakınlarda olan besin kaynağını aramaya başlarlar.

Ancak arılar kovandan bazen 5 km kadarlık bir çapta besin arayabilirler. Bu durumda çember dansı izleyicilere besin kaynağının yerini tam olarak ifade edebilecek yön ve mesafe bilgileri içermediğinden yetersiz kalacaktır. Uzak bir mesafeden dönen işçiler ‘kuyruk sallama dansı’ adı verilen bir dans yaparlar. Burada arı bir yöne doğru bir yarım daireyi vücudunu sallayarak çizdikten sonra düz bir hat üzerinde ilerler ve ardından bu kez ters yöne doğru bir yarım daireyi yine sallanarak çizer. Yön ve dansın bir kısmında çizilen düz hattın açısı ile tarif edilir. (yukarıdaki resmin sağ tarafı)

1.Örneğin, eğer düz hat yukarı doğru ise bu besinin güneş ile aynı yönde olduğunu ifade eder.

2.Eğer düz dans hattı aşağıya doğru ise bu durumda besin güneş ile tam zıt yöndedir.

3.Eğer açı düşeyde 30˚ sağda ise bu durumda besin güneşin izdüşümüne göre 30˚ sağda anlamına gelir.

Besin kaynağının uzaklığı da kuyruk sallama dansı sırasında tarif edilmektedir. Örneğin, dans sırasında daha uzun düz hat çizilmesi ve sonuçta hat başına artan abdominal salınımlarının sayısı besin kaynağının da daha uzak mesafede olduğunu ifade etmektedir. Bu dans sırasında arılar yine ağızdan ağıza nektar alışverişi yaptıklarından kovandan çıkan arı besinin tipini, uzaklığını ve yönünü bilmektedir. Ayrıca dans eden arı tarafından çıkartılan ses ve kokuların da besin kaynağı konusunda bilgi verici olduğuna ilişkin kanıtlar bulunmaktadır.

Polen yüklü olarak kovana dönen arılar, yüklerini boşaltacakları kovanın kenar çerçevelerine veya yavrulu kuluçka alanının kenarındaki boş gömeçlerin olduğu kısma giderler. Polen, bal arısı kolonileri için olağanüstü öneme sahip bir besin olup, arılar için tek doğal protein kaynağı durumundadır. Ayrıca polen, bal arılarının yavru yetiştirmesinde ve genç dönemlerinde dokularının, kaslarının, salgı bezlerinin ve diğer organlarının yeterince gelişmesi için gerekli olan protein, yağ, sterol, vitamin ve mineralleri sağlayan yegâne besin maddesidir. Kovanda depolanacak polen miktarı işçi arılarca belirlenmektedir. Depolanan polen miktarı fazla olduğunda, polen stokları eski seviyesine indirilinceye kadar polen toplayan arı sayısı ve polen toplama aktivitesi azalır. Bunun tam tersi olarak, polen stokları koloni tarafından tüketildiği zaman polen stoku tekrar eski seviyesine çıkarılıncaya kadar ani bir artış görülür.

Bal arıları 42 gün yaşar. Petek gözlerden çıktıktan sonraki ilk 2 saat içerisinde polen tüketmeye başlamaktadırlar. 5 günlük işçi arılarda polen tüketimi en üst düzeye ulaşmakta, 8-10 günlük yaştan itibaren azalan seviye ile 15-18 günlük yaşa kadar polen tüketimi devam etmekte, daha sonraki dönemlerde ise bal ve nektar tüketmektedir. Arılar neredeyse ömürlerinin yarısına kadar çiğneyici ağıza sahiptirler. Daha sonra emici ağız dediğimiz bir nevi pipete benzeyen bir şekle dönüşür.

Tozlaşması arılar tarafından yapılan bitkilerin çiçekleri genellikle sarı, mavi, mor lavanta ya da beyaz renktedir. Ayrıca, bu çiçeklerin nokta olarak görülebilen nektar kılavuzları da bulunabilir. Nektar kılavuzları bir nevi uçak pistine benzer. Arılar ağızlarını nektar kılavuzuna göre çiçeğin içine doğru uzatırlar. Bunun için şu linke bakabilirsiniz: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/6b/Mimulus_nectar_guide_UV_VIS.jpg" target="_blank">link</a> Resmin sağ tarafında UV ışığı altında nektar kılavuzu görünmektedir. Arılar da buna yakın görür.

MERAKLISINA ARI NOTU:

Burada şu “arıların çalışkanlığı” meselesine değinmek istiyorum. Daha önceki bir yazıda da değinmiştim. (Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.geornalist.com/post/3808/karinca-ile-agustos-bocegi" target="_blank">link</a> ) Tıpkı karınca yuvasında olduğu gibi bir arı yuvasını gördüğümüzde, korkunç bir faaliyet olduğu izlenimine kapılırız. Fakat bunun nedeni yalnızca çok fazla arı olması ve hepsinin birbirine benzemesidir. Aslında arılar kendilerine yetecek kadar çalışırlar. Çalışkan arı ya da karınca fikri kapitalist toplum modelini hayvanlar âlemini yorumlarken kullanılması sayesinde çıkmıştır. Arıların normal faaliyetleri için ısı 21˚C ile 35˚C arasında değişir. Bu ısı derecelerinin altında veya üzerinde faaliyetler yavaşlar. Arılar anormal hava şartlarında ve 7˚C’nin altındaki sıcaklıklarda temizlik, yiyecek ve su temini gibi amaçlarla uçuşa çıktıklarında kovana geri dönemezler.

01 May 11:03

Allah'ın mükemmel tasarımı/yaratması... Teşekkürler.

Kürşat Koyuncu yazdı, 451 kez okundu , 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
19 Nis 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Büyülü Ekmeğin Evrimi ya da Pelin'in Kömürle Çalışan İmanı

Okuyanlar bilir, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabının basitçe şöyle bir tezi vardır: Lizbon’dan yola çıkan bir insan hiç suyla karşılaşmadan Pekin’e kadar gidebilir. Bu Doğu-Batı eksenindeki yolculukta iklim olarak çok fazla değişiklikle karşılaşmaz ve yine bu eksende aynı tür bitkileri yetiştirmek ya da bu yol üzerinde ticaret yapmak iklimden dolayı daha kolaydır. Ancak aynı durum Alaska’dan yola çıkıp Patagonya’ya giden birisi için geçerli değildir. Çünkü Kuzey-Güney ekseninde yolculuk yapan birisi büyük iklim değişiklikleri ile mücadele etmek zorundadır. Ki bu durum bitki/hayvan yetiştiricileri ve ticaret yapanlar içinde geçerlidir. Tabi ki burada en büyük etken sadece iklim değişikliği değildir. O bölgenin coğrafyasıdır, aynı zamanda. Örneğin, Amerika’ya ilk gidenler orada yaşayanların ellerinde obsidyenden yapılmış kesici aletler görmüşlerdi. Obsidyen gerçekten jilet kadar keskin olabiliyordu. Ama şöyle bir sorunu vardı: Çabuk kırılması. Başka değerli madenleri vardı, ama çelik üretimini sağlayacak yeterli madenleri yoktu. Ayrıca aynı durum hem hayvan hem de bitki açısından besin maddeleri içinde geçerliydi. İşte burada devreye İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözü girer. Bir bitki ya da hayvan yaşadığın bölge de -buna madenlerde dâhil- yoksa eğer dışarıdan gelen birisi de getirmemişse yoktur. Coğrafi şartların neyse onunla idare edersin. Örneğin, Fatih Sultan Mehmet hiç patates kızartması yememiştir. Çünkü patatesin anavatanı Amerika’dır. Ancak 16. yüzyılda Avrupa’ya gelmiştir.

Her neyse, girişi bu kadarla bırakıp asıl anlatmak istediğim kısma geçelim. O zaman İbn Haldun’dan başlayalım. Malum, İbn Haldun yazdığı “Mukaddime”den dolayı birçoklarınca sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilir. Gerçekten de “Coğrafya kaderdir” gibi tespitlerinden dolayı hala güncelliğini korumaktadır. Ancak aynı kitapta varlık silsilesi ile ilgili fikirleri vardır ki, İbn Haldun bugün yaşasa muhtemelen o bölümü yazamazdı ya da yazmaya cesaret edemezdi. Çünkü o bölümde yeryüzündeki yedi iklimden ve her iklimde yaşayan canlılardan bahseder. Örneğin, birinci ve yedinci iklimde yaşayanları en ilkelleri olarak görür. Dördüncü iklimde yaşayanların en üstünleri olduklarını söyler.

Meşhur “Muhammediye” kitabının yazarı Yazıcıoğlu Muhammed’in kardeşi Yazıcıoğlu Ahmed Bican, “Dürr-i Meknun” adlı eserinde evrenin oluşumunu Big Bang Teorisine yakın bir şekilde yapar ama daha da ilginci Darwin’in evrim teorisini hatırlatan devir tasnifleri yapar. Bir diğeri bin yıl önce yaşamış İbn Miskeveyh’tir. En bilinen eseri “Tehzibu’l Ahlak” kitabının bir yerinde şöyle der: “Hayvan ufkunun sonuyla birleşen insan ufkunun ilk derecesinde, medeni dünya dışında, kuzey ve güney bölgelerinde yaşayan insanlar yer alır. Ye’cüc ve Me’cüc ülkesinden, Türklerin ötesindekilerle, zenciler ve onlara benzeyenler, çok az bir üstünlükle maymunlardan ayrılan toplulukları meydana getirirler. (Büyüyenay Yayınları, s. 86)” Hatta hurma ağacının bitkiyle hayvan arasındaki geçiş formu olduğunu söyler.

Burada ispatlamak derdinde değilim. Yukarıdaki isimler bugün yaşasalardı, yine bu tarzda yazabilirler miydi, açıkçası şüpheliyim. Asıl dikkat çekmek istediğim şey, bir düşünce tembelliğinin içinde debelenip durmamız. İşin kötü yanı da bundan kurtulmak için herhangi bir çaba harcamıyor olmamız. Bir kısır döngüye girmişiz, çıkamıyoruz. Hatta ben, bu kısır döngüden bırak çıkmak için çaba harcamayı mevcut durumdan rahatsız olunmadığını da düşünüyorum.

Bu tembelliğimizi bilenler de evrim gibi konular tepe tepe kullanıyorlar. Gerçi kullananların çoğu konunun cahili ama bunun ne önemi var. Karşılarında tahrik olmak için bekleyen bir grup var. Herkes rolünü kabul etmiş. Evrim ve başka diğer teorilerin bir iman meselesi haline getirilmesini hayret ve dehşetle karşılıyorum. Bizden başka bu konuları bu kadar abartarak ortaya atanlarına da rast gelmedim açıkçası.

Evrim gibi konular bizim gibi toplumların bilimden uzak kalması için özellikle kullanıldığını düşünüyorum. Ayrıca evrim konusunda neden bu kadar dehşete düşmüş ve paniğe kapılmış bir şekilde tepki veriliyor anlamıyorum. Şimdi bunu yazdığım için birisi; “Sen evrime inanıyor musun?” derse, cevabım “Yok ben Schrödinger’in kedisine inanıyorum” şeklinde olur, yani durum trajik ötesi komik.

Bilimin içerisindeki herhangi bir teoriye inanılmaz. Teoriyi ya kabul edersin ya da ret edersin, aslında durum bu kadar basit. Peki, neden böyle oluyor ya da bir teori iman konusu edilebiliyor?

Ben buna bazı dergilerin ve bu dergilerden feyz alıp bilime ve bilimsel teorilere Kur’an’dan kanıt bulmaya çabalayan “Akılcı” Müslümanların sebep olduğunu düşünüyorum. Mesela evrenin oluşumuyla ilgili çok kullanılan bir ayet var; “Peki, hakkı inkâra şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin başlangıçta bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı? (Enbiya: 30)” Peki, ayetin ikinci kısmından dolayı birisi de çıkıp “evrim de yaşamın suda başladığını söylüyor” derse ne olacak? Evrim fiziksel olunca Kur’an’dan bile kanıt getirelim ama biyolojik olunca “aman dikkat, imanımız gitmesin” öyle mi? Bunu örnek olması açısından söylüyorum. Benim böyle bir iddiam yok, onu da hemen söyleyeyim.

İbn Haldun gibilerin bundan beş yüz ya da bin yıl önce yukarıdaki fikirlerini rahatça yazıp ve onları da kimsenin bu fikirlerinden dolayı imanını kaybetmekle veya dinsizlikle suçlanmadığı bir ortamın nasıl sağlandığını bilmezsek hiçbir şeyi çözemeyiz.

İşte böyle bir düşünce tembelliğine saplanıp kalırız. Çoluğumuzu çocuğumuzu bu konulardan uzak tutarak iyilik yaptığımızı zannederiz. Latince çok güzel bir deyim vardır: “Natura abhorret a vacuo.” Yani, “Doğa boşluk kabul etmez.” İşte sen çoluğuna çocuğuna en büyük ideal olarak önüne basit hedefler koyarsan birileri o bırakılan boşlukları doldurur. Yukarıdaki tweet’e atacak kadar gerçeklerden uzaklaşmış birisi “Doç. Dr.” olur, kendi ülkesindeki muhafazakârların Amişler gibi yaşadığını zanneden Pelin Batu gibiler de hızlı trenin daha fazla kömürle çalıştığını söyler.

Gazetelerin ve dergilerin, çevre, iklim değişimi veya küresel ısınma gibi çok önemli ve hatta yarın daha önemli olacak olan bu konularla ilgilenmezse, birileri gelir boşluk kabul etmeyen doğayı doldurur ve bunları senin sinir uçlarını uyaracak şekilde bağlamından kopararak kullanır. Sanki dünyadaki bütün karbon salınımının tek suçlusu senmişsin gibi anlatır, sen de öylece bakarsın.

MERAKLISINA NOTLAR:

Bizde “Evrim Teorisi” komünizm ya da Marksizmin içinden çıkmış veya onların bir parçasıymış gibi anlatılır. Bu kesinlikle yanlıştır. Darwin teoriyle ilgili kitabını yazarken en çok Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” ve Thomas Malthus’un “Nüfusun Artışı Üzerine Deneme” kitaplarından etkilenmiştir. Ayrıca Darwin ateist değil agnostikti. Son olarak, Marx kitabını Darwin’e ithaf etmek istemiş ama o kabul etmemiştir. Hatta mektuplarına cevap bile vermemiştir.

14 Tem 12:14

İlk paragrafta geçen şu cümle virgül koymayı unutmuşum,affınıza sığınırım. Doğrusu şöyle olacak: "Bir bitki ya da hayvan(,) yaşadığın bölge de -buna madenlerde dâhil- yoksa(,) eğer dışarıdan gelen birisi de getirmemişse yoktur."

Kürşat Koyuncu yazdı, 535 kez okundu , 5 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
15 Nis 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Gurme Yarasa

Bu yazı bitkilerin tozlaşması/döllenmesi ile ilgili son yazım olacak. O zaman klasik girişimizi yaparak bu yazıya başlayalım. Ne demiştik, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Antropologların bulgularına göre, acı, ekşi ve tuzlu tatları sevip sevmeme konusunda değişik kültürlerde muazzam farklılık sergilenirken, tatlı sevmek evrensel görünüyor. Bu hayvanlar içinde geçerlidir. Bu durum şaşırtıcı olmamalı aslında; çünkü doğa besin enerjisini şeker biçiminde depolar.

Elma gibi meyve veren bitkiler, çekirdeklerini şekerli ve besleyici etli kısmın içine gömerek, memelilerin tatlıyla arasının iyi olmasından yararlanmanın mahirane yolunu bulmuştur: hayvanlar früktoza karşılık çekirdeklere nakliye sağlar, böylece de bitkinin alanını genişletmesine fırsat verir. Bu büyük alışverişin tarafları olarak, tatlıyı en fazla seven hayvanlar ile en büyük, en tatlı meyveleri sunan bitkiler bir arada gelişip çoğalmıştır.

Bazı hayvanlar sadece bitkilerin tatlı meyveleriyle ilgilenmezler, çiçekleriyle de ilgilenirler. Bunu yaparken hem çiçeğin tozlaşmasını sağlarlar, hem de kendileri besin elde ederler. Çiçekli bitkilerin çoğunluğunda tozlaşma, hayvanlar tarafından yapılır. Tozlaşmada aracı olarak işlev gören 300.000 kadar hayvan türü vardır. Çiçekli bitkiler tozlaştırıcı hayvanlar için bazı ödüller üretir. Tozlaştırıcı hayvanların bitkiden aldıkları ödüller arasında polen, nektar ve yağ vardır.

Birçok memeli tozlaşmada etkilidir. Bu memeliler arasında, primatlar, kemirgenler ve keseliler vardır. Bunların arasında memelilerle tozlaşma da en ilginç hayvanlardan birisi de küçük çalı faresidir. Güney Afrika’da bulunan Protea bitkisi normal olarak kuşlarla tozlaşır. Ancak bu bitkinin bazı türlerinin çiçekleri gece açar ve gece açan bu çiçekleri küçük çalı faresi tozlaştırır. Aslında bu fare tohumla beslenmesine rağmen, fare bu bitkiyi çiçekleri açtığında da ziyaret eder. Fare bu çiçeklerin üzerinde beslenirken bir diğer çiçeğe geçtiğinde poleni de taşır ve Protea’nın tozlaşmasını böylelikle sağlamış olur.

Yarasalar da tropikal bölgelerde çok önemli tozlaştırıcılardır. Yarasalar, gece beslenen canlılardır. Renk körü olmalarına rağmen koku duyuları gelişmiştir. Görüş, koku ve ekolokasyon özellikleri, çiçekleri bulmak için kullanılır ve alana ait mükemmel hafızaları ile daha sonra bu çiçekleri ziyaret ederler. Yarasalar nektar üreten çiçekleri ekolokasyon kullanarak tanırlar ve bu yetenekleri yakın zamanda keşfedilmiştir.

Bu sistem basitçe şöyle çalışır: Körler bazen yollarının üstündeki engelleri esrarengiz bir biçimde sezer. Bu sezgiye “yüzsel görme” adı verilmiş, çünkü körler, bunun yüze dokunulmasına benzer bir duygu olduğunu söylüyor. Bu konudaki raporlardan biri, evinin bulunduğu sokakta “yüzsel görme” yoluyla bisiklet süren, hem de oldukça hızlı süren bir çocuktan söz eder. Aslında, bu duyudan “yüzsel görme” olarak söz edilmesine karşın, deneyler bu sezginin yüzle ya da dokunmayla bir ilgisi olmadığını göstermektedir; tıpkı kolsuz bir adamın ağrı hissetmesi gibi. “Yüzsel görme” sezgisi aslında kulaklarla ilgilidir. Körler, bilinçsizce de olsa, engelleri duyumsamak için kendi ayak seslerinin ve başka seslerin yankılarını kullanır.

Bir yarasa, yakın nesnelerden, uzak nesnelerden ve bunların arasındaki tüm diğer nesnelerden gelen bir yankılar dünyasında yaşar. Bütün yankıların bir düzene sokulması gerekmektedir. Uzak bir nesneden gelen yankı yarasaya eriştiğinde, yakın bir nesneden aynı anda gelen bir başka yankıya kıyasla daha “eski” ve dolayısıyla daha tiz olacaktır. Çevresindeki nesnelerden gelen bir sürü yankının içinde kalan yarasanın uygulayacağı pratik kural budur: Tiz olan, uzakta demektir.

Burada ayrıca yarasaların kendi çıkardıkları seslerin yankılarından kulaklarının zarar görmemesi için de bir sistem vardır. Bu bir nevi açma-kapama teknolojisine benzer. Yarasaların kulaklarında, tıpkı bizimkilerde olduğu gibi, şekillerinden dolayı örs, çekiç, üzengi diye adlandırılan üç ufak kemik, sesi kulak zarından mikrofonik, sese duyarlı hücrelere taşır. Bu kemiklerde şöyle ayrıcalıklı bir durum vardır: Bazı yarasalarda üzengiye ve çekice bağlı gelişkin kaslar bulunmaktadır. Bu kaslar büzüldüğünde, kemikler sesi iyi iletemez; bu tıpkı titreşmekte olan diyaframa parmağınızı dayayıp sesini kısmaya benzer. İşte yarasa da kulaklarını geçici olarak devreden çıkarmak için bu kasları kullanır. Yarasa her çıkış atımından hemen önce bu kasları kasarak kulaklarını kapatır ve böylece yüksek atımın vereceği zararı önler. Bundan sonra kaslar gevşer ve kulak geri dönen yankıyı yakalamak üzere yüksek duyarlılığını tekrar kazanır. Bu açma-kapama sisteminin çalışması, zamanlamanın saniyenin kesirlerinde bile kesin bir doğrulukla ayarlanabilmesine bağlıdır. Tadarida adı verilen yarasa, açma-kapama kaslarını saniyede elli kere, makineli tüfek benzeri sesüstü atımlarıyla mükemmel bir uyum içerisinde, sırayla büzüp gevşetebilir.

Bir de şu var; yarasaların yüzleri, çoğu kez, gerçekte ne olduklarını görene dek bizi korkutacak çirkin şekiller almıştır; aslında yüzleri, yalnızca, istenilen yönlerde sesüstü dalgalar yaymak için düzenlenmiş aletlerdir.

Yarasalarla tozlaşma ise şöyle gerçekleşmektedir: Tozlaşmak için yarasaları kullanan bitkilerin çiçekleri gece açar ve renkleri de diğer tozlaştırıcıları çekmeyecek ölçüde açık ve soluktur. Tozlaşması yarasalar tarafından sağlanan çiçekler, aynı zamanda bu hayvanların kokusuna benzeyen güçlü kokular yayar ve kolay giriş sağlayan geniş çan şeklinde bir giriş kısmına sahiptir. Bu bitkilerin en bilinenlerinin başında, “Küçük Prens”i okuyanların çok iyi bildiği Baobab ağacı gelir. Ayrıca, Yenidünya’da yarasalarla tozlaşan çiçekler sülfür kokulu bileşiklere sahiptirler, fakat dünyanın diğer bölgelerinde yetişen bu çiçeklerin akraba türleri bu maddeyi taşımaz.

Yarasa, özel kanat hareketleriyle çiçeklerin hemen önünde asılı durur. Nektar almak için başını içeri sokar ve polen içinde dilini kullanır. Yarasalarla tozlaşan bitkilerin polenleri diğer akrabalarına göre daha büyüktür.

Yazıyı yarasalarla ilgili ekstra bir bilgi vererek bitirelim. Yarasalar Chiroptera takımına ait canlılardır. Chiroptera, Yunanca “Cheir: El” ve “Pteron: Kanat” kelimelerinden oluşur, yani elkanatlı demektir. Kanat olarak görülen kısmı aslında elidir. Bir de baş aşağı durmalarının sebebi de işte bu kanat yapısından dolayıdır. Yarasalar kuşlar gibi havaya atılarak ya da zıplayarak uçamazlar. Ayaklarını tutundukları yerden bırakırken aynı zamanda uçmak için ilk hareketi sağlamış olurlar.

01 May 11:17

Farklı özellikleri ile yarasalar, her zaman ilgimi çekmişlerdir. Sanki onu Yaratan Allah, bir çok canlıda olduğu gibi "sıradışı özelliklerle" yaratmasıyla, bizlere "nelere kâdir" olduğunu anlatıyor gibi. Değil mi?

Kürşat Koyuncu yazdı, 589 kez okundu , 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
11 Nis 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Dünyanın En Kötü Kokan Çiçeği

Bundan önceki yazılarda da belirttiğim gibi, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Biz bilincin hakkını vermeyi ve iki ayak üzerinde yürümeyi öğrenirken bitkiler, aynı süreçte fotosentezi icat ediyor ve organik kimyayı kusursuz hale getiriyorlardı. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler de, bizi canlandıran, uyutan ve sarhoş eden başkaları da, hayret verici bilinç değiştirme gücüne sahip birkaç tanesi de bitkilerden gelir.

Neden bu sıkıntıya katlanıyorlar? Bitkiler bunca çok sayıda karmaşık molekülün reçetelerini hazırlayıp, sonra da onları imal etme zahmetine neden girsin ki? Önemli bir neden, savunma. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür. Ancak bitkilerin yaptığı diğer maddelerin çoğunun da tam tersi bir etkisi vardır; arzularını kışkırtıp tatmin ederek, başka yaratıkları kendilerine çekerler.

Bitki yaşamının aynı büyük varoluşçu olgusu, bitkilerin neden diğer türleri hem iten, hem çeken kimyasal maddeler yaptığını açıklar: hareketsizlik. Bitkilerin yapamadığı tek önemli şey hareket etmek, ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir yerden başka bir yere gitmektir. Bitkiler onları avlayan yaratıklardan kaçamaz; ayrıca yardım almaksızın yerlerini değiştiremedikleri gibi, alanlarını da genişletemezler. Bitkiler hareket edemez ama bekleyebilirler.

On bin yıl kadar önce dünya, bizim biraz benmerkezci şekilde “tarımın icadı” diyeceğimiz ikinci bir bitki çeşitliliğinin çiçek açışına tanık oldu. Bir grup çiçekli bitki, yaşam stratejilerini insan ve diğer hareket eden canlıları kullanarak mükemmelleştirdi. Bu bitkiler son derece zekice bir strateji geliştirmişlerdi: bizi onlar adına hareket ettirip düşündürmek. Sonrasında, insanları onlara yer açmak için uçsuz bucaksız ormanları kesmeye kışkırtan buğday ve mısır gibi yenilebilir otlar geldi. Güzellikleriyle koskoca kültürleri afallatacak çiçekler geldi. İnsanlara tohum ekmek, nakletmek, methetmek için esin verecek kadar yararlı ve lezzetli olan bitkiler geldi. Yani bunları bize bitkiler mi yaptırdı?

Günümüzde insanın doğadaki rolünü gözümüzde büyütme eğilimi vardır. İnsanların kendi yararına yaptığını düşündüğü pek çok etkinlik aslında karşı tarafı da ilgilendirir, her ne kadar kimse bir patates tarafından ya da küçük bahçesinde yetiştirdiği salatalık tarafından kullanıldığını kabul etmese de.

Diğer türlerle olan ilişkilerimizde kendimize haddinden fazla önem veririz. Evcilleştirmenin sözüm ona temsil ettiği doğa üzerindeki güç bile abartılıdır. Ne de olsa o dansı yapmak için iki kişi gerekir. Üstelik pek çok bitki ve hayvan bu dansta oturmayı seçmiştir. İnsanlar, tüm çabalarına rağmen, son derece besleyici palamutları yiyebileceklerinden çok daha acı kalan meşe ağacını asla evcilleştirememişlerdir. Meşenin her dört palamuttan birini gömdüğü yeri unutan sincap ile çok tatmin edici bir anlaşması olduğu besbellidir. Öyle ki, ağaç bizimle herhangi türde resmi bir anlaşmaya girişme ihtiyacını asla duymamıştır.

Bazen uyumsal bir özellik öylesine zekicedir ki, bir amaca hizmet edermiş gibi görünür: örneğin, kendi yenilebilir mantar bahçelerini ekip biçen karıncalar ya da bir sineği, çürümekte olan bir et parçası olduğuna ikna eden böcekkapan bitki. Mesela bir orkide türü vardır, kendisine tozlaştırıcı hayvanları çekmek için nektar üretmez ama çiçeği bir yaban arısının dişisine benzer. Bu çiçeği dişi arı zannedip çiftleşmek için üzerine konan yaban arısı büyük hayal kırıklığına uğrar ancak bu sırada çiçeğin polenlerini taşımış olur.

Benzer bir durum sinekler ve onların ilişkide bulunduğu bitkiler arasında da olur. Sineklerle tozlaşma iki tiptir: Myophilous ve Sapromyophilous. Çeşitli sineklerin erginleri polen ve nektarla beslenir ve düzenli olarak çiçekleri ziyaret ederler. Bazı orkideler erkek meyve sineklerini çekebilmek için feromonlar salgılar. Ancak bunlar nektar üretmezler. Bu tip tozlaşan bitkiler Myophilous’dur. Myophilous bitkileri sert kokular yaymaz ve çiçekleri genellikle kırmızı, pembe, mor, mavi ve beyaz renklerde, az koku yayan ve girişi basittir. Bu çiçekler genellikle sinekler için nektar üretir. Sinekler nektardaki şekeri ayakları ile hissedip bunu tüpsü yapıdaki ağızlarıyla çekerler.

Leş sinekleri (Sapromyophilous) normal olarak ölü hayvanları ve gübreleri ziyaret eder. Örneğin, CSI dizilerinde bu sinekler üzerinden cesedin ölüm zamanı belirlenir. Bunun yöntemi, basitçe sineklerin deri değiştirme sürelerine bakılıp kaçıncı deri değiştirme aşamasındaysa geriye doğru gidilerek sürenin hesaplanması şeklinde olur. Ancak bazı bitkiler bu sinekleri kendilerine çekebilmek için hayvan leşinin ya da gübrenin kokusuna benzer kokular yayar. Bu bitkiler, kahverengi ya da turuncu renktedir. Bu bitkilerin en bilinen örneği “Leş Çiçeği” olarak da bilinen Stapelia türleridir. Leş çiçeklerinin yaklaşık 40 cm genişliğinde kocaman çiçekleri olur. Tozlaşması bu tür sinekler tarafından sağlanan çiçeklerin birçoğu, bu sinekleri ısıyla ya da ısı yoluyla yaydıkları molekülleriyle çekerler. Ancak onlara besin maddesi olarak herhangi bir ödül vermez. Hayal kırıklığına uğramış sinekler, bu bitkileri hemen bırakmak ister ama bitki onları yavaşlatmak için çeşitli tuzaklar kurmuştur.

Aykut Giray yazdı, 1 kişi sahiplendi, 415 kez okundu , 6 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
09 Nis 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Aykut Giray

Puan: 5.06

Empathy For Mr. Vengeance

Vizontele’yi izleyenler bilir. Bir sahnesinde “çok beğenilince devamını çekmişler” diye bir espri vardı. Ben de buna benzer bir başlıkla yazı yazmıştım. Bu da onun devamı sayılır. Tabi ben devamını yazmak istemezdim. Tadında bırakmak isterdim ama Selina Hanım ve onun aydınlık yüzlü(!), ilerici(!) ve çağdaş(!) şürekâsı hiçbir şeyin “Kemal”e ermesine, tadında bırakılmasına izin vermiyor. Deyimler de olmasa ne yapardık ya da ne yaparlardı. Değil mi? Neyse biz yazıya geçelim, daha fazla vakit kaybetmeyelim.

Kemalistlerin yapmayı çok sevdikleri bir spor var. Bu sporu özetle; Cumhurbaşkanının gündem oluşturan herhangi bir sözünden sonra “siz Tayyib’in sözünü tartışırken dünyada neler olmuş yeaaa!” şeklinde tanımlayabiliriz. Ben de bu yazıda onlara kendi tarzlarında bir gol atma niyetindeyim. Bakalım Kılıçdaroğlu malum açıklamayı yaptıktan bu yazıyı yazana kadar geçen sürede dünya bilim ve teknolojisinde neler olmuş kısaca göz atalım:

5 NİSAN:

-Malum açıklamanın birkaç saat sonrası. Bilim insanları, yavrularını sırtında balonlara benzeyen keseciklerde taşıyan bilinmeyen bir HAYVANIN fosilini buldu. İngiltere'nin Herefordshire bölgesinde bulunan fosilin, yaklaşık 430 milyon yıl öncesine ait olduğu sanılıyor. Keseciklerin, hayvan deniz tabanında gezinirken arkasından uçurtmalar gibi uçuştukları tahmin ediliyor. Bu nedenle hayvana "uçurtma uçuran" anlamına gelen "Aquilonifer spinosus" adı verildi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.trthaber.com/haber/bilim-teknik/bilinmeyen-bir-hayvan-turune-ait-fosil-bulundu-243121.html" target="_blank">link</a>

-İngiltere’deki bir Ortaçağ manastırında bulunmuş, bakır alaşımı tellerin örülmesiyle yapılan iplerin, keşişlerin vebadan kurtulmak için kendilerini kamçıladığı kırbaçlar olduğu ortaya çıktı. Demek ki vebanın önüne yatmak yerine bu yolu tercih etmişler. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://arkeofili.com/?p=12892" target="_blank">link</a>

6 NİSAN:

-Selina Doğan yukarıdaki olağanüstü açıklamasını yapmadan birkaç dakika öncesi. Türler arasında organ nakli için çalışmalar yapan bilim adamları, domuzdan aldıkları ve bir babuna naklettikleri kalbi 2 buçuk yıl çalıştırmayı başardı. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.trthaber.com/haber/bilim-teknik/turler-arasi-organ-naklinde-onemli-gelisme-243323.html" target="_blank">link</a>

-Aynı gün. Bilim insanları iki önemli insan virüsüne karşı etkili bir ilaç geliştirdi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.extremetech.com/extreme/225568-scientists-find-abandoned-drug-effective-against-two-human-viruses" target="_blank">link</a>

-Bir araştırma grubu, günümüz örümceklerinin kökenine ışık tutacak 305 milyon yıllık bir örümcek fosili bulundu. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="https://www.sciencedaily.com/releases/2016/03/160331004236.htm" target="_blank">link</a>

-Güneşin 17 milyar katı ağırlıkta bir karadelik keşfedildi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.gizmag.com/black-hole-in-cosmic-backwater/42669/" target="_blank">link</a>

-Intelligent Energy şirketinden uzmanlar, iki adet hidrojen yakıt tüpüyle çalışan Drone’u test ettiler. Bakınız. <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://tr.euronews.com/2016/04/06/uzun-omurlu-hidrojenle-calisan-drone-lar-geliyor/" target="_blank">link</a>

7 NİSAN:

-Kılıçdaroğlu’nun basın toplantısı yaptığı sıralar. Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre Süpernova olarak adlandırılan büyük yıldız patlamalarının, son birkaç milyon yılda Dünya'yı radyasyonla yıkadığı bildirildi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.trthaber.com/haber/bilim-teknik/supernova-patlamalarinin-dunyadaki-izi-243488.html" target="_blank">link</a>

-Washington Üniversitesi ve Microsoft’tan araştırmacılar, DNA molekülleri içine fotoğraf ve video kaydetmeyi başardı. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-dnaya-resim-video-depolama-breakthrough/" target="_blank">link</a>

-Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’in Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) 3 aylık teknik bakımın ardından yeniden aktif hale getirildi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://tr.euronews.com/2016/04/07/buyuk-hadron-carpistiricisi-ise-geri-dondu/" target="_blank">link</a>

-Bursa Işıklar Askeri Hava Lisesi'nden 2 öğrenci, denize karışan petrol türevlerini temizlemede kullanılabilecek "patlıcan tozu" katkılı sünger geliştirdi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://aa.com.tr/tr/guncel/suya-karisan-petrole-patlicanli-cozum/550964" target="_blank">link</a>

8 NİSAN:

-Wageningen Üniversitesi’nden Sam D. Molenaar ve meslektaşları bakterilerden güç elde edebilen pil prototibi yaptı. Bu pilin denemeleri esnasında, araştırmacılar pili 16 şarja tabi tuttular sonrasında, pilden 8 saat boyunca güç alabildiler. Piller mevcut solar pillerin davranışını taklit ediyor. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.gercekbilim.com/bakteri-pili-prototip-hollanda/" target="_blank">link</a>

-İngiliz araştırmacılara göre lityum, en azından sineklerde ömrü uzatıyor. Laboratuvar deneylerinde düşük dozlarda lityumun meyve sineklerinin ömrünü uzattığı belirlendi. Bilim insanları umut verici diye niteledikleri bu bulgunun ileride insanların daha uzun ve sağlıklı yaşamalarına yardımcı olacak yeni ilaçlar geliştirilmesini sağlayabileceğini bildirdi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160408_lityum_arastirma" target="_blank">link</a>

9 NİSAN:

-ABD'li girişimci Elon Musk'ın sahibi olduğu SpaceX firmasına ait Falcon 9 roketi, Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) malzemesini bıraktıktan sonra, okyanusta kurulan yüzen platforma başarılı bir dikey iniş gerçekleştirdi. Bakınız: <a rel="nofollow" style="color: blue;" href="http://www.trthaber.com/haber/bilim-teknik/spacexin-falcon-9-roketi-geri-dondu-243834.html" target="_blank">link</a>

İşte böyle…

Ne demiş Yunus Emre;

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Bu nice okumaktır.”

Aslında kendini bilmeyenlere ne anlatılsa boş. Ama onlara bir tavsiye vereyim. O baktığınız deyimler sözlüğünde bir de “kendini bilmek” maddesine bir bakın. Zannetmiyorum ama belki bir faydası olur…

11 Nis 16:20

Hahaha :D Ahmet Bey, "yanlış yere mi yorum yaptım?" diye bir an baktım :D

11 Nis 15:26

Ahmet Demir

Puan: 2.77

Yorum alttaki yazı için mi olacaktı :)

Kürşat Koyuncu yazdı, 566 kez okundu , 6 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
08 Nis 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Suda Yüzen Çiçekler

Geçen yazının girişinde bitkiler tozlaşmak/döllenmek için hareket edemediklerinden ve yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamadıklarından bahsetmiştik. Bitkiler bunları, başka yoldan yerine getirir. Kimi bitkiler tozlaşmada/döllenmede sudan yararlanır. İşte bu yazıda suyoluyla tozlaşma/döllenme nasıl olur, ona bakacağız.

Suda yaşayan çoğu bitkinin çiçekleri suyun yüzeyinde açar. Sulak alanlarda yetişen bu bitkilerin tozlaşması, tıpkı karada yetişen akraba bitkilerde olduğu gibi rüzgârla ya da belirli tozlaştırıcı hayvanlarla sağlanır. Polenlerini suyoluyla yayarak tozlaşan bitkilerde vardır.

Örneğin; erkek Valisneria’nın çiçekleri, bitkinin su içinde kalan bölümünde oluşur. Yukarıda resmin sağ tarafında yer alan şema biraz küçük görünüyor. O nedenle biraz açıklayayım. Sağdaki şekil erkek çiçeği, sol üstteki şekilde dişi çiçeği göstermektedir. Erkek çiçekler şemanın ortasındaki dalın dip kısmından çıkar. Bunlar daha sonra dişi özellikli bitkinin çiçeklerine ulaşabilmesi için, gövdeden ayrılarak serbest kalırlar. Çiçek serbest kaldığında kolaylıkla su yüzeyine çıkabilecek bir biçimdedir. Bu esnada çiçek küresel bir tomurcuk görünümündedir. Taç yaprakları birbirleri üzerine kapanmıştır ve portakal kabuğu gibi çiçeğin etrafını sarmıştır. Bu özel yapılı form, polenlerin taşındığı bölümün, suyun olumsuz etkisinden korunmasını sağlar. Çiçekler yüzeye çıktığında, daha önce kapalı olan taç yapraklar birbirlerinden ayrılır ve geriye doğru kıvrılarak su yüzeyine yayılırlar. Polenleri taşıyan organlar, taç yaprakların üzerinde yükselmiş bir biçimde ortaya çıkar. Bunlar en hafif bir esintiyle bile hareket edebilecek yelken görevini üstlenirler. Bu organlar, bir yandan yelken gibi iş görürken, öte yandan Vallisneria’nın polenlerini de su yüzeyinden yukarıda tutarlar. Vallisneria bitkisi polenlerin polenlerini taşıtmak için suyu kullanır.

Dişi bitkinin çiçekleri ise, su dibinden gelen uzun bir sapın ucunda ve su yüzeyinde yer alır. Dişi çiçeğin yaprakları da su yüzeyinde hafif bir çöküntü oluşturacak şekilde açılmışlardır. Bu çöküntü erkek çiçek kendine yaklaştığında, dişi çiçeğin bir çekim alanı oluşturmasına yarar. Nitekim erkek çiçek, dişi çiçeğin yanından geçerken bu çekim alanına girer ve iki çiçek buluşur. Böylece polenler dişi çiçeğin üreme organına ulaşır ve tozlaşma gerçekleştirilmiş olur. Erkek çiçeğin, sudayken kapalı olup polenleri koruması, yükselerek su yüzeyinden açması ve suda rahatlıkla ilerleyebilecek bir form oluşturması, üzerinde özel olarak düşünülmesi gereken detaylardır. Çiçeğin bu özelliği deniz taşıtlarında kullanılan ve denize atıldığında otomatik olarak açılan tahliye botlarına benzer. Bu botlar birçok endüstri ürünleri tasarımcısının uzun süren ortak çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Botun ilk üretiminde karşılaşılan planlama hataları ve dolayısıyla botun çalışması sırasında ortaya çıkan aksaklıklar tekrar ele alınmış, hatalar düzeltilmiş ve tekrarlı çalışmalar sonucunda işleyen doğru bir sisteme ulaşılmıştır.

Kürşat Koyuncu yazdı, 525 kez okundu , 7 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
06 Nis 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Pohutukawa Ağacının Gölgesindeki Kertenkele

Bahar geldi, havalar ısınmaya başladı. Ama daha da önemlisi her tarafta rengârenk çiçekler açmaya başladı. Ben de bu fırsattan yararlanarak burada tozlaşma/döllenme ekseninde bitkiler ve çiçeklerle ilgili olarak birkaç tane yazı paylaşacağım. Tabi burada anlatacaklarım arıların haricindeki tozlaştırıcılarla olacak. İşte bunlardan ilki kertenkelelerle olacak. Ama önce bitki, çiçek, polen ve nektar konularında kısa bilgiler verelim.

Bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Çiçek, üreme için özelleşmiş olan bir yapıdır. Bir çiçek, değişime uğramış yaprakların oluşturduğu dört halkaya sahip, özelleşmiş bir sürgündür. Bu dört halkada çanak yapraklar (sepal), taç yapraklar (Petal), stamen ve karpeller bulunur. Sepal, açılmadan önce çiçeği kuşatan, değişime uğramış yapraklardır. Sepalin üstünde petal bulunur. Petal çiçeklerin çoğunda parlak renklidir ve böceklerin ve diğer tozlaştırıcıların cezp edilmesini sağlar. Sepal ve petal verimsiz çiçek kısmıdır; dolayısıyla üremede doğrudan rol almazlar. Karpeller, dişi gametofitleri üreten organlardır. Stamen filament olarak isimlendirilen bir sap ve polen üretildiği, anter olarak isimlendirilen bir terminal kesecikten oluşur. Polenler, anterde üretilir. Karpelin uç kısmında poleni kabul eden yapışkan bir stigma bulunur. Stilus, karpelin kaidesindeki ovaryuma uzanır. Ovaryumun içinde korunan tohum taslakları, döllenmeden sonra tohumu oluşturur.

Çiçekli bitkilerin, çiçeklerindeki dişi organın tepecik kısmına polen getirecek ve üremeyi sağlayacak gereksinimi vardır. Bu şekilde olan polen aktarımına tozlaşma denir. Tozlaşma gerçekleşirse ve polen ile tepecik uyumlu olursa, bir polen taneciği çimlenerek polen tüpü oluşturur ve bu tüpte, spermi ovaryum içindeki ovüle taşır.

Kimi bitkiler kendi kendini dölleyen özellikler gösterir. Başka deyişle, bu bitkiler kendi kendilerinin tozlaşmasını sağlar. Birçok bitki kendi kendini dölleyip üremesini sağlayacak mekanizmaya sahipken çapraz döllenmeyi tercih ederler. Bunun nedeni kısaca şudur. Polen aktarımı, soydışı eşleşme olarak da bilinen soydışı üremeyi kolaylaştırır. Bunu sonucunda; soydışı eşleşme, soyiçi eşleşmeye göre daha fazla genetik çeşitlilik sağlar. Genetik olarak birbirine çok benzeyen iki yakın akraba eşleşirse, bunlardan ortaya çıkan yavrunun genotipinde birtakım olumsuz özellikler ortaya çıkar. Bunun gibi, birçok bitki türünde de soyiçi eşleşmeden kaçınmayı sağlayacak mekanizmalar gelişmiştir. Çünkü kendi kendini dölleme sonucunda ortaya çıkan yavrular, hastalıklı gelişmeyle ya da ölümle sonuçlanabilen pek çok zararlı geni taşır. Buna karşılık soydışı eşleşme sonucunda ortaya çıkan yavrular, genel olarak avantajlıdır. Bunun bir nedeni, böyle bir birleşmeden ortaya çıkan yavru bireylerde zararlı gen sayısının daha az olmasıdır. Soydışı eşleşme ayrıca, genetik olarak daha çeşitli yavruların meydana gelmesini sağlar.

Birçok tohumlu bitki türünde tozlaşma, rüzgâr ya da suyla sağlanır. Bununla birlikte, çiçekli türlerin çoğunluğunda tozlaşma, hayvanlar tarafından sağlanır. Tozlaşmada aracı olarak işlev gören 300.000 kadar hayvan türü vardır. Böcekler, yarasalar, kuşlar ve kimi memeliler tozlaştırıcı hayvanlar arasındadır. Tozlaştırıcı hayvanların bitkiden aldıkları ödüller arasında polen, nektar ve yağ vardır.

Polen, bitkilerin tozlaşmasında en önemli yapıdır ve işlev olarak sperme benzer. Polen bitkinin erkek gametini dişi gamete taşıyan yapıdır. Polenin dış duvarı eksin olarak adlandırılır. İç tabaka ise selülozdan yapılmış olup, tipik bitki hücresi yapasındadır. Polen taneleri mikroskobik olup -genellikle 15-100mikron- sıkıştırılmış polen tozu binlerce polen tanesi içerir. Polen yüksek oranda protein (%30’un üstünde) ve yağ (%10’un üstünde) içerir.

Nektar, şeker içeren bir sıvı olup hayvanlar ile tozlaşan bitkilerde bulunur. Nektar şeker ve aminoasitlerden oluşan eriyik ya da çözeltidir. Nektar, çiçeklerin farklı bölgelerinde yer alan nektar bezleri tarafından üretilir. Nektar bileşiminde sukroz, glukoz ve früktoz gibi şekerlerin yanı sıra çeşitli aminoasitler, yağlar, vitaminler (özellikle B vitaminleri) ve organik asitler bulunur. Farklı bitki türlerine ait çiçeklerde, bu bileşiklerin miktarı farklılık gösterir. Bu farklılıklar genel olarak tozlaşmayı sağlayan hayvanların gıda gereksinimleriyle bağlantılıdır.

Ayrıca çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları genellikle gösterişli, kokulu ve renkli çiçekleriyle kendilerine çeker. Tozlaşmayı sağlayan hayvanlar renk ve koku algılamada önemli farklılıklar gösterdiklerinden, çiçekler de bu farklılıklar karşısında tozlaşmayı en iyi sağlayan aracıyı çekme yönünde adaptasyon göstermişlerdir. Çiçeğin biçimi ve dallarda diziliş şekli de belirli bir rol oynamakla birlikte, koku ve renk en önemli çekim etmenleridir.

Çiçekler ve tozlaştırıcılar, tozlaşma sendromu olarak bilinen eşgüdümlü karakterlere sahiptirler. Tozlaşma sendromu hakkında bilgi sahibi olunca, çiçeklerin dış görünümlerine bakılarak tozlaştırıcı türlerin belirlenmesi nispeten kolay iştir. Tozlaşma sendromuyla kast edilen, çiçeklerle tozlaştırıcılarının eşgüdüm ve uyum içinde olan karakterleridir.

Kertenkelelerle tozlaşma çok önemli görülmemesine rağmen, yakın zamanlarda yapılan çalışmalar bazı bitkilerin hayatta kalabilmelerinin kertenkelelerle tozlaşmaya bağlı olduğunu göstermiştir. Yeni Zelanda’da Hoplodactylus kertenkelesi nektar ve polen için birçok yerel bitkiyi ziyaret eder. “Yılbaşı ağacı” olarak da adlandırılan Pohutukawa (Metrosideros excelsa) ağacının çiçekleri Hoplodactylus kertenkelesinin elliden fazla tipi tarafından tozlaştırılır. Kertenkeleler bu türlerin üçte ikisinin polen taşıdıkları için tozlaşmada çok önemli rol oynamaktadır. Ancak bu durum kertenkelelerle mutualistik bir ilişki olduğunu göstermez. Sadece adalarda çok yoğun olmalarından dolayıdır. Adalarda kertenkele tozlaşmasının bu örneği, onların yüksek yoğunlukları, çiçek ürünlerinin fazlalığı ve anakaraya kıyasla düşük yoğunluklu predasyon riski yüzündendir. Haplodatylus kertenkelesi, çiçeklerdeki nektar için çekilir. Kokulu çiçeklerin bir başka önemli adaptasyonu da, kertenkelelerin keskin koku hislerini kendilerine çekecek şekilde adapte olmasıdır. Ancak insanların Yeni Zelanda’ya gelmelerinden sonra kertenkelelerle tozlaşma azalmıştır. Bunun nedeni insanların bu olaya tanıklık etme merakıdır. Meraklı bir komşuya sahip olmak ne kötü bir şey, değil mi?

NOT:

Kertenkelenin çiçeğin üzerindeyken çekilmiş renkli fotoğrafını bulamadığım için tozlaşmayla ilgili bir makalede geçen bu siyah beyaz fotoğrafı fikir vermesi açısından koydum. Bu arada hem ağaç hem de kertenkele Yeni Zelanda’nın endemik türleri arasındadır. Yani sadece orada yaşarlar.

Kürşat Koyuncu yazdı, 443 kez okundu , 4 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
04 Nis 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 16.77

Copy/paste

“Ancak protez bir medeniyette, modern mühendisliğin en sevimli tasarımlarını şak diye üstüne takabilirsin.” diyor, Stanislaw Lem, müthiş eseri “Gelecekbilim Kongresi”nde. Yine kitabın bir başka yerinde şunu ekliyor; “Zaten medeniyet, insanın kendi kendisini iyi olmaya ikna etmesinden başka nedir ki?”

Ben burada “kendini iyi olmaya ikna etme” kısmıyla ilgileneceğim. Günümüzde hemen hemen her bilgiye ulaşmak teknoloji sayesinde çok kolaylaştı. Aslında meraklı/şüpheci/araştırmacı bir insan için iyi bir durum, ama böyle olmayan birisi için bu bir ezbere dönüşebiliyor. Çünkü Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sında öngördüğü gibi bir bilgi bombardımanı altındayız. Eğer neyin doğru, neyin yanlış olduğunu durup düşünmezsek hemen her şey buharlaşıyor ve birbirine karışıyor. Bunun etkisi hem bilimsel hem de edebi yazılarda kendini gösterebiliyor.

Örneğin, bilim kısmı tam bir kaos halinde. Malum, bilimsel çalışmaları anlatmak hiçbir zaman kolay olmamıştır. Günümüzde bilim insanları yaptıkları araştırmaların yayınları çoğu zaman ilaç prospektüslerini andırır. Konuya hâkim değilseniz -hatta bazen hâkim olsanız bile- anlamanız oldukça zordur. İşte burada devreye popüler bilim dergileri devreye girer. Yapılan bu çalışmaları sıkmayacak, edebi bir dille anlatmak maharet işidir. Bunu herkes başaramaz. Örneğin, Einstein Princeton Üniversitesi’nde çalışırken Sceintific American dergisi, izafiyet teorisini halka en iyi şekilde açıklayan makale için yarışma açmış. Oldukça yüksek mali bir ödül içeren bu yarışma hakkında fikrini soranlara Einstein şöyle cevap vermiş: “Çevremdeki herkes bu yarışmaya katılıyor. Ben katılmıyorum, çünkü kazanacağımdan emin değilim!”

Bu konuda okuyucunun ilgisini çekmek için başvurulan yöntemlerin başında antropomorfizm (insanbiçimcilik) gelir. Hayvan ve bitkilere insan özelliklerinin atfedildiği bu yöntemin en güzel örneklerinden birini rahmetli Hikmet Birand “Alıç Ağacı ile Sohbetler” adlı kitabında verir. Birand Hoca ekolojik bilgileri bizlere ağacın ağzından aktarır, hem de bir ilköğretim öğrencisinin bile anlayacağı biçimde.

Edebiyat kısmı ise girişte söylediğim “kendini iyi olmaya ikna etme”nin resmen işgali altında. Bağlamında koparılmış, önü arkası unutturulmuş cümleler/dizeler resmen havada uçuşuyor. Burada bir anekdot aktarmak isterim. Popüler yayıncılıkta başarılı olmanın sırlarını, birkaç bilim kurgu kitaba -Dünyalar Savaşı gibi- imza atmış popüler bilim yazarı H.G. Wells, Aldous Huxley’nin kardeşi biyolog Julian Huxley’ye yazdığı bir mektupta şöyle açıklamış: “Bu kitabı yazdığın okuyucu senin kadar akıllıdır ama senin kadar bilgili olmayabilir. O sınava hazırlanan bir öğrenci değildir ve kafasının teknik terimlerle doldurulmasından hoşlanmaz; onun edebiyat ve mizah anlayışı büyük bir olasılıkla senden daha kuvvetlidir. Shakespeare, Milton, Platon, Dickens ve Darwin’in onun için yazdığını unutma.” Aslında H.G. Wells çok önemli bir uyarı yapmış, keşke hepimiz bunu uygulayabilsek.

Maalesef bunu dikkate almayanların sayısı çoğunluğu oluşturuyor. Hele bu “copy/paste”den sonra işler iyice çığırından çıktı. Önceden birer ikişer cümle paylaşılırdı. Sonra şiirlerin kelimeleriyle oynayarak sanki kendisi yazmış gibi paylaşanlar çıktı. Ki, bunları uyarınca, “pardon” bile demeden derin bir sessizliğe gömüldüler. Ama artık uzun uzun yazılar kopyalanıp yapıştırılıyor, hem de hiç kaynak gösterilmeden. Bunu yapan kişiler sanırım şöyle düşünüyor: “Nasıl olsa kimse fark etmez.” Ama edenler çıkıyor, azizim. Belli ki okuyana saygın yok, keşke biraz yazının müellifine saygın olsaydı. Birkaç “kalp”, birkaç “like” uğruna değer mi? Sanki tam da, Stanislaw Lem’in kastettiği “protez medeniyet”in zamanlarındayız. Protez hiçbir zaman orijinalinin yerini alamaz. İşi bittikten sonra çıkarılıp bir kenara konulur.

Kaynak göstermek şartıyla, bir şiirden, bir denemeden ya da bir yazıdan bir parça -ya da tamamını- almak/kullanmak ayıp bir şey değil. İnsan biraz dikkatli olmakla hiçbir şey kaybetmez. Bence bir şeyler yazmaktan çok okumak daha önemlidir. Dışarıdan bakan göz her zaman için daha öğreticidir. Çünkü eksikleri, gedikleri görür ve bunlar da eleştiriye açık olan herkese yol gösterir.

Gerçi ben de her iki kişiden üçünün şair olduğu ama edebiyat dergilerinin en çok satanının binlerle ifade edildiği memlekette hangi eleştiriden bahsediyorum. Her neyse tamam şiir yazın da, “copy/paste” yapmayın, yapacaksanız da isim yazın. Çünkü yazmamanız hem çok ayıp hem de biraz emek hırsızlığı oluyor.

Dikkat edelim de “alıntı” yaparken “çalıntı” olmasın.

Değil mi, albayım?!?!?