Türkiye Aktivitesi
6584 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

33742 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1631 kişi]

Türkiye
Tümü(60)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
30 Mar 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Elmanın Kısa Tarihi

Âdem’in elmasından Steve Jobs’ın elmasına, “Kızıl Elma”dan Newton’un elmasına kadar dünya tarihini etkileyen başka bir meyve olmamıştır. Zaten Henry David Thoreau bir keresinde “elma ağacının tarihiyle insanınkinin bu kadar bağlantılı olması dikkate değer” diye yazmıştı.

Çoğu Amerikalı elmanın Amerikan yerlisi olduğunu varsayar. Hatta doğa konusunda, kadim dostu H. D. Thoreau’nun aksine bir iki şey bilen Ralph Waldo Emerson bile elmaya, “Amerikan meyvesi” demiştir. Ancak bir anlamda sadece metaforik olarak değil, biyolojik olarak da bu doğrudur; çünkü elma Amerika’ya geldiğinde kendisini dönüştürmüştür.

Elmanın tam olarak ilk kez nerede görüldüğü, bu gibi meseleleri inceleyen insanlar arasında uzun zamandır bir çekişme konusu olagelmiştir; ancak Malus domestica’nın -kültür elmasının- atası, görünüşe göre Kazakistan dağlarında yetişen bir yabani elma.

Yabani elmanın cennetinin Kazakistan’da Alma Ata civarındaki ormanlarda bulunduğunu 1929 yılında ilk saptayan, büyük Rus botanikçi Nikolay Vavilov oldu. (burada Lysenko ile ilgili yazılarımda biraz bahsetmiştim, Vavilov’dan, Stalin’in gazabına uğrayanlardan.) Ancak yöre halkı için bu yeni bir haber sayılmaz: Alma Ata, “elmanın atası” demek.

Ama elmanın yolculuğu büyük ihtimalle İpek Yolu’ndan geçen gezginlerin bu meyvelerin en büyük ve lezzetli olanlarını batıya doğru yolculuklarında yanlarına almak üzere toplamış olmaları akla yatkındır. Yol boyu çekirdekler düşürüldü, yabani elmalar filiz verdi ve Malus, sonunda Asya ve Avrupa’nın dört bir yanında milyonlarca yeni elma ağacı doğurdu. Bunların çoğu muhtemelen ağza alınmaz meyveler verdi; ancak bu ağaçlar bile elma şarabı ya da hayvan yemi için yetiştirilmeye değerdi.

Gerçek evcilleştirme, Çinliler tarafından aşılamanın keşfedilmesiyle oldu. Eski Yunanlılar ile Romalıların en kaliteli örnekleri seçip yetiştirmesini sağlayan teknik işte budur. Plinius’a (Gaius Plinius Secundus) göre Romalılar, kimilerini İngiltere’ye götürdükleri yirmi üç farklı türü elma yetiştirmişlerdi.

Amerika’ya ilk göç edenler yanlarında aşılı Eski Dünya elma ağaçları getirmişlerdi; ancak bu ağaçlar yeni yuvalarında iyi sonuç vermedi. Sert kışlar çoğunu yekten öldürdü; diğerlerinin meyveleri, İngiltere’de rastlanmayan bahar sonu donlarıyla ilk evresinde yitip gitti. Ancak yerleşimciler, Atlas Okyanusu’nu geçerken yedikleri elmalardan sakladıkları tohumları da dikmişti ve çekirdek denen bu fidanlar sonunda serpildi. Elma, yabani yöntemlere dönerek Asya ve Avrupa’daki seyahatleri boyunca biriktirdiği muazzam gen deposuna uzandı ve Yeni Dünya’da varlığını sürdürmesi için gerekli olan özelliklerin tam da gereken bileşimini keşfetti.

Thoreau’nun 1862 tarihli bir denemesinde yabani elmaları överken öne sürdüğü gibi, ağaçların bu en “uygar” olanı, antik dünyadan Avrupa’ya, sonra da ilk yerleşimcilerle birlikte Amerika’ya gelirken imparatorluğun batı güzergâhını izledi.

Peki, elmayı bu kadar önemli kılan, neredeyse hayatın merkezine yerleşmesine yol açan sebepler neydi?

Aslında elma mitolojide de önemli yer tutar. Hıristiyan sanatında elma, anne karnındaki bakireyi simgeler. Yunan dünyasında da Tanrıça Demeter’in kızı Kore’nin (Persephone) simgesi beş köşeli yıldızdır. Bir elma ortadan ikiye bölündüğünde çekirdeği beş köşeli yıldız görünümü alır..

Türk kültüründe elma, zürriyetin sembolüdür. Düğünlerde, düğün bayrağının tepesine elma saplanır. Böylece soyun devamı dileği tanrıya ulaştırılır, yine damadın gelinin önüne elma atması aynı anlama gelir ve bir oğul beklentisini temsil eder.

Elmanın Cennet Bahçesi’ndeki o kader belirleyici ağaç olduğuna inanılması da, Amerika’nın ikinci bir Cennet vaat ettiğine inanan dindar bir halka onu salık vermiş olabilir. Oysa İncil -ben okumadım okuyanların yalancısıyım-, “bahçenin ortasındaki ağacın meyvesi”nin adını asla vermez. Ancak en azından Ortaçağ’dan beri kuzey Avrupalılar yasak meyvenin elma olduğunu varsaymıştır. (Kimi bilginler nar olduğunu düşünür.) Bu hata bana elmanın, kendisini her türlü insan çevresine kabul ettirme yeteneğinin bir başka örneği gibi geliyor; görülüyor ki, dindarlara bile. Elma, botanik bir Zelig gibi, Albrecht Dürer ve Lucas Cranach ile sayısız ressamın fırça darbeleri sayesinde Cennet imgesine sinsice sokulmuştur. Onların tablolarından sonra, vaat edilmiş toprakları bir elma ağacı olmaksızın Yeni Dünya’yı yaratmak, düşünülemezdi bile.

Bir meyve üzerine fakirlikten servete geçiş hikâyeleri, örnek bir ağacı belli bir Amerikalı şahsiyete ve yere bağlayan hikâyeler… Bu hikâyeler sadece Amerika topraklarının, Papaz Henry Ward Beecher’ın mükemmel deyişiyle “mükemmellikten yana bereketli” olduğunu değil, Amerikalıların kendilerinde de büyük şansı fark edecek gözün olduğunu ve Amerika’da liyakat sahibi olanın sonunda kazanacağını kanıtladı. Her nasılsa bu meyve, Amerikan rüyasının parlak bir mecazı haline geldi.

Beecher’e göre elma, “gerçekten demokratik bir meyve.” Her yerde memnuniyetle büyür, “ihmal de edilse, taciz de edilse ya da terk bile edilse, kendi başının çaresine bakabilir ve mükemmellikten yana bereketli olmayı başarır.”

Başarılı Bir Pazarlama Stratejisi: Elmayı Yedirmek

“Ekşi” demişti Thoreau bir keresinde, “bir sincabın dişlerini kamaştıracak ve bir alakargayı bağırtacak kadar.” Thoreau böyle elmaların tadını sevdiğini iddia ediyordu ancak yurttaşları bunların ancak elma şarabı yapmaya yaradığını düşünürdü ki, içki yasağına kadar Amerika’da yetişen çoğu elmanın kaderi elma şarabı olmaktı. Elmalar insanların içtiği bir şeydi.

Elmayı sağlık ve besleyicilikle özdeşleştirme fikri modern bir buluştur. İçki Karşıtı Hıristiyan Kadın Birliği’nin savaş ilan ettiği bir meyveyi farklı yere oturtmak için 1900’lerin başında elma endüstrisi tarafından yaratılan bir halkla ilişkiler kampanyasının ürünüdür. Bunun için bizdeki “güneş girmeyen eve doktor girer” sözüne benzer “Elma girmeyen eve doktor girer” sloganı vardır. İşte bu söz, içki aleyhtarlığının satışları azaltacağından kaygılanan yetiştiricilerin yarattığı bir pazarlama sloganıydı. 1900’de bahçe bilimcisi Liberty Hyde Bailey, “elmayı (içmek yerine) yemek artık daha doğru” diye yazdı. Bir pazarlama yöntemi olsa da aslında haklılardı. Günümüze değin yapılan çalışmalar bunun doğruluğunu gösterdi. Örneğin, Cornell Üniversitesi araştırmacıları elmanın meme kanseri riskini azaltmada rolü olabileceğini kanıtladı.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Burada elmanın sadece Amerika’daki kısa tarihini özetlemeye çalıştım. Ancak daha ayrıntılı okumak isterseniz, şuraya bakabilirsiniz: link

2.Apple’ın ünlü markası Macintosh ismi aslında bir elmadan gelir (McIntosh).

3.Çinliler, Apple’a karşılık armut simgeli cihaz yapmışlardı. Neden armut? Armut Çin mitolojisinde önemli yer tutar. “Li” kelimesi hem ayrılık hem de armut anlamına gelirmiş. Bu sebeple Çinliler dost ya da sevgililerin ayrılmamaları için armudu bölerek paylaşmamalarını tavsiye ederlermiş. Yani, yapılan ürün çakma olabilir ama sembolü öyle değil.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 12 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Mar 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Biyoyakıt Meselesi - 2: Biyoyakıt Ne Değildir?

Yazının ilk bölümü biyoyakıtın ne olduğu konusunda idi. Bakınız: link

Bu bölümde ne olmadığı konusu etrafında olacak. O zaman hemen başlayalım.

Peki, bu yakıtların sunduğu avantajlar ne kadar büyüktür? Güvenlik sorununu bir kenara bırakır ve enerji ve çevresel etkenlere bakarsak, önümüze karışık bir tablo çıkar. “Tarladan tekerleğe” kazanılan enerji, ekonomi ile ilgili sorular ve yiyecek, hayvan yemleri, toprak kalitesi ve su kaynakları üzerindeki etkilerin yanı sıra karbon salınımları hakkındaki çalışmalar, değişik sonuçlara varır ve bütün biyoyakıtların eşit üretilmediğini ortaya koyar. Yatırımın enerji getirisi ile ilgili tartışma tüm hayat döngüsüne sağladığı katkıların net olarak tanımlanmadığına işaret eder. Nesnel olarak bakarsak, bu biyoyakıtların petrole bir enerji üstünlüğü yoktur.

Genel olarak etanol üretiminin neden olduğu çevre kirliliği kesinlikle petrol rafine etme işlemine göre daha azdır ama biyodizele oranla daha fazla arazi, enerji ve su gerektirir. Örneğin, bir galon (=3,78 litre) mısır etanolünü yetiştirmek için yaklaşık 130 galon su, damıtmak için 5 galon su gerekiyor; bu hesapta, mahsulün sadece %15’inin sulandığı varsayılıyor. ABD’nin yılda yaklaşık 35 milyar galon etanol üretme hedefine ayak uydurmak, yılda California’nın tüm nüfusunun harcadığı kadar suya mal olması demektir. ABD’de devamlı sübvanse edilmesine karşın, mısırdan elde edilen etanol petrolün yerini alabilecek bir ürün olarak kabul edilemez. Gerçekler, etanolün gerçekten enerji ve iklim açısından sağladığı faydalar nedeniyle değil, bölgesel ekonomik ve politik avantaj (tarımla uğraşan topluluklarına destek verilerek bu grupların vereceği oyu garanti altına almak) ile ilgili nedenlerle ABD hükümeti tarafından “kazanan” ürün seçildiğine işaret eder. Amerikan siyasetinde böyle bir egemenlik kurmasının başlıca sebebi, büyük şirketlerin lobi faaliyetlerine ve siyasete akıttıkları ödeneklerdir. (Yani, British Petroleum’u Beyond Petroleum yapmakla çevreci olunmuyor, iyi bir lobi için makyaj yapılmış olunuyor.)

2005’te dünya aşağı yukarı on milyar ton etanol üretti. Bunun %45’i Brezilya şeker kamışı, %45’iyse Amerikan mısırından elde edildi. Buna Avrupa kolza tohumundan üretilen bir milyar ton biyoyakıtı ekleyin ve sonuçta ortaya çıkan manzarada, dünyada ekim yapılan toprakların %5’inin gıda yetiştirmekten yakıt yetiştirmeye kaydırıldığını görürüz (ABD’de %20). 2008’de dünyada gıda arzının, talebin altında kalıp tüm dünyada gıda ayaklanmalarına sebep olmasının kilit etkenlerinden biri de Avustralya’daki kıtlık ve Çin’de artan et tüketimiyle birlikte buydu. 2004 ile 2007 arasında dünyada hasat edilen mısır miktarı elli bir milyon ton artmış, fakat etanol için elli milyon ton mısır ayrılmıştı, dolayısıyla geride başka amaçlar için kullanılacak otuz üç milyon tonluk talep artışını karşılayacak bir şey kalmamıştı: Böylece mısırın fiyatı yükseldi. Unutmayalım, yoksullar gelirlerinin %70’ini gıdaya harcıyor. Amerikalı araç sürücüleri kendi benzin depolarını doldurmak için yoksulların ağzından fiilen karbonhidrat aşırıyor. Ve yine BM rakamlarına göre, gıda fiyatları 2008 yılında dünya genelinde %35 oranında yükseldi ve böylece 2002 yılında başlayan yükselme eğilimi hızlandı. O tarihten itibaren tüm gıda maddelerinin fiyatlarında %65 oranında ilave bir artış kaydedildi. BM Gıda ve Tarım Teşkilatı FAO’nun dünya gıda indeksine göre 2008 yılında süt ürünleri fiyatları %80, tahıl fiyatları ise %42 oranında yükseldi.

Peki ya salımlar? Bu alanda gitgide artan bir tür hayal kırıklığı ortaya çıkmıştır. İlk başlarda, CO2 salınımlarında önemli oranda azalma olması kaçınılmaz gibi görünmüştü; petrol rafine etme işleminden kaçınılacak ve bir biyoyakıtın yanmasıyla ortaya çıkan karbonlar büyüyen enerji mahsulleri tarafından yeniden yakalanacaktı. Ama yürütülen çalışmalar kısa süre sonra bu resmi bulandırdı. Çünkü hidrokarbon yakmakla kıyaslandığında karbonhidrat mayalamak verimsiz bir iş alanıdır. Araştırmacılar, tarım faaliyetlerinde kullanılan fosil yakıtlar, gübre yapımında kullanılan doğalgaz ve ilgili bütün ulaşım süreçlerinde petrol temelli yakıtların kullanılması gibi nedenlerle karbon tasarrufunun azaldığı sonucunu buldu (Mısırın ya da şeker kamışının her dönümü için traktör yakıtı, gübre, böcek ilacı ve damıtım yakıtı gerekiyor; bunların hepsi yakıt!).

2007’ye gelindiğinde Avrupa’nın palmiye yağı talebinin dünyanın öbür ucunda, özellikle de Endonezya’da yağmur ormanlarının korkunç bir düzeyde tahribatına neden olduğu açıkça görülüyordu. Bu da “hayat döngüsü salınımları” kavramının çok daha fazla genişletilmesi gerektiğini ortaya koydu. Bir başka deyişle, doğal araziler enerji mahsul alanına dönüştürülürken ilk hesaplamalara arazi kullanımının etkileri dâhil edilmemişti.

Gerçekten de Batı’da coşan etanol ve biyodizel pazarı, ironik de olsa dramatik salınım artışlarına neden olmuştur. Bu artışlar, Güneydoğu Asya’da yağmur ormanlarının ve turbalık alanların yakılarak temizlenmesine, Brezilya’da yağmur ormanı ve savanalar ile ABD’deki yeşillik ve çalılık alanlarının palmiye, şeker kamışı, soya fasulyesi ve mısır ekilmesi için dönüştürülmesine neden olmuştur. Bu nedenle, yerel şirketlerin ve arazi sahiplerinin tropik çalılıkları kurutması ve yakması, Endonezya’nın, ABD’nin ve Çin’in ardından, dünyanın en çok karbon salınımı gerçekleştiren ilk beş ülkesinden biri haline gelmesinde rol oynamıştır. Söz konusu alanlar yakılmasa bile, habitatta gerçekleşen değişiklik, kesilip temizlenen bitkisel maddelerde, yer altındaki köklerin ve toprağın kendisinin içerisinde kalan organik karbonun zaman içerisinde çürümesi nedeniyle önemli oranlarda CO2 ve CH4 ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu şekilde oluşturulan “karbon borcu” on yıllarca, hatta yüzyıllarca kalabilir. Bu nedenle, bu alanda yürütülen araştırmaların sonuçlarından biri basit ancak acımasızdır: Biyoyakıtlar, galon temelinde kıyaslandığında, bugüne kadar salınımlar ve iklim açısından petrolden daha kötü etkiler doğurmuştur.

Sonuç olarak, şu andaki kavrayışla etanol ve biyodizel politik yakıtlardır. Bu, söz konusu yakıtları üretmekteki asıl amacın, kendisi de önemli oranda politikleşmiş bir yakıt olan petrole bağımlılığı azaltmak olmasından kaynaklanır. Biyoyakıtlar, enerji açısından petrole kıyasla hiçbir üstünlük sağlayamadıkları gibi salınımlardaki sağladıkları genel iyileşme de belirsizdir.

Biyoyakıtların da karbon kaynakları olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Kolayca mevcut ulaşım sistemimize entegre olmalarını sağlayarak onları çekici kılan şey budur. Ancak, daha önce belirtildiği gibi, onları daha derin bir anlamda sorunlu hale getiren de budur. Kimyasal açıdan, bu yakıtlar alternatif değil vekildirler. Bu yakıtlar üzerine dev yeni bir sektör kurmak, yerel üreticiler ve dünyanın yoksul bölgelerinde politik himayeden Batı’daki büyük tarımsal işletme şirketlerine kadar uzanan yeni bir çıkarlar ağı oluşturarak hâlihazırda elimizde olan şeyi daha da pekiştirmeye yarar.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Mar 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Biyoyakıt Meselesi - 1: Biyoyakıt Nedir?

Yazıya başlamadan önce şehrimdeki patlamada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet dilerim. Yakınını kaybedenler iyi bilir; ateş düştüğü yeri yakıyor. Allah yakınlarına sabır versin. Ama daha önemlisi, patlama ve kanlı ceset fotoğraflarını paylaşan bunun üzerinden ‘insanlık(!)’ dersi vermeye kalkan nekrofillere de Allah akıl fikir versin. Bu konu da daha önce ‘Şiddetin Gizli Çekiciliği’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Merak edenler şuradan bakabilir: link

Konumuza dönecek olursak; yazıyı iki bölüme ayırdım. Tek yazı da yazmak isterdim, ancak konunun ehemmiyeti yüzünden biraz uzun tuttum. Çünkü önümüzdeki süreçte bu konunun daha yoğun bir şekilde tartışılacağını düşünüyorum. Ayrıca bizim memlekette bunun gibi veyahut da bağlantılı olarak çevre ile ilgili konular tartışanların birbirini dövmek için kullandıkları alanların başında gelir. o nedenle bu konular ne kadar iyi bilinirse o kadar faydalı olacağını düşünüyorum. Yazının ilk bölümü, biyoyakıtın ne olduğuyla ilgili olacak. İkinci bölümü ise biyoyakıtın ne olmadığıyla ilgili olacak. O zaman başlayalım.

Biyoyakıtlar kadar, dengesiz petrol fiyatları, enerji güvenliği ve iklim değişikliğine ilişkin endişenin daha fazla canlandırdığı başka bir yenilenebilir enerji alanı yoktur. Günümüze kadar geliştirilmiş olan tek olmasa da, başlıca seçenekler olan biyodizel ve etanol, 2003’ten sonra gitgide artan bir ilginin ve yatırımın odağı haline gelmiştir. Biyoyakıtlar, petrol temelli yakıtlara benzer biçimde depolanır, taşınabilir ve dağıtılabilir özellikteki yanıcı sıvılardır. Bazı modifikasyonlarla, günümüzde mevcut olan motorlarda kullanılabilirler ve enerji şirketlerinin rollerinde kökten bir değişikliğe neden olmazlar.

Biyodizel ve etanol, ister mahsul ister atık olsun biyokütleden yapılır. Biyodizel bitkisel ve hayvansal yağdan elde edilir. Kullanılan ana madde Avrupa’da kolza tohumu, ABD ve Brezilya’da soya fasulyesi, 2009’dan önce ise en çok Malezya ve Endonezya’dan elde edilen palmiye yağıdır. Etanol çoğunlukla şeker kamışından (Brezilya) ve mısırdan (ABD) elde edilir ancak daha başka bir dizi başlangıç malzemesi de kullanılabilir. Şu anda petrol ile farklı oranlarda karıştırılarak kullanılır. Karışımlar geleneksel motorlarda kullanılabilen %5’lik bileşimlerden (E05) sadece esnek yakıtlı araçlarda kullanılabilen %85’lik bileşimlere (E85) kadar değişiklik gösterir. [Örneğin; E85FFV’li (Flex-Fuel Vehicles: Esnek Yakıtlı Taşıtlar) bir taşıttaki %85 etanol ve %15 benzin karışımı, bir benzinli motorla karşılaştırıldığında, sera gazı salınımlarında en yüksek azalmayı sağlamaktadır.] Biyodizel petro-dizel ile %2 -%20 (B2-B20) arasındaki bir oranla karıştırılır ama dizel araçların yaygın olduğu Avrupa’da B100’e kadar yüksek düzeyli birçok bileşim kullanılır.

BİYODİZEL, “transesterfikasyon” adı verilen bir kimyasal süreçle üretilen, açık veya koyu sarı renkli, zehirsiz ve doğada çözünebilen bir sıvıdır. Basitçe anlatmak gerekirse, metil esterler diye bilinen uzun zincirli yağ asitlerini ve yan ürün olan gliserini oluşturmak ve ayrıştırmak için metanol ve bir katalizör [çoğunlukla kostik çözelti (Suda kolaylıkla çözünebilen bir kimyasal-NaOH)] kullanılması sürecedir. Süreç ortalama olarak %90 biyodizel ve %10 gliserin atığı oluşturur ve evde bile yapılabilir ancak her ev halkının ortaya çıkan kokuları ve yangın riskini hoş karşılaması ihtimali düşüktür. ABD’deki biyodizel yapımı için kullanılan maddeler arasında yemeklik yağ da yer alır (Chicago’da okul ve belediye otobüslerinin çoğunda restoranların atık yağlardan elde edilen biyodizel kullanılıyormuş). Biyodizelin enerji içeriği normal petrol temelli dizelden %7-9 daha düşüktür. Soğuk havalarda jelleşme eğilimi olduğu ve kauçuk hortumlarla contaları aşındırabileceği uzun zamandır bilinir ancak bu sorunlar katkı maddelerinin eklenmesiyle azaltılabilir. Aslında Rudolf Diesel’in kendisi 1895’te ilk motorunu ürettiğinde onu yerfıstığı yağı ile çalışacak şekilde tasarlamıştır.

Öte yandan ETANOL, fermentasyon sonucu ortaya çıkan ve içeceklerde bulunan alkolün (etil alkol) aynısıdır. Saf haliyle renksizdir, biyolojik olarak çözülebilir ve benzine oranlar çok daha az partikül ve %20 oranında daha az CO2 çıkararak yanar. Ancak etanolün enerji içeriği petrolden üçte bir oranında daha azdır. Bu da önemli bir gerçektir [bir galon (1 galon=3,78 litre) petrolün yaptığı işi ancak 1,5 galon etanol yapabilir.] Etanol suyla da karışabilir, bu da boru hattı ile taşınmasını imkânsız hale getirir. Öte yandan, etanolü (şeker kamışı, tatlı sorgum, şeker pancarı gibi) şekerce zengin kaynaklardan üretmek, petrolü rafine etmekten çok daha kolaydır; bitkinin suyu doğrudan fermente edilerek alkole dönüşür. Buna karşılık “yeni nesil” etanolde muhtemelen çoğu bitkinin yapısal malzemesi olan lignoselüloz (oduna sağlamlığını kazandıran "lignin" ve "selüloz" maddelerin karışımını) kullanılacaktır. Bu sayede, neredeyse bütün otlar, ağaçlar ve kent, tarım ve orman kaynaklı biyokütle atıkları hammadde olarak kullanılabilir. Selülozik etanol üretimi henüz ticarileşmemiştir; yine de lignoselüloz biyokütle dünyada en yaygın biçimde bulunan doğal kaynaklardan biridir. Ciddi bir potansiyele sahip olduğu düşünülür ve bu alana odaklanan çok araştırma mevcuttur.

Selülozik biyokütle stokları herhangi bir gübre kullanılmaksızın büyürler. Ayrıca yanan biyokütle stoklarının ürettiği CO2 fotosentez yoluyla yeniden emilir ki; bu da atmosfere net bir CO2 aktarımı olmadığını gösterir. Fakat selülozik biyokütleden etanol yapmak mısırdan yapmaktan daha karmaşıktır ve dört adım gerektirir: Önişlem, enzimatik hidroliz, mayalanma ve ürün iyileştirme ve mayalanma. Önişlem ve enzimatik hidroliz arasındaki etkileşim çok iyi anlaşılmadığı için bu adımlardan en zor ve pahalı olanı önişlemdir. Selülozik biyokütlenin daha kapsamlı kullanımından önce bu alanda daha fazla araştırma gerekmektedir.

Üçüncü bir yakıt seçeneği ise BUTANOLdür. Enerji içeriği çok yüksek olan butanol (benzinden sadece %10 daha düşüktür) etanolden ya da biyodizelden daha az aşındırıcıdır, buharlaşma oranı daha düşüktür (işlenmesi daha güvenlidir), boru hattı aracılığıyla taşınabilir ve birçok motorda kullanılabilir. Butanol üretimi, yirminci yüzyılın başlarında, aseton üretiminin yan ürünü olarak, mısırın Clostridia acetobutylicum adlı bakteri aracılığıyla fermente edilmesi ile başlamıştır. 1940’lar ve 1950’lerdeki düşük petrol fiyatları üretiminde hammadde olarak petrolün kullanılmasına neden olmuştur. Fermentasyon sürecinde geleneksel olarak düşük ürün üretimi sorunu yaşanmıştır (butanol yoğunluğu %2 civarına eriştiğinde bakteriler ölür) ama üretim miktarı başlangıç malzemesi olarak başka şeylerin kullanılmasına ilişkin araştırmalarla artırılabilir. Yanma sonucu ortaya su ve CO2 ile göz ardı edilebilecek miktarda partikül madde çıkar. Sülfürdioksit ve azotoksitler ise oluşmaz.

Biyoyakıtın ne olduğu kısmı bu kadar, devamı sonraki yazıda…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 11 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
2 Mar 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Göbek Deliği Ne İşe Yarar?

Bilim tarihinde gezmeye devam ediyoruz. Bu yazı, ‘ırk’ tartışmaları etrafında olacaktır, tabi yerimizin yettiği kadarıyla. Çünkü bu geniş bir konudur. Burada ancak özetini yapabiliriz. O zaman başlayalım.

Önce biraz ‘ırk tartışmaları’nın geçmişine bakalım. Bilimsel anlamda ırk kavramının inşa edilmesinde Kant’ın özel bir yeri vardır. Antropolog Walter Scheidt, ırk teorisinin yaratıcısının Kant olduğunu söyler.

Aslında ‘ırk’ üzerine tartışmalar özellikle coğrafi keşiflerden sonra artmış, ‘Aydınlanma’ ile birlikte bu tartışmalar zirve yapmıştır. İşte bu süreçte, ırk kavramının bazı temsilcileri kavramı desteklemek için en önemli fiziksel farklılık olarak ten rengini ve saç dokusunu yeterli bir kanıt olarak sunuyorlardı. Genel problem, birbirinden çok farklı gibi görünen bu dağınık ve çeşitli insan topluluklarının, Kitab-ı Mukaddes’i kelimesi kelimesine okumanın getirdiği gibi, nasıl olup da sadece birkaç bin yıllık bir zaman içinde tek bir çiftten türemiş olduğunu anlatabilmekti. İleri sürülen çözümlerden biri bunlardan bazılarının insan olmadığını söylemekti. Diğer bir çözüm, Kutsal Kitap’ın kronolojisini sorgulamayı gerektirmişti.

Irksal derecelendirmenin evrimcilik öncesi gerekçelendirmeleri işte bu iki görüş etrafında biçimlenmiştir. ‘Yumuşak’ argüman Adem ile Havva’nın yaratılışında bütün insanların Kutsal Kitap’a dayanan birliğini savunuyordu. Bu görüşe monojeni, yani kökende tek bir kaynağın varlığını savunan görüş denir. Buna göre, insan ırkları Cennet’in mükemmelliğinin dejenere olmasının bir ürünüdür. Irklar farklı ölçülerde gerilemiştir, en az gerileyen beyazlar, en fazla gerileyenler de siyahlar olmuştur. Irkların farklılaşmasının asli nedenlerinden biri olarak iklim en popüler neden olarak ileri sürülmüştür. Modern kusurların tedavisi konusunda dejenerasyoncular arasında görüş ayrılıkları vardı. Bazıları, iklimin etkisi altında tedricen gelişmiş olsa da farklılıkların artık sabit olduğunu, hiçbir zaman tersine çevrilemeyeceğini savunuyordu.

‘Sert’ argümansa alegorik olduğu gerekçesiyle kutsal kitaplardan ayrılmıştı ve insan ırklarının farklı Âdemlerden gelen ayrı biyolojik türler olduğunu savunuyordu. Başka bir hayat biçimi olarak siyahların ‘insanın eşitliği’ne katılması gerekmiyordu. Bu argümanın yandaşlarınaysa ‘polijenistler’ deniyordu.

Dejenerasyonculuk, belki de sırf kutsal kitapta hafifçe bir kenara bırakılamayacağı için, daha popüler olan argümandı. Üstelik bütün, insan ırklarının kendi aralarında döllenmeleri, Comte de Buffon’un yerleştirdiği, bir tür mensuplarının birbirleriyle çiftleşebilmelerini, ama bir başka grubun temsilcileriyle çiftleşememelerini öngören kritere göre, tek bir tür olarak birliklerini de garanti altına almış gibi görünüyordu. On sekizinci yüzyılda Fransa’nın en büyük doğa bilimcilerinden biri olan Buffon, köleliğin lağvedilmesini, aşağı ırkların uygun çevrelerde iyileşeceğini kuvvetle savunuyordu. Ama beyaz standardın içkin değerinden hiç kuşkusu yoktu: ‘En ılımlı iklim, 40’ıncı ve 50’nci enlemler arasında yer alır ve en yakışıklı, en güzel insanları ortaya çıkarır. İnsanlığın gerçek rengine, farklı güzellik ölçülerine ilişkin fikirlerin bu iklimden alınması gerekir.’ diyordu.

Bazı dejenerasyoncular, insanlığın kardeşliğine bağlılığını ifade etmişlerdir. Ünlü Fransız tıp anatomisti olan Etienne Serres 1860’ta, aşağı ırkların mükemmel hale getirilebilmesinin, insanları, kendi çabalarıyla iyileşebilecek tek tür olarak ayrı bir yere koyduğunu yazar. Polijeniyi, ‘medeniyette beyaz kadar ileri olmayan ırkların köleleştirilmesine bilimsel destek veriyormuş gibi görünen vahşi bir kuram’ olduğu gerekçesiyle yerden yere vuruyordu.

Yine de Serres aşağı ırklar arasında aşağı olma emarelerini belgelemeye çalışmıştı. Bir anatomist olarak kendi uzmanlık alanında kanıtlar aramış, hem kriterleri oluşturup hem verileri toplamanın birtakım güçlükler yarattığını itiraf etmişti. Serres rekapitülasyon kuramını, yani yüksek varlıkların büyüme süreçleri sırasında, aşağı hayvanların yetişkin aşamalarını tekrarladığı fikrini benimsemişti. Yetişkin siyahların, beyaz çocuklar gibi, yetişkin Moğolların da ergen beyazlar gibi olmaları gerektiğini savunuyordu. Titiz bir araştırma yürütmüş, ne var ki göbek deliği ile cinsel organ arasındaki mesafeden, kendi deyişiyle ‘embriyonik hayatın insandaki silinmez işareti’nden daha iyi bir kriter geliştirememiştir. Bu mesafenin bedenin uzunluğuna oranı, bütün ırkların bebeklerinde küçüktür. Büyüme sırasında göbek deliği yukarı çıkar, ama beyazlarda sarı derililerde olduğundan daha yükseklere çıkar ve siyahların tamamında da çok yükselmez. Siyahlar daima beyaz çocuklar gibi kalırlar ve aşağı olduklarını da bu şekilde ilan ederler.

Bilimsel anlamda ırk kavramının, ilk kez Amerika ya da İngiltere’de değil de Almanya’da geliştirilmiş olması, buna yol açan şeyin köle sahiplerinin çıkarları olmadığını doğruluyor. Irk kavramının gelişmesine neden olan şey, Kant’ın kendi yazılarının da gösterdiği gibi, sınıflandırmaya duyulan ilgi ve monojeniyi teorik olarak savunma çabasıdır. Monojeni teorisinin gördüğü ilgi, büyük ölçüde onun Kutsal Kitap’ın açıklamasına uygun olmasından kaynaklanıyordu. Ancak monojeni aynı zamanda ‘insan kardeşliği’ ülküsüne de hizmet etmiştir. Polijeni de köleliği savunanlara hizmet etmiştir. Hâlbuki polijeni-monojeni tartışmasının köleliği savunmak ya da ona karşı olmakla zorunlu bir ilişkisi yoktur. On dokuzuncu yüzyılda polijeni teorisi Amerika’da önce köleliği savunmak için, sonradan da köleliğin kaldırılması etkilerini denetlemek için değişikliğe uğrayacak ve daha önyargılı bir yapı kazanacaktı.

Köleliği savunanların artık polijeniye ihtiyacı yoktu. Amerika’daki polijeni tartışmaları, statükonun ve insan farklılıklarının değiştirilemez nitelikte olduğunun savunulmasında, bilimsel tarzdaki argümanların ilk müdafaa hattını oluşturmadığı belki de son örneği temsil ediyordu. Tartışmalar on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar devam etti. Amerika’da ‘İç Savaş’ kapıdaydı, ama 1859 ve Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ de öyle. Kölelik, sömürgecilik, ırksal farklılıklar, sınıf yapıları ve cinsiyet rollerinden yana argümanlar bundan sonra esasen bilim yaftası altında ileri sürülecekti.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Görsel: Etienne Serres

2.Bugünkü anlamıyla ‘Irkçılık’ sözcüğü, İngilizce sözlüklere 1930’ların ortalarında girmiş. Yani tartışma Kitab-ı Mukaddes eksenli başlamış. Daha sonra bu tartışmaya bilimsel bir yafta aranmış.

3.Bilimsel sonuçların istismar edilmesi konusunda ırk meselesi ilk sıralarda yer alır. Sonuçlar beklentilerinle uyuşmuyorsa onları çarpıt! İstismar edilenler içinde bir dudak meselesi vardır. İleri sürdükleri teze göre Afrikalıların kalın dudakları onları şempanzelere yaklaştıran bir özelliktir. Ancak bu mantıktan gidersek şöyle bir sonuca ulaşırız. Beyaz insanların ince dudakları vardır, şempanzelerle ortak bir özelliktir bu, çoğu siyah Afrikalınınsa daha kalın, dolayısıyla daha ‘insan’ dudakları vardır. Bu bakış açısıyla Angelina Jolie’yi ara geçiş formu olarak görebiliriz. (:

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 207 misafir olmak üzere 227 kişi beğendi, 36 yorum yapıldı.
22 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan

Charles Darwin’in en son yazdığı ve en az bilinen kitabı hiç tartışma konusu olmamıştı. 1881 yılında yayınlanan kitap, solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı nasıl değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiği konusuna odaklanmıştı. Bu son kitabında Darwin, ömür boyu süren ve bazılarınca önemsiz görülebilecek gözlemlerini anlatıyordu. Bazı eleştirmenlerin yorgun bir kafanın tuhaf bir çalışması olarak küçümsedikleri kitap, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünün ve bu solucanların İngiltere kırsalını nasıl biçimlendirdiğinin araştırılmasıydı.

Darwin, öncelikle kendi tarlalarında yaptığı gözlemlerle, solucanların pedolojik (toprak bilimi) önemini fark etmişti. Dünyayı dolaşıp İngiltere’ye döndükten sonra bu saygın çiftçi, solucanların toprağın yüzüne çıkardığı maddelerle çimlerde yayılmış cürufun üstündeki kaliteli toprağın benzerliğini gözlemledi. Bu topraklarda yıllardır hiçbir şey yapılmıyordu; ne hayvan besleniyor, ne bitki ekiliyordu. Öyleyse toprağa yayılmış cüruf nasıl oluyor da gözlerinin önünde batıyordu?

Aklına gelen tek mantıklı açıklama inanılmazdı. Solucanlar yıllarca minicik briket gibi parçaları toprağın yüzeyine taşıyorlardı. Solucanlar toprağı sürüyor olabilirler miydi? Merakı kamçılanan Darwin, solucanların zaman içinde gerçekten yeni bir toprak tabakası oluşturma ihtimalini araştırmaya koyuldu. Çağdaşlarının bir kısmı onun delirdiğini düşündüler. Solucanların işe yarar bir şeyler yaptığını düşünebilen bir ahmaktı o.

Yolundan şaşmayan Darwin, küçük parçacıkları toplayıp tartmaya başladı. Solucanların ne kadar toprak taşıdıklarını ölçmek istiyordu. Oğulları da ona yardım ettiler. Terk edilmiş harabelerin ne kadar sürede toprakla kaplandığını araştırıyorlardı. Darwin dostlarını merak içinde bırakan deneyler de yapıyordu. Kavanozlar içinde oturma odasına koyduğu solucanların alışkanlıklarını, ne hızla çer çöp ve yaprakları humuslu toprağa dönüştürdüklerini gözlemledi. (Karısı Emma’nın oturma odasında, içinde solucanlar olan kavanozlar hakkında ne düşündüğünü bilemeyeceğiz!) Sonunda Darwin şu karara vardı: ‘Ülkedeki bütün gübreli bitki toprağı solucanların sindirim kanallarından pek çok kere geçmiştir ve geçmeye devam edecektir.’ Solucanların tarlalarını sürdüğü şüphesinden, onların İngiltere’nin bütün topraklarını sindirdiği sonucuna ulaşmak büyük bir atlamaydı. Onu bu alışılmamış mantık yürütmeye sürükleyen neydi?

Darwin’in gözlemleri içinde bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi. Tarlalarından biri, 1841 yılında son defa sürüldüğünde, çocukları yamaçtan aşağı koşarken tarlayı kaplayan taşlar gürültülü bir biçimde yuvarlanmışlardı. Ama 1871 yılında, 30 yıl nadasta kaldıktan sonra tarlada taş kalmamıştı. O yuvarlanan taşlara ne olmuştu?

Darwin tarlanın bir ucundan öteki ucuna hendek açtı. Eskiden tarlayı kaplayan taşlar, 6-7 santim kalınlığındaki verimli toprağın altında duruyorlardı. Aynı şey cürufun da başına gelmişti. Solucanlar sayesinde zaman içinde, belki bir yüzyıl içinde 8-10 santim kadar üst toprak oluşmuştu.

Acaba bu oluşum yalnızca onun tarlaları için mi geçerliydi? Darwin artık yetişkin olan oğullarını yüzyıllar önce terk edilmiş binaların tabanlarının ve temellerinin ne hızla yeni toprak altında kaldığını araştırmaları için görevlendirdi. Onların yolladıkları raporlara göre, Surrey’de (İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan bir bölge) çalışan işçiler Roma devrinden kalma bir villanın kırmızı seramiklerini toprağın 75 santim altında bulmuşlardı. İkinci ve dördüncü yüzyıldan kalma sikkeler, villanın en az bin yıl önce terk edildiğini kanıtlıyordu. Bu villanın tabanını kaplayan toprak 20-30 santimetre kalınlığındaydı. Demek ki, her yüzyılda 1,5-2,5 santimetre yeni toprak oluşuyordu. Darwin’in tarlaları hiç de olağan dışı değillerdi.

Diğer harabelerden edinilen bilgiler, Darwin’in solucanların İngiltere toprağını sürdükleri tezini doğruluyordu. 1872 yılında Darwin’in oğlu William, VIII. Henry’nin Katoliklerle savaşında yıkılan Beaulieu Kilisesi’nin (Hampshire) tabanının 20-40 santimetre toprak altında kaldığını gözlemledi. Gloucestershire’daki bir başka Roma villası yıllarca keşfedilmemiş, sonra bir tavşan avcısı orman tabanının 60-90 santimetre aşağısında villanın kalıntılarını bulmuştu. Eski Roma kenti Uriconium’un kalıntıları da 60 santimetre toprak altındaydılar. Bu gömülüş harabelerin incelenmesi 30 santimetre kalınlığında yeni üst toprağın oluşmasının yüzyıllar sürdüğünü kanıtlamıştı. Ancak, bu işi gerçekten solucanlar mı başarmışlardı?

Darwin, solucan dışkılarını toplayıp tarttıktan sonra, onların her yıl dört dönüm arazide 10-20 ton civarında toprağı aşağıdan yukarı taşıdıklarını hesaplamıştı. Bu eylemin bütün ülkede eşit oranda yürütüldüğünü varsayarsanız, yılda 2-6 milimetre kalınlığında bir üst toprak artış öngörülüyordu. Bu bilgi Roma villalarının nasıl gömüldüğünü açıkladığı gibi, çocuklarının taşlı tarla dediği yerde yaptığı üst toprak oluşum hesaplarına da uyuyordu. Kendi tarlalarını kazarak ve gözlemleyerek, harabeleri açığa çıkararak ve doğrudan solucan dışkılarını tartarak, Darwin üst toprak oluşumunda solucanların hayati bir rol oynadığını keşfetmişti.

Peki, bunu nasıl yapıyorlardı? Darwin, oturma odasında solucanlar için hazırladığı özel yaşam alanında, onların toprağa organik maddeler ekleyişini gözlemledi. Solucanlar çok sayıda yaprağı oyuklarına çekiyorlardı. Yaprakları parçalayıp kısmen ayrıştırdıktan sonra, toprakla birlikte sindirim organlarında geçiriyorlardı. Böylece toprakla organik madde karışmış oluyordu.

Darwin, solucanların yaprakları ayrıştırmak dışında, küçük taş parçalarını da mineral toprağa dönüştürdüklerini fark etti. Solucanların taşlıklarını kesip incelediğinde, içlerinde küçük taşlar ve kum olduğunu gördü. Solucanların midelerindeki asit, toprakta bulunan humik asitle uyuşuyordu. Bitki köklerinin zaman içinde en sert taşları çözündürme kapasitesini de solucanların sindirim kapasitesiyle kıyasladı. Solucanlar, toprağı sürerek, parçalayarak, taşlardan ufalanan mineral materyali organik madde ile karıştırarak yeni toprak oluşturuyorlardı.

Solucanlar yalnızca toprak oluşturmuyor, toprağı taşıyorlardı. Darwin, şiddetli yağmurlardan sonra tarlalarını dolaşırken, az eğimli topraklarda dahi solucan dışkılarına rastlıyordu. Solucanların oyuklarından atılan dışkıları topladı, tarttı ve bunun iki misli materyalin eğimli arazilerde aşağı doğru taşındığını gördü. Oyuklarını kazarken solucanlar yavaş yavaş aşağılara toprak taşıyorlardı.

Darwin’in ölçümlerine göre, her yıl yarım kilo toprak, eğimli araziden 8-9 metrelik bir genişlik boyunca aşağı doğru kayıyordu. İngiltere ve İskoçya’daki solucanlar her yıl yarım milyar ton toprak taşıyorlardı. Darwin solucanların, milyonlarca yıl içinde arazinin yapısını değiştirecek jeolojik bir güç oldukları sonucuna varmıştı.

Darwin’in solucan araştırmalarının sonucu yepyeni bir buluştu, belki de onun yaptığı en önemli buluştu.

NOT: Solucanların üzerine basmadan önce biraz daha düşünürsünüz umarım…

(:

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
04 Haz 12:30

Misafir

İnsanlığın varoluşuna direk etki yapan bir canlı ...Gübresi ile tarım yapıyoruz...İnanılmaz etkileri var..

27 May 08:14

Misafir

Umarım,insanlar ve en başta çiftçiler tum canlıların yararlarını daha iyi anlar.Doğayı ve canlıları koruruz.

Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Bozkırın Düğünü

“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okusam içimi bir sıkıntı basar.

Hikmet Birand’a göre ise; bozkır medeniyetin beşiğidir. Bozkırda bitkiler bol ve özlü tohumlar üretir. Bozkırda bitkiler tohuma yatırım yapar. İnsanlar avcı-toplayıcı dönemlerinin ardından bozkırdaki bu bitki tohumlarının kullanılabilirliklerini öğrenmeleri sayesinde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yani medeniyet bozkırda başlamıştır.

Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Her bitkinin bir sırası vardır. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar.

Latince adı Crocus olan çiğdem birbirinden güzel renkleriyle kırları süsleyerek baharı müjdeleyen çok güzel bir çiçektir. Bu isim Yunan mitolojisindeki bir karakterden gelmektedir. Crocus (Krokos) tanrı Hermes’in yakın arkadaşıymış; ancak Crocus, Hermes gibi ölümsüz değilmiş. Yiğit bir kahraman olan Crocus bir güç yarışında yaralanarak yenik düşmüş. Ölümlü olan Crocus düştüğü yerde kan kaybından hayatını kaybetmiş. Ondan süzülen kanların toprağı ıslattığı yerlerde birbirinden güzel bahar çiçekleri açmış ve bu çiçeklere kahramanın adı olan Crocus adı verilmiş.

Çiğdemlerin hayli geniş bir yaşama alanı vardır. İç Anadolu’da birçok türü vardır. Özellikle parlak koyu sarı renkli Crocus ancyrensis yani ‘Ankara Çiğdemi’ en meşhurlarındandır. Adında da anlaşılacağı gibi Ankara’nın en eski yerlilerindendir. Ancak onlara daha çok, kışın son aylarında soğuk ve yüksek yerlerde, dağ eteklerinde rastlarız. Kar içinden başını çıkarıp, baharın geldiğini müjdeleyen, olabildiğince sade ve güzel bir çiçektir. Güneşin altında, ağırlığından tutamadığı başını sarı sarı görmek insana inanılmaz mutluluklar verir. Narindir. Ama bakmayın siz onun en ufak bir esintide ‘koptu kopacak’ gibi durmasına. Soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir. Sıcaktan pek hoşlanmaz. Onun için kışın sonunda, baharın başında açar. Hititlerin en önemli bayramlarından biri çiğdeme adanmış ve özellikle çocuklar tarafından şenliğe dönüştürülmüş.

Bozkırda yaşam zordur. Yağışların az olması, bozkırda yaşamı daha da güçleştirir. İşte bu yüzden kırkikindi yağmurları, burada yaşayan canlılar için adeta bir kurtarıcı gibidir. Çiğdemlerden sonra, kandamlası ya da Latince ismiyle Adonis etrafı sarar. Kıpkırmızı rengi ile bütün bozkırı sarar. Yunan mitolojisinde, yakışıklılığı ile tanrıların gazabına uğrayan Adonis’ten alır ismini.

Yine bu dönemde kekik kokuları sarar etrafı. Latince Thymus olarak adlandırılan kekik ismini Yunanca ‘Thumon’ yani ‘koku’ kelimesinden almıştır. Gerçekten de kekik etkin kokusuyla nam salmış bir bitkidir. Ona bozkırın parfümü de diyebiliriz. Şiirlere konu olacak kadar güzel bir kokusu vardır. Yunan mitolojisinde kekiğin Troyalı Helen’in gözyaşlarının düştüğü yerden doğduğu anlatılır. Eski Yunan’da asaletin ve cesaretin bitkisi olarak bilinmektedir. Ayrıca kekik bitkisi cesaret sağlamasının yanı sıra arınma ve psişik güçlerle de ilişkilendirilmektedir. Bozkır insanı onu yemeklerine katmış, kurutmuş çay yapmıştır.

Mayıs-haziran dönemi, en zengin dönemdir. Bu dönemde, gelincikler, mavi çiçekli Campanula’lar, mor çiçekli Anchusa’lar, Echium’lar ve daha birçok farklı renkteki çiçekler sarar bozkırı.

Ama bütün bunları kaçırırsanız, bozkırın kurak ve çorak yüzüyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşma dünyaya bakışınızı bile etkiler. Çevre anlayışınızda eksikliklere yol açar. Bu eksiklik öyle bir noktaya getirir ki insanı. Çevre korumayla yeşili koruma aynı anlama sıkıştırılır. Ve bu bakışta popüler kültürün bakışıdır. Yani bir nevi, Andy Warhol’un dediği gibi “Herkes bir gün şöhret olacak” cümlesi, bugün yeşil için geçerlidir. Bozkır ise sırasını beklemektedir.

Bozkırın sırasının gelmesi ise popüler kültür açısından çok zordur. Çünkü bozkırda her şey ortadadır. Hiçbir şey başka bir şeymiş gibi davranmaz ya da hiçbir şey başka bir şeyin arkasında veya gölgesinde değildir. Her şey olabildiğince kendisidir ve her şey ortadadır. Ve bu da bozkırın popüler olmasının önündeki en büyük engeldir. Zaten burada devreye bozkırın kaderi girer.

Hayatın kendisinden çok sanal ortamlardan ve simülasyon ortamlarından hoşlanan benim kuşağıma bozkırın gerçekliğini anlatmak çok da kolay değildir. Çünkü benim neslim için çevre denince akıllarına hep orman gelmektedir. Su denince de, kocaman göletlerden ve şelalelerden oluşan parklar gelmektedir. Aslında yapılan bu yapay şelaleler veya yapay göller Baudrillard’ın simülasyonlarına benzetebiliriz. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken şunu söyler: Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür. Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Ya da daha yalın bir ifadeyle sahip olmadığımıza sahipmişiz gibi yapmaktır. Simülasyon ufkunda gerçekliğimizi kaybettiğimiz için kurulan bu yapay şeyler de gerçek gibi algılanmaya başlanmıştır. Örneğin; Ankara’da şu anda Boğaziçi’nde ya da Keçiören’de veyahut da ülkemizin herhangi bir ilinde bulunan şelalelerimizin Niagara Şelalesinden bir farkı yoktur.

Bu simülasyonlar yetmezmiş gibi son yıllarda bozkıra yeni ve daha güçlü bir rakip çıktı. Alışveriş merkezleri. Bu öyle bir rakip ki, karşısında durmak çok zor. Alışveriş merkezleri yüzünden yakında Ankara’da bozkırı bile arayacak duruma geleceğiz sanırım. İşte bu yüzden, bu sene bozkırın düğünün kaçırmayın. Zaten davete icabet etmek kültürümüzde de vardır. Öyle teker teker değil, ailecek gidin. Özellikle çocukları yanınızda götürün. Hele ki Ankara’daysanız. Çocukları kesin götürün. Kekikleri koklasınlar, kandamlaları, gelincikleri ve diğer bütün kır çiçeklerini görsünler. Belli mi olur? Bir bakmışsınız, gittiğiniz bozkıra alışveriş merkezi yapılıvermiş. Sonra çok üzülürsünüz. Çünkü dünyadaki bütün alışveriş merkezleri bir araya gelse, o kekiklerin kokusunu ve kandamlalarının, gelinciklerin ve kır çiçeklerinin güzelliğini yaşatamazlar…

NOTLAR:

1.Alışveriş merkezlerine karşı değilim ama neredeyse kasabalara bile alışveriş merkezi yapma çılgınlığına da artık bir son verilse ne güzel olur. Biz ne ara bu kadar çok şeye ihtiyaç duyduk? ‘Eğer insan çok fazla ‘şey’e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.(Göğü Delen Adam, sayfa 46.)’ diyen Samoalı kabile reisi Tuiavii’ye katılmamak elde değil! Burada söylemek istediğim sığ ‘doğal yaşam’ veya ‘çevrecilik’ değildir. Sonuçta hala toprağa ve doğaya bağımlı bir canlıyız. Yaşadığımız çevreyi birazcık bile olsa tanımanın bize çok şey katacağı kanaatindeyim.

2.Fotoğrafı şu adresteki siteden aldım. link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
10 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Sütçünün Dilemması

Süt sağlıkla ilgili birçok tartışmayı alevlendirme yeteneğine sahip bir besin maddesidir. Süt üreticileri, birçok reklamda gördüğümüz üzere süt ve süt ürünleri satışlarını artırmak için elinden geleni yapar. Süt karşıtı olan grupsa hayvan hakları açısından bakarlar ve hatta “inek sütünün sadece buzağılar için olduğunu” savunurlar. Bebeğin süt şişesi için ağlamaya başladığı, yani organizmanın başını asıl yönelmesi gereken yer olan memeden, marketten alınmış süte çevirmesi için eğitildiği an bağımlı tüketicinin doğduğu andır.

Süt kalp hastalıkları, inme, göğüs kanseri, katarakt, prostat kanseri, yumurtalık kanseri, diyabet, alerjiler, mide krampları, ishal, otizm, balgam üretilmesi ve ilginç ama kemiklerin kırılmasıyla bağlantılı olmakla suçlanıyor. Ancak süt aynı zamanda kalp hastalıklarının, göğüs kanserinin, kolokrektal kanserin ve tabii ki kemik kırılmalarının azalmasını da sağlıyor. Aslında her şey kimi dinlediğinize bağlı.

Diren Bağırsak

Amerikalı antropolog William Durham, yaşam tarzındaki değişimlerin bazı insan genlerinin frekanslarını etkilediği bazı örnekleri inceledi. Bunlardan bir tanesi sütçülükle bağlantılı olan bir genetik değişimdi. Yaklaşık 6000 yıl önce, sığırların evcilleştirilmesinin ardından, insanlar süt, peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinden besin olarak faydalanmaya başladı. Fakat taze sütü kullanmak pek de düz bir iş değildi. Kendilerine “süt mükemmel bir besindir” denen ve “günde iki bardak süt için” gibi sloganlar beyni yıkanan insanlar, dünyadaki yetişkinlerin çoğu için sütün çok az besin değeri taşıdığını veya hiç taşımadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu durum 1960’ların ortalarında keşfedildiğinde insanlar, açlık çekilen ülkelere süt tozu göndermenin hiçbir amaca hizmet etmediğini fark ettiler. Aslında, süt tozu o insanlara zarar verebilirdi. Kana geçebilecek basit şeker moleküllerinin sütten alınabilmesi için, sütteki laktozun ince bağırsakta parçalanması gerekir ve bu iş için laktaz enzimine ihtiyaç duyulur. İnsanların çoğunda laktoz sindirme yeteneği bebek sütten kesildikten sonra azalır. Yetişkinlerin bağırsaklarında ancak az miktarda laktoz enzimi bulunur. Çoğunlukla insanlar peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini sindirmekte sorun yaşamazlar, çünkü bunlarda çok az laktoz vardır. İmalat sırasında mikroorganizmalar laktozun büyük kısmını yıkar. Doğru düzgün sindirilemeyen sadece taze süt ve taze süt ürünleridir.

Birinci kromozomdaki laktaz geni, sütte büyük miktarda bulunan laktoz şekerinin sindirilmesi için gereklidir. Doğduğumuzda sindirim sistemimizde bu gen çalışır haldedir, fakat çoğu insanın bebeklikleri sırasında genin faaliyeti durur. Bu aslında mantıklıdır: Süt, bebekken içtiğiniz bir sıvıdır ve sonrasında enzimi yapmaya devam etmek, enerjiyi boşa harcamaktır. Fakat birkaç bin yıl önce, insanlar evcilleştirilmiş hayvanlardan kendileri için süt almaya başladılar ve böylece süt ürünleri kullanma geleneği doğdu. Çocuklar için bunun bir mahsuru yoktu, fakat yetişkinlerde laktaz enzimi olmadığından, sütün sindirimi zor oluyordu. Sorunu çözmenin bir yolu, laktozu bakterilere sindirtmek ve sütü peynire dönüştürmekti. Laktoz miktarı düşük olan peynir, çocuklar için de yetişkinler için de sindirilmesi kolay bir besindir. Arada bir, laktaz geninin faaliyetini durduran kontrol geninde bir mutasyon beliriyordu ve laktaz üretiminin yetişkinlerde durdurulması gerçekleşmiyordu. Yan etkilerine maruz kalmadan süt sindirebilen insanlar laktoz geninin belirli bir alel çeşidine sahip oldukları için bunu yapabildiler. Bu alel genin üzerindeki kontrol mekanizmasını etkiler, böylece kişi yetişkinliğe ulaştığında laktoz hala faal olur. Bu mutasyonu taşıyanlar, hayatları boyunca süt içip sindirebilirler. Batı Avrupalıların %70’inden fazlası süt içebilir, oysa bu oran, Afrika’da, doğu ve güneydoğu Asya’da ve Okyanusya’da %30’dur. Kısacası, dünya nüfusunun yaklaşık %70’i laktozun düzgün sindirilmesi için gerekli olan laktaz enzimini üretme yeteneğinden yoksundur.

Hem etnografik hem de genetik bulgulara dayanan Durham, süt içmeye neden olan kültürel evrim ile laktoz devamlılığı sağlayan alelin frekansındaki artışın, her zaman aynı nedenden ötürü olmasa bile birkaç defa gerçekleştiği sonucuna ulaştı. Ortadoğu ve Afrika’da sütçülükle uğraşan göçebe toplumlarda açlık ve belki de susuzluk epey yaygındı, bu yüzden etleri için evcilleştirilmiş hayvanlar değerli bir besin ve içecek kaynağı olarak taze süt veriyorlardı. Bu göçebe toplumlarda laktozun devamlılığını sağlayan alele sahip olmak faydalıydı, çünkü kişinin sütün bütün besin değerlerine ulaşmasına imkân veriyordu. Alele sahip olan kişinin güçlenip çocuk sahibi olması bu aleli taşımayan kişiye kıyasla daha muhtemeldi ve böylece de laktoz emicilerin sayısı arttı.

Yalnızca sütçülük değil karışık tarım yapılıyor olsa da, laktoz devamlılığı sağlayan alelin yaygınlaştığı bir bölge de Orta ve Kuzey Avrupa’ydı. İskandinav ülkelerinde halkın %90’ından fazlası laktoz emicidir. Durham’a göre, bunun sebebi sütün sadece mükemmel bir enerji kaynağının olmasının yanı sıra, D vitamini gibi laktozun da bağırsakta kalsiyum emilimini kolaylaştırmasıdır. Normalde güneşli gölgelerin insanları yeterli D vitamini alır, çünkü gün ışığı derideki öncü molekülü D vitaminine dönüştürür. Fakat kuzeye ilerledikçe, gün ışığının az geldiği dönemler uzar ve D vitamini kıtlığı bile çekerler. Bu durum kalsiyum emiliminin azalmasına yol açar, sonuçta raşitizm ile osteomalasi (kemik yumuşaması) hastalıklarına meyilli olurlar. Süt içmek bu sorunlarının önüne geçmeye yardımcı olur, çünkü laktoz kalsiyum emilimini arttırır ve sütte de kalsiyum bol miktarda mevcuttur. Süt sindirimini mümkün kılıp laktoz devamlılığını sağlayan alel, taşıyıcılarındaki kemik hastalıklarını azaltır ve sonuçta da kuzey toplumlarında yayılır.

Sütten Midesi Yanan Yoğurt mu yesin ya da Peynir mi?

Yoğurt sağlıklı bir gıdadır ve sindirim sisteminin daha sağlıklı hale gelmesinde rol oynayabilir. Yoğurt geleneksel olarak Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus’la yapılmaktadır. Yoğurttaki laktoz oranı süttekine göre %3-4 kadardır.

28 gram çedar peynirinde bir bardak (250 ml) sütte bulunan miktarda kalsiyum bulunur, ancak içerdiği laktoz süttekinin onda biridir.

Fakat laktoz geni ile sütçülük kültürü arasındaki ilişkiler burada bitmiyor. Araştırmacılar, Hint-Avrupa kültürüne dâhil yerel mitolojilerde, halk hikâyelerinde ineğin öneminin coğrafi enlemle birlikte arttığını gösterdiler. Güney kültürlerinde mitler boğalar, kurban verme ve hayvan kesimi üzerinedir; daha kuzeydeki kültürlerdeyse ineklere, süte ve beslenmeye daha büyük vurgu yapılmaktadır. Kuzey mitlerinde yaratılışın ilk hayvanlarından biri olarak betimlenen inekler, kurban edilmeyip süt vermek için yaşadılar ve yine onların mitolojilerine göre, verdikleri sütü de devler ve tanrılar içtiler. Bu mitler açıkça taze sütün o toplumlar için önemini yansıtır, muhtemelen de “her gün iki bardak süt için” sloganından daha eğiticidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu

1923 yılında Delaware-Virginia’nın Delmarva yarımadasında yaşayan Celia Steele’nin yanlış gelen kargosu, modern tavukçuluk endüstrisine ve endüstriyel hayvancılığın sinsice dünyaya yayılmasına sebep oldu. Ailesinin küçük tavuk sürüsünü idare eden Celia, anlatılana göre sipariş ettiği elli adet tavuk yerine beş yüz tavuk teslim aldı. Fazlalardan kurtulmaktansa, tavukları kış boyunca kapalı alanda tutmaya karar verdi. Yeni satışa çıkan yemler sayesinde tavuklar hayatta kaldı ve Celia’nın tavuklarının sayısı 1935 yılına geldiğinde 250.000’e çıkmıştı.

1928 yılında dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover ‘her tencere için bir tavuk’ vaadinde bulunuyordu. Gelişmekte olan modern endüstriyel hayvancılık alanına finansal destek bulunarak, İkinci Dünya Savaşı’na kadar tavuk üretiminde yeniliklere ortam sağladılar. Devlet destekleriyle üretilen hibrit mısırlar, kısa süre içinde zincirli konveyör (yükleri veya gereçleri havadan veya yerden taşımaya yarayan ayrıca kapalı devre çalışan devamlı aktarma mekanizması) sistemleriyle dağıtılan ucuz yeme dönüştü. Gaga kesimi otomatikleştirildi (bu arada gaga, tavuğun temel keşif aracıdır). Otomatik ışık ve vantilatörler işi daha da büyüttü ve en sonunda, ışık idaresi yardımıyla günümüzün standart yetiştirme döngüleri yürürlüğe girdi. Daha fazla gıda ve daha az maliyet adına, tavukların yaşamı her yönüyle yeniden tasarlandı.

1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerinin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yetiştirilmeye başlanan bu yeni nesil tavuklar için eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi.

Besin ve çevre faktörlerinin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935’ten 1995’e değin ortalama ‘broyler’ tavuğun kilosu %65 artarken, pazara sürüm süresi %60, yem gereksinimi %57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir bebeği hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun.

Yeni tasarlanan broyler tavukların kas ve yağ dokuları kemiklerine oranla çok daha hızlı gelişir ve bu da biçim bozukluklarına ve hastalıklara yol açar. Kuşların % 1-4’ü, ani ölüm sendromuyla kasılıp kıvranarak ölecektir. Bu, endüstriyel çiftlikler dışında neredeyse hiç görülmemiş bir hastalıktır. Dörtte üçünde bir dereceye kadar yürüme bozukluğu gelişecektir ve bunların kronik acı çektikleri tahmin edilir.

Broylerlerin civcivlerinin yaşamının ilk bir haftasında daha fazla beslenmelerini teşvik etmek için günün yaklaşık yirmi dört saati ışıklar açık bırakılır. Sonrasında günde dört saatliğine karanlık ortam sağlanarak hayatta kalmalarına ancak yetecek kadar uyumalarına izin verilir.

Stres yüklü tavuklar;

Endüstriyel çiftliklerde, tipik bir yumurtlama kafesi, her tavuğa yaklaşık 450 santimetrekarelik bir alan sağlar (yaklaşık bir A4 sayfası kadar bir zemin). Sıkışıklıktan dolayı biçimi bozulmuş, ilaç verilmiş, stres yüklü kuşları bir arada, pislik içinde, dışkı kaplı bir odaya tıkmanın sağlıklı olmadığını söylemeye lüzum yok. Biçim bozukluğu dışında göz hasarı, körlük, kemiklerde bakteriyel enfeksiyon, belkemiği kayması, felç, iç kanama, anemi, tendon sakatlıkları, alt bacak ve boyun eğriliği, güçsüz bağışıklık sistemi ve solunum hastalıkları, endüstriyel çiftliklerde eskiden beri ve sıklıkla karşılaşılan sorunlardır.

Bu sorunları ortadan kaldırmak için 1940’ların sonlarından itibaren subterapötik olarak adlandırılan antibiyotik dozları, hastalıkları önlemek ve kaliteyi arttırmak için hayvan yemlerine düzenli olarak katılmaya başlanmıştır. Bazı çalışmalarda, antibiyotik kullanımının bağırsak duvarlarını incelttiği ve besin emilimini arttırdığı ve bunun da kilo almalarına yol açtığı öne sürülmüştür. Ancak antibiyotiğin subterapötik kullanımının hayvanlarda antibiyotik direncinin artmasına yol açtığı ve bu bakterilerin insanları etkileyebileceği netlik kazanmıştır. Örneğin, tavuklara tetrasiklin katılmış yemler verildikten 36 saat sonra dışkılarında antibiyotiğe dirençli E. coli görülmeye başlanacaktır. Bu bakteriler kısa sürede çiftçilerin dışkılarında da rastlanır. Ve bakterilerin genlerini birbirine geçirmesi gerçekten de korkunç bir manzaradır. Bu daha önce herhangi bir antibiyotiğe maruz kalmamış bakterilerin direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla dirençli hale gelebilecekleri anlamına gelir. Bakterileri dışkısıyla atan hayvanları, bu dışkının gübre olarak kullanıldığını, gübrenin yer altı sularına karıştığını düşünün. Bakteriyel direnç sorununun nasıl mantar gibi yayıldığı açıkça ortaya konmuş olur.

Tüketiciler, elbette ilaca boğulmuş, hastalıklı tavuklardan lezzet alamaz. Ancak kuşlara bizim tavuk görüntüsü, kokusu ve tadı sandığımız hali almaları için et suyu ve tuzlu solüsyonlar enjekte edilir. Daha sonra tavuklar, kafeslere toplanıp kamyona yerleştirilir. Kesim tesislerine varınca, tavuklar boyunlarından metal kelepçelere geçirip baş aşağı asarak konveyör sistemine sokulur. Konveyör sistemi sürükleyerek elektroşok banyosundan geçirir. Bu onları en iyi ihtimalle felç eder ama bilinçlerini kaybetmelerine yol açmaz. Elektrik banyosundan çıktıktan sonra felçli tavuğun gözleri hareket etmeye devam edebilir.

Hareketsiz ancak bilinci açık kuşun hat üzerinde bir sonraki durağı otomatik boğaz bıçağıdır. Eğer atardamar ıskalanmışsa kuşun kanı yavaş yavaş akacaktır. Kuşun kafa ve ayakları koparıldıktan sonra, makineler tarafından diklemesine yarılmak suretiyle bağırsakları çıkarılır. Hızlı işleyen makineler genellikle bağırsakları yırtıp açar, bu esnada kuşun vücudundaki oyuğa dışkı sızar ve bu nedenle mikroplar, daha çok burada bulaşır. Daha sonra tavuklar, binlerce tavuğun müşterek soğutulduğu büyük su tanklarına yollanır. Temiz ve sağlıklı tavuklar, pis olanlarla aynı suya konduğunda mikropların dolaşımı tamamen garanti altına alınmış olur.

Tavukçuluk endüstrisinin muazzamlığından dolayı, sistemde bir yanlış olması, dünyamızda son derece büyük bir yanlış olduğu anlamına gelir. Şu anda her yıl, Avrupa Birliği’nde 6 milyar, Amerika’da 9 milyar ve Çin’de 7 milyardan fazla tavuk, az çok bu koşullarda yetiştirilmektedir. Dünya genelinde toplam 50 milyar endüstriyel çiftlik tavuğu bulunmaktadır. Her yıl 50 milyar tavuk, böyle yaşayıp böyle ölmek zorunda bırakılmaktadır. Aslında daha büyük etkisi, bazen salgınlara neden olan virüsleri yaymalarıdır. Bununla ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: link

Eğer böyle et yemeye devam edersek, bu daha fazla tahıl ihtiyacına yol açacak. 2050 yılına gelindiğinde, dünyadaki tüm çiftlik hayvanları dört milyar insanın tükettiği kadar yiyecek tüketiyor olacak. Yakın bir gelecekte, küresel sofranın büyük bir bölümünü obez veya yetersiz beslenenlerin oluşturacağını hayal etmek zor değil...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 13 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
1 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

Önceki yazıda başladığımız ‘Bilim Tarihi’ndeki gezintilerimize devam ediyoruz. Bu yazının kahramanı, genellikle “‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi” konulu yazıların vazgeçilmez kişisi Galileo olacak. Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde, Flaman gözlük yapımcısı Hans Lippershey’den esinlenerek kendi teleskobunu yapıp göğe bakmaya başlar ve olaylar gelişir…

On altıncı yüzyıldayız. Astronomi alanında, bilim tarihinin en büyük hadiselerinden biri meydana geldi: Kopernik Devrimi. Ama hadiseye yakından bakıldığında, Nicolas Kopernik’in kendi adıyla anılan bu devrimde oynadığı rolün, sanılandan daha belirsiz olduğu görülür. Kopernik, doğadan ziyade kitapların öğrencisiydi, ortaya koyduğu yeni teori gözleme dayanmıyordu. Orijinal bir düşünce deneyi gerçekleştirerek, gök cisimlerinin hareketlerini Batlamyus’unkinden daha basit daha zarif bir biçimde açıklamasına el veren bir geometrik model geliştirmişti ve başarısı bu modele dayanıyordu. Zaten Kopernik’in kendisi de devrimci bilim adamı imajına pek uymaz. Yaşamını kilise idaresinde geçirmiş ve büyük teorisini otuz yıl boyunca saklı tutmayı yeğlemişti. Kopernik’in gerçekleştirdiği devrim, salt kavramsal bir devrimdir; bir ‘keşif’ değildir. Çünkü Kopernik, kuramının gerçekliğine ilişkin hiçbir gerçek ‘delil’ sunamamıştır. Ancak onun devriminden sonra, insanın dünyası, kâinatın merkezi olmaktan çıkmış, muazzam büyüklükte ve henüz bütünüyle haritalanmamış bir evrende, gelişigüzel bir nokta haline gelmiştir.

Kopernik, dünyayı kâinatın merkezinden almakla, esasen ay altı dünyaya ait hareketleri tanımlayan ‘yukarı’ ve ‘aşağı’ kavramlarını uzlaştırmış oldu. Kopernik sisteminde, sadece dairesel hareket doğal görülmektedir. İşte tam bu sıralar da ‘Matematik’in yükseliş yıllarıydı. Fiziksel dünyanın işleyişini sadece tasvir etmeyip onu izah da eden matematiğin yeni kullanım tarzı, sadece gökle ilgili konulara hasredilmiş değildi. Ticaretin gelişmesi, sömürgeleştirmenin başlaması ve coğrafi keşifler, gemicilik ve haritacılıktaki pratik matematiksel tekniklerin öneminin artmasına da vesile oldu. Bu, önde gelen bazı entelektüellerin gözünde matematiği cazip hale getirirken daha düşük düzeydeki bazı uygulayıcıların kendi sosyal ve entelektüel konumlarını yükseltmelerine imkân verdi. Savaş tekniklerindeki yenilikler veya muhtelif mühendislik projeleri, erken modern dönem Avrupası’nda matematikçilerin statülerinin yükselmesi yanında soylu sınıfa mensup kimselerin matematiğe gösterdikleri ilginin artmasının da esas nedenleri kabul edilmiştir.

Devletlerin giderek daha mutlakıyetçe olduğu Avrupa’da kraliyet saraylarının tabiat ve yapısındaki değişimler de matematikçilerin varlıklarını hissettirme fırsatlarını arttırdı. Maskeli balolar için üreteceği mucizevi şeyler, çarpıcı makineler veya sahnelerle veya prensin imajını pekiştirebilecek diğer şeylerle prensi etkileyebilen matematikçiler mülk sahipleriyle aynı düzeye çıkabilirdi. Bu matematikçiler, saraydaki konumlarından ötürü, üniversite sisteminin doğa filozofları ve matematikçiler arasında hiyerarşik ayrımı rahatlıkla küçümseyebiliyorlardı.

Üniversiteli (Aristotelesçi) doğa felsefesi profesörlerinin koyduğu, teori ve pratik arasındaki ayrımın artık savunulabilir olmadığı tekrar tekrar ifşa edilmeye başlanmıştı. Kuşkusuz, bu hareket içindeki en büyük şahsiyet Galileo’dur. Üniversite sisteminde istediğini elde edememiş bir matematikçiyken, onu Cosimo de Medici’nin sarayında doğa filozofluğuna geçmeye zorlayan şeyin bilim tutkusu olduğu düşünülmektedir ve bu, müteakiben yaptığı bilimsel çalışmaların muhtevasına dikkate değer bir etkide bulunmuştur.

1564'te eğik kulesiyle tanınan Pisa'da doğan Galileo Galilei ‘ruhban(!)’ sınıfına girmek isterken matematikçi oldu. Çalışmaları kuyrukluyıldızlardan gelgitlere kadar geniş bir bilimsel yelpazeyi kapsıyordu.

Galileo üniversitede profesörlüğünü sürdürürken, düşük maaş ödenen bir matematikçiydi ve doğa filozoflarının daha yüksek konumda bulunmasına rıza göstermesi beklenmiyordu. Fakat Cosimo de Medici’nin sarayındaki göreviyle ilgili görüşürken, filozof unvanını almayı talep edip, bunu elde edebildi. Elbette, filozof olmanın şerefi hala yüksekti, fakat en azından artık matematikçilerin bu unvana layık kabul edilmesi mümkün hale geliyordu.

Kopernik’in teorisine karşı kayıtsız kalınmasında ve Galileo’nun üniversitede mütevazı bir matematik okutmanı olarak kalmaktansa doğa filozofu vasfıyla kendine kişisel bir hami aramaya karar vermesinde önemli etkenlerden biri, üniversitelerde doğa felsefesi ve matematik arasındaki sınırlara gösterilen sıkı bağlılıktı. Fakat soylu hamilerin gözünde matematiğin değerinin artmasıyla birlikte üniversitelerde de matematiğin entelektüel konumu yükseldi.

Kopernikçiliği, Engizisyonun tehlike yaratabilecek ilgisinden uzak tutan hassas denge, Galileo’nun düşman edinmekteki maharetiyle bozuldu. Galileo, 1610 ve 1620’lerde Dominikenlerin ve Cizcitlerin güçlü grupları içinden düşman edindi ve ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da sergilediği kibirli tarz, -lütfen buraya dikkat(!)- kendisini önceleri himaye eden Papa VIII. Urban ile de arasının açılmasına neden oldu. Reforma muhalif Katolik Kilisesi’nin, Kitab-ı Mukaddes’in serbestçe tefsir edilmesine sınırlama getirmeye çalıştığı bir dönemde, Kopernikçiliğin çeşitli İncil hükümleriyle uyum içinde bulunduğunu göstermek üzere İncil tefsirini alenen tartışmakta ısrar etmesi, durumu daha da kötüleştirdi. Çünkü Katolik Kilisesi orta çağlarda Aristotelesçi bilimle bir evlilik yapmıştı ve şimdi bu bilime yönelik herhangi bir meydan okumayı Hıristiyanlığın kendisine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Dahası, ‘Diyalog’un basımı ve yayınlanması sırasındaki hadiseler, VIII. Urban’ın, üzerine fazlaca gidildiği için bunaldığı bir dönemde, Galileo’nun papa karşıtı hizipleri desteklediğine dair şüphe uyandırdı. Ortaya çıkan sonucun kaçınılmazlığı tamamen bu hususi şartlardan kaynaklanmaktaydı.

Bir de teleskopla ilgili mesele var. Galileo’nun bazı çağdaşlarının onun teleskobundan bakmayı reddettiği bilinen bir şeydir. Niçin böyle bir tepki verdiler? Tabii ki astronomiyle ilgili herhangi bir teknik nedenle değildi. Cevap olarak kısmen büyücülerin ve hatta bazı hokkabazların insanları kandırmak için aynalardan ve merceklerden oluşan düzenekler kullanmaları gösterilebilir.

Lensler ve aynalarla aldatıcı oyunlar yapmak doğal büyücünün sanatının bir parçası olmuştu hep ve teleskop ile mikroskop doğa araştırmalarında kullanılmak üzere ilk sunulduğunda çoğu doğa filozofu tarafından son derece ihtiyatla karşılandı.

Son olarak yazıyı Rönesans’la ilgili birkaç şey söyleyerek bitirelim. Rönesans’ın yenilikçiliği kavramsal esaslara değil ağırlıklı olarak gerçek dünyaya, mimariye, denizciliğe, resme, haritacılığa, madenciliğe yönelik olmuştur. Bilim tarihinde Rönesans sorunu, toplum ve bilim arasındaki bir uyumsuzluk sorunudur. Toplum dinamikti ama bilim bakışlarını geçmişe çevirmişti, statik bir yapı arz ediyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
29 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

I. Charles'ın İdamı ya da Kalbin Düşüşü

Bilim tarihi çalışmalarında, sonradan önemli görülmeye başlamış bir kavrayış biçimini geçmişe taşıyarak geçmişi inceleme gibi bir eğilim var. Bunu memleketimizde çok görüyoruz. Örneğin, bizim bilim tarihi kitaplarında, Newton’u, Galileo’yu vd. ‘gerici’liğe karşı direnen karakterler olarak göstermek, adeta onları birer ‘İdealist Köy Öğretmeni’ gibi sunmak hala çok modadır. Yabancıların bununla ilgili ürettikleri bir kelime var: ‘Whiggism’

ARA BİLGİ – WHIGGISM: Geçmiş hadiselerin önemini, hali hazırdaki ölçütler, kaygılar vs. ışığında değerlendiren veya ilgisini sadece, vakıaların mevcut durumuna kaynaklık ettiği düşünülen geçmiş gelişmelerle sınırlandıran tarih yazımı tutumu.

Geçmişi şimdiye göre yorumlamak Whiggish olmaktır. Yani, şeyleri olduklarından farklı gösteren, çarpıtılmış bir tarih ortaya çıkarmaktır. Örneğin, ‘Bilim Devrimi’ kavramının, özünde Whiggish olduğunun bir göstergesi de bizzat ‘Bilimsel(Scientific)’ kelimesidir. ‘Bilim(Science)’ kelimesinin şimdiki anlamı on dokuzunca yüzyılda kullanıma sokulmuştur ve erken modern dönemde şu an kullandığımız anlamda ‘Bilim’ diye bir şey yoktur. Varmış gibi konuşmak açıkça Whiggish bir çarpıtmadır. ‘Bilim’ diye tasavvur ettiğimiz şeyin tarihi gelişimine bakarken amaçlarımızdan biri, bizatihi ‘Bilim’ kavramının nasıl doğduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır. ‘Bilim’ hakkında, “hep vardı” zannederek konuştuğumuzda açıkça meseleyi ıskalamış oluyoruz. Öyleyse, eğer ‘Bilim Devrimi’ döneminde ‘Bilim’ yoktuysa ne vardı? Olan, dünyanın külli düzenini tasvir ve izah etmeyi amaçlayan ‘doğa felsefesi’ denilen şeydi.

İşte ben de -becerebilirsem- bu konu etrafında birkaç yazı yazacağım. Bunlardan ilki kan dolaşımının kâşifi William Harvey ve onun çağıyla ilgili olacak.

William Harvey, zengin bir tüccarın oğlu olarak İngiltere’nin Folkestone’da doğar. Harvey, tıp eğitimi almak için Padua Üniversitesine gider. Orada, toplardamarlardaki valflerin bulunduğunu keşfeden Hieronymus Fabricius’tan dersler alır. Fabricius, Harvey’nin de kan, kan dolaşımı üzerine çalışmalarına başlamasına nedeni olmuştur. Fabricius’u bu konuya yönelten de hocası Michael Servetus’tur. Küçük kan dolaşımını bulan Servetus aynı zamanda bir teologdu. Onun ruh ve kanla ilgili ilginç görüşleri vardır. Servetus teolojik çalışmasında, Tanrısal ruhun insan bedenine girişi sorununu fizik terimler kullanarak inceler. Tanrısal ruhun akciğerlerdeki hava vasıtasıyla kana karıştığını, bu ruhla canlanan kanın, akciğer arterleri vasıtasıyla kalbe taşındığı, oradan da tüm vücuda dağıldığını ileri sürer.

Harvey eğitimini tamamladıktan sonra memleketine döner. Bu sıralarda, -buraya dikkat(!)- Kraliçe Elizabeth’in özel doktoru Lancelot Browne’ın kızı Elizabeth Browne’a âşık(!) oldu ve evlendiler. Bu evlilik, Harvey’nin Saray’a girmesinde yardımcı oldu. Saray’a tekrar döneceğiz. Şimdi bilimsel çalışmalarına dönelim.

Harvey erken tarihlerden itibaren, en büyük hayati gücün kanda gizli bulunduğuna ve kanın, canlılık unsuru vasıtasıyla vücudun her yanına nüfuz ettiğine inanmıştı. Embriyoda oluşan ilk şeyin bir damla kan olduğunu düşünen Hocası Fabricius’u haklı buluyordu. On altıncı yüzyıl fizyolojisi, arter sisteminin, ciğerlerden aldığı besini vücuda dağıtan damar sisteminden farklıydı. Kanın, beslenme süreci esnasında buharlaşıp gittiğine ve karaciğerde sürekli yeniden üretildiğine inanılmakta; nabzın, kalp atışlarından değil arterlerin kendisinden kaynaklanan bir hareket olduğu düşünülmekteydi. Yaptığı uzun deneyler sonucu Harvey, kalbin, gördüğü pompa işleviyle kandaki asıl kaynağı olduğuna ve arterleri, aynı anda her yanından şişmeye başlayan bir eldiven gibi genişlettiğine ikna oldu. Kanın kalpten bu şekilde ve çok büyük miktarlarda pompalandığını, buharlaşamayacağını, karaciğerde yenilenemeyeceğini anladı. Ana atardamarlardan biri kesildiğinde, canlının birkaç dakika içinde kan kaybından ölüyor olması bu düşünceyi desteklemekteydi. Harvey’nin sunduğu bir dizi delil, toplardamarlardaki kirli kanın daima uç noktalardan kalbe doğru hareket ettiğini gösterdi. Böylece Harvey, kalbin işlevinin, kanı vena cava’dan, aort’a devridaim ettirmek olduğunu gösterdi.

Harvey çalışmalarını 1628 yılında De Motu Cordis Et Sunguinis (Kalp ve Kanın Hareketleri Üzerine) adlı eserinde ilan etti. Bu sırada Harvey Saray’da da yükseliyordu. I. Charles’ın özel doktoru olmuştu. Kral Harvey’nin çalışmalarıyla yakından ilgileniyordu. Harvey de kitabını, ‘Kalp insan için ne ise, Kral da ülkesi için odur’ sözleriyle I. Charles’a ithaf etmişti.

Sonra, İngiltere’de iç savaş patlak verdi. Püriten Devrimden sonra, 30 Ocak 1649 yılında I. Charles idam edildi. Siyasi gelişmelerin, sadece bilim yapma yöntemine değil aynı zamanda temel bilimsel inançlar üzerine de etki yaptığını savunan çok ilginç çalışmalar vardır. I. Charles’ın 1649 yılında idam edilmesiyle birlikte Harvey, kalbi tamamen işlevsel bir anlamda tanımlamaya başladı. Harvey artık, kalbin hükümdarlığından bahsetmek yerine kanın ayrıcalığından ve önceliğinden bahsediyordu. Öyle görünüyor ki Harvey, kan ve kalbin işleyişini 1628’de mutlak monarşi analojisinde gördü; fakat 1649 yılıyla birlikte sistemi, monarşiyle ilgili geliştirilen sözleşme teorilerine yakın bir anlamda kavramaya başladı. Kralın halka hizmetkâr oluşu gibi kalp de artık kanın hizmetkârıydı.

William Harvey gibi kılı kırk yaran bir deneycinin siyasi meselelerden bu kadar etkilendiği düşünülebilir mi? Nihayetinde, Kan Dolaşımı Üzerine ve Hayvanların Üremesi Üzerine kitaplarında kanın önceliğine dair inancının gözlemsel ve deneysel nedenlerini açıklamaktadır. Harvey, aslında orada olmayan şeyi gördüğünü iddia eder veya gerçek gözlemin izin verdiğinden çok daha öteye gider. Gerçekten de Harvey, kalp durup hayvan öldükten sonra, kanın bir süre daha köpürmeye benzer bir şekilde hareket etmeye devam ettiğini görmenin mümkün olduğunu ileri sürer. Böylesine dikkatli bir gözlemci, niçin gördüğü şeyin bu olduğuna kendisini inandırmıştır? Bunun nedeni belki de, vücudun yapısını devletin yapısı gibi görmesidir.

Burada iddia edilen şey basitçe şudur. Harvey’nin, insan vücudu gibi karmaşık bir sistemin nasıl çalıştığını anlama tarzı, devlet kurumunun en iyi nasıl örgütlenebileceğine dair yeni tasavvurlardan etkilenmiş olabilir. 1628’de kalbi vücudun mutlak hükümdarı gibi görmek dışında vücudu düşünme imkânı hiçbir şekilde bulunamazdı. Fakat 1649’dan itibaren, kralın idamında sonra, şeylerin nasıl olduğuna ilişkin alternatif anlama yollarının daha fazla farkına vardı. Din, siyaset ve felsefe arasındaki sınırların çok açık şekilde çizilemediği bir dönemden bahsettiğimiz unutulmamalıdır.

Kısacası, geçmişe bakıldığında ‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi göremezsiniz. Bunları daha çok bizim lise kitaplarında ve kendilerini ‘ilerici’, ‘aydın’, ‘çağdaş’ vs. olduğunu iddia eden insanların yazdıkları yazılarda ya da bildirilerde görebilirsiniz.

Galileo’nun kahramanı olduğu sonraki yazıda görüşmek üzere…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Şub 22:13

Misafir

Çok beğendim. Bir sonraki yazınızı dört gözle bekliyoruz. İyi çalışmalar

01 Şub 19:58

Çok öğretici..Teşekkürler.

Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Memleketi 'Reset'leyerek Aydınlatmak

‘Vinci olmayan Paskalya insanları oymacılık, nakil ve heykellerin dikilmesi konusunda nasıl başarılı oldular? Hiçbir Avrupalı bu sürece şahit olmadığı için elimizde yazılı bir kaynak yok.’ [Jared Diamond – Çöküş]

Jared Diamond’ın kitaplarını her fikrine katılmasam da ufuk açıcı bulurum. Ancak yukarıdaki cümleyi okuyunca yanına bir not yazmışım: ‘Kibire bak!!!’ Aslında bize verilen eğitim ya da öğretilen tarih anlayışına çok da yabancı bir cümle değil. Bunun gibi ‘kibirli’ cümlelere -ne yazık ki- hergün bir yenisi ekleniyor, en son malum bildiri de olduğu gibi.

Peki, bu ‘kibir’ neden bitmiyor ve hergün yanına bir yenisi ekleniyor? İşte yazıda bu konuya değineceğim. ‘Bunları nereden uyduruyorsun?’ sorusunu bertaraf etmek için yazıda birkaç yol arkadaşımız olacak. Bunlar memleketimizin aydınlık yüzlü aydınlarından Mete Tunçay, Tanıl Bora ve Murat Belge ile meşhur Antropolog Ernest Gellner olacak.

O zaman biraz geçmişe giderek konuya başlayalım. Konu dönüp dolaşıp aydınlanma çağına dayanıyor.

Modernleşme yolunda siyasal otoriterlik, din ile bilim ilişkisi, Türkiye’nin model olarak yöneldiği Batı mirasının, belki pek çağdaş olmayan, daha eski bir bölümüyle açıklanabilir. Türk Devrimine çeşitli yönlerden örneklik eden 1789 Devriminin ideolojik çerçevesini hazırlayan Aydınlanma Çağının bir başka ürünü de, ‘Aydın Despotizmi’dir. Geri bir düzeyde gördükleri toplumlar karşısında kendilerinin ‘aydınlanmış’ olduğunu hisseden bazı yöneticiler, halklarının ne istediğine ne istemediğine aldırış etmeksizin, onları kendi bildikleri yolda ilerletmek ve yükseltmek için birçok işler yapmışlardır. Aydın despotlar, Akla(kendi akıllarına) ve Bilime(o zaman bilim olduğu sanılan anlayış ve bilgilere) güvenerek, halkı küçümsemişler, hatta güdülmesi gereken bir sürü olarak görmüşlerdir. 1789’dan sonra Auguste Comte’un başlattığı pozitivist felsefe, bu tutumla ilgisiz değildir. Ancak, pozitivizm bilimin etkinliği kavramını sivriltmiş ve gerçekten başarılı olmak için, kesin bir metafizik düşmanlığıyla, eski gelenekleri yıkma zorunluluğunu vurgulamıştır. Pozitivizmin ‘halkın onayı’ diye bir sorunu yoktur. Hatta demokratik uzlaşmalar, bilimin etkinliğini köreltecek anlamsız ödünler diye görür. Demokrasiyi dışlayan bu erken pozitivizmlerin, din kurumunun yapıca güçlülüğünden esinlenerek, Tanrısı değiştirilmiş birer İnsanlık Dinine varmış olmaları, onların etkisiyle yola çıkan bizim deneyimimizin gelişme sürecine ışık tutmaktadır.

Ulusçuluğun bir din olarak ortaya konulması, özellikle CHP’nin Dördüncü Büyük Kongresinden sonra doğallaşmıştır. Edirne mebusu Mehmet Şeref Bey, 1936 yılında yazdığı -kendi tabiriyle- Kamalizm adlı yapıtının önsözünde şöyle demektedir:

‘Türk Devrimini son asırların değişikliklerini hazırlayan fikirlerin ve daha sonra göğdelenen Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim ideolojileri ile izaha kalkmak da fazla bir iş olur. Kamalizm bunların üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir’

Yazar, yeni parti programının devletçilik tanımı verirken de yine ‘Kamalizm Dini’ diyor. Kemalizm bir din olunca, liberalizm ve parlementerizm gibi demokratik düzenlere gerek kalmamaktadır. Unutmamak gerekir ki, ulusal bir din olmak, bir yandan sosyalizmi ve parlementer demokrasiyi yadsırken, bir yandan da sözde kapitalizme veriştirmek, bir tek-parti aracılığıyla işleyen devlet paternalizmini ‘gerçek demokrasi’ diye öne sürmek, iki Dünya Savaşı arasındaki yıllarda Avrupa’da yaygınlaşan bir tutumdu.

Ondokuzuncu yüzyılda, Aydın Despotizmi kitle demokrasisiyle ister istemez bir ilişki kurmuştur. Mete Tunçay Benjamin Constant’ın Napoleon için söylediği şu sözü aktarır; ‘Eski despotlar eleştirileri bastırmakla yetinirdi; bu tutup, bir de kendisinin övülmesini zorunlu kılıyor’. Çağdaşı birçok rejimler gibi, bizdeki tek-parti deneyinde de, insanların yönetime inanmasalar bile, onu canla başla desteklediklerini söylemeleri gereği aynı geleneğin devamı olarak görülebilir. Tanıl Bora; ‘Kemalist ideoloji, eğitimle aydınlananların “topluma önderlik edeceğini, toplumu yükselteceğini” vaz’etmiş, doğrusu Türkiye’de sol dünya görüşünde olanlar da bu Aydınlanmacı iyimserliği büyük ölçüde devralmıştı.’ diyor.

Bizim bu ‘Aydınlanma’mız dışarıdan nasıl görünmektedir? Burada Ernest Gellner’in görüşlerinden faydalanacağız.

Türkiye Kemalist geleneğin Batılılaşmaya yönelik derin bağlığının sonucu olarak anayasal düzen ve serbest seçimleri barındıran bir düzende kararlıdır. Ancak bu süreçte ülkenin silahlı kuvvetleri de sırasında en önemli aktör olarak işe karışmak istemektedir. Nitekim ‘söz konusu değerler ciddi bir tehdide maruz kaldığında kararlılıkla ortaya çıkan bekçi ve garantör; işlevi, yaşam biçimi ve geleneği bakımından bu sivil değerlere karşı cok da sevgi bağı beslemeyen bir kurum, ordu kurumu olmuştur.’

Gellner, TSK’nın kendisine biçtiği bu garantör görevini Mark Twain’i araya sokarak esprili anlatıyor: ‘(TSK) Bir süre sonra, müdahalenin askeri bir başarısızlığa uğramasına gerek duymaksızın verdikleri sözü uygulamaya koşmuşlardır. Mark Twain''e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.’

Gellner’e göre, Türkiye’nin modernleşme biçiminde dikkat çektiği bir başka önemli yön de, modernleşme ideolojisinin ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş olmasıdır. Gellner, Durkheim ve diğer Batılı yazarların Türk aydınları üzerindeki etkisi ne olursa olsun açık seçik telaffuz edilen bir -Gellner’in tabiriyle- modernite ‘Sünnet’i yoktur. Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da, bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz, ortada bir -yine Gellner’in tabiriyle- Kemalist hadisler ve literatür toplamı vardır, ancak bu Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyebilecek kadar spesifik değildir. Deneme yanılma yöntemiyle çalışır. Şöyle ki; ‘Adil seçimleri yapacağız. Eğer sonuç aleyhimize olursa, yani dincilerin ya da onlara yamanmaya çalışanların zaferi onaylanırsa, bu kararı demokrasiye olan sadakatimizle kabul edeceğiz. Zaferi kazananlar fazla ileri giderlerse, Kemalist ‘Sünnet’in bekçisi olan ordu araya girerek geleneğe ihanet edenleri cezalandıracaktır. Ancak, geleneğe olan bağlılığımız yine sağlam kalacak ve bir süre sonra yeniden sivil düzeni ve demokratik seçimleri inşa edeceğiz. Eğer önceki senaryo tekrarlanırsa, biz de müdahalemizi tekrarlayacağız.’ Kısacası memleketi, ‘bir kapatıp açarak’ ya da ‘reset’leyerek eski haline getirmeye çalışmışlardır.

Sözün özü, ‘Ordu Göreve’ gelemediği için ‘reset’leme işlemi gerçekleştirilememektedir. Oysa ‘Aydınlık’ insanlarımız ‘memleket kullanma kılavuzu’ndaki talimatları okusalar gerçeği keşfedecekler, ama onlar gruplar halinde hata yapmayı tercih ediyorlar.

Eğitim şart!!!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Oca 21:39

Yer kalmadığı için kaynakları yazamadım. Merak edenler için kaynaklar: Ernest Gellner - Milliyetçiliğe Bakmak, Mete Tunçay - Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, Tanıl Bora - Tahsilli Cehaletin Cinneti (Brikim Dergisi, Sayı: 211)

Kürşat Koyuncu yazdı, 16 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 9 yorum yapıldı.
13 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

İyi Denemeydi Montaigne

Sir Arthur Eddington, bir konferans öncesi moderatör tarafından ‘Kuantum fiziğini Einstein ile birlikte en iyi bilen üç kişiden biri’ olarak tanıtılır. Bu sırada Sir Eddington -bıyık altından tabir edilen şekilde- gülümser. Neden gülümsediği sorulunca, ‘Doğrusu üçüncü kişi kim merak ettim’ der.

Konuyla alakasızmış gibi gelebilir ancak kendi yaşadığım hadiselerden örnek vererek devam edeyim. Biyolologum ama (tedavi görüyorum demek isterdim ya neyse!) daha çok bitki, böcek peşinde koşanlarındanım. Bir toplantı sırasında arılara meraklı birinin -ya da ben öyle sandım- sorularına muhatap oldum. Elimde örnek olarak getirdiğim Bombus arısını -ki onu pazarlarda daha çok ‘arılı domates’ diye satılan domatesin üzerine etiketi yapıştırılmış olarak bilebilirsiniz belki- anlatıyordum. Arıcılıkla uğraşan bir yurdum insanı, ben arı hakkında bilgi verirken araya girip ‘Bombus değil Bambul o’ demişti. Sanırım o sıra elimde diplomam olsaydı, yırtıp çöpe atardım ve olay mahalini sessizce terk ederdim. Sonra bir de börtü böcek konularını çalıştığımı duyunca tepkilerden biri şudur: ‘Geçen bir belgesel izledim…’ Bu konuya geçmeden bir verelim.

GEREKSİZ BİLGİ: Aslan, cesaretin ve asaletin sembolüdür, marşlarda yankılanır, bayraklarda dalgalanır, şatoları ve şehirleri gözetir. Sırtlan, korkaklığın ve vahşetin sembolüdür, hiçbir yerde yankılanmaz, hiçbir şeyde dalgalanmaz, hiçbir yerde yankılanmaz. Aslan krallara ve tebaaya ad olur, ama adı sırtlana çıkmış bir insana dair hiçbir bilgi yoktur.

Aslan kedigillerden etçil bir memelidir. Erkek aslan yalnızca kükrer. Dişiler bir geyik, bir zebra yahut savunmasız ya da şaşkın bir hayvanı avlarken, erkek aslan bekler. Yemek hazır olunca, ilk önce erkeğe servis yapılır. Kalanları dişiler yer. Ve son olarak, eğer hala bir şey kaldıysa, yavrular yer.

Sırtlanın, sırtlangillerden gelen bu etçil memelinin alışkanlıkları farklıdır. Yemeği erkek getirir, çocuklar ve dişiler yedikten sonra en son o yer.

Övmek için: Aslan gibi, deriz. Hakaret etmek için: Sırtlan gibi, deriz. Sırtlan güler. Neden acaba?

GEREKSİZ BİLGİYE ALAKASIZ DİPNOT: Amerikan dolarlarında yazan 'In God We Trust' şu anlama gelir. Sadece 'Tanrıya Güveniyoruz', 'Diğer Herkes Nakit Ödemeli'dir...

Bu uzun aradan sonra tekrar konuya dönelim. Kedigillerden bir tür bir başka hayvanı avlamıştır. Belgeseli izleyen kişinin genel tavrı şudur: ‘Cenab-ı Allah ne hayvanlar yaratmış’, yaratmış da abicim, senin izlediğin o belgesel Sosyal Darwinist bir kafayla hazırlanmış bir yapımdır. Bu yapımlar sana hep güçlünün -haklının değil !!!- yanında olmayı tembihler. Yine bu belgesellerde kedigillerden birçok hayvanın, örneğin Çita’nın soyunun tehlikede olduğunu söylemez. Senin nerede durman gerektiğini söyler sadece. Örneğin, -tuhaf gelebilir ama- İlber Ortaylı’nın tarafında olmak veya onunla ilgili ‘caps’ler paylaşmak şöyle bir şeydir: ‘Ben gücün(bilginin) yani İlber Ortaylı’nın yanındayım, maalesef siz ‘cahil’lere katlanmak zorundayım’. Belgesel izleyen orada durur mu, durmaz tabi ki. Konu dönüp dolaşıp illa ki, arıların çalışkanlığına gelir. Arı kısmını anlatmadan yine bir ara verelim.

GEREKSİZ BİLGİ: İngilizler, o üzerinde güneş batmayan imparatorluğun askeri gücünün Bombus arısından geldiğini söylerler. Nasıl yani, bir arı ne yapmış olabilir ki? Hikâyesi şöyledir: Kırsal kesimde tek başlarına yaşayan yaşlı kadınlar kedi besler, kediler civardaki tarla farelerini öldürürler, fareden boşalan yuvaya Bombus arıları yerleşir ve burada çoğalan Bombus arıları civardaki bitkilerin tozlaşmasını sağlarlar, tozlaşma sonucunda oluşan daha kaliteli yemleri yiyen büyükbaş hayvanlar daha semiz olurlar ve bunlarla beslenen askerler de daha güçlü olurlar ve daha iyi savaşırlar.

Arıların çalışkanlığı efsanesi. Arılar aslında çalışkan değildir. Konu hakkında uzmanlığım olduğu için bunu rahatlıkla söylüyorum. Arılar çok çalışmaz, kendisi için ne kadar yetiyorsa o kadar çalışır. Yine bu efsane de yukarıda bahsettiğim güçlü olanın, çok çalışanın en üste çıkacağı Sosyal Darwinizm’e dayanır. Bir arı kolonisinde kaç tane arı olduğunu bilmezseniz, bir arının sadece 42 gün yaşadığından haberiniz olmazsa bunun böyle olduğunu bilemezsiniz. Çünkü bütün arılar birbirine benzer.

ARIYLA İLGİLİ İKİNCİ GEREKSİZ BİLGİ: ‘Vücudunda kırk bin arıyla gösteri yaptı’ haberlerindeki arıların tamamı erkek arıdır. Arılarda iğne sadece dişide olur, erkekte olmaz. Gösteri yapan sıkıysa dişi arılarla yapsın!

İyi de, bunların Montaigne ile ne alakası var? Bilemiyorum. 1100 küsur akademisyen bir araya gelip saçma sapan bir bildiriye imza atıyor. Hemen hemen aynı sayıda üye sayısına sahip Geornalist’te çıkan yazıların çoğunun okunma sayısı 100’ü geçmiyor. Çıkan tüm yazıları/denemeleri/şiirleri okumaya çalışıyorum. Özellikle denemelerin geneli, ÖSYM’nin sınavlarındaki paragraf sorularına benziyor. Bilgi içerikli yazılarda da şöyle bir durum var. (ARA BİLGİ: Copy/Paste çıktı mertlik bozuldu) Örneğin, Geornalist’e üye olduğumdan beri benimki de dâhil birkaç grip yazısı yazıldı. İçlerinden en doyurucu bilgilerin bana ait olan yazı da olduğunu düşünüyorum. Aksini düşünen okusun. Bu ukalalık zannedilmesin. Öyle bir derdim yok. Bunu bilgi içerikli yazıların doğasını anlatmak için yazıyorum. Şiir konusu ise çok daha derin. Buna geçmeden önce yine bir ara verelim.

GEREKSİZ BİLGİ: Moritanya’da her üç kişiden biri şairmiş. Her iki kişiden üçünün şair olduğu bize çok benziyor. O zaman bir şiirle devam edelim: Moritanya’nın meşhur acı biber ezmesi/Ne hoş olur kışın Afrika’da gezmesi

Bazı şiirler, bilinen şiirler üzerinde kelime değişikliği yapılarak yazılıyor. Bazıları devrik cümleleri alt alta getirilerek yazılıyor. Çoğu zaman farklı kişilerin aynı kelimeler etrafında dönen şiirlerine rastlıyorum. Örneğin, atıyorum ‘adam aşka dolandı/kadın şiire boyandı/ ayrılık geldi, kapıya dayandı’ gibi. Bazen de üzülüyorum. Memleket resmen ‘Sevip de Kavuşamayanlar Hapishanesi’ne dönmüş.

Peki, neden böyle? Bana göre hayretimizi ve merak duygumuzu kaybettik. İnternette birkaç dakikalık görüntülerden ve birkaç paragraftan daha fazlasına tahammül edemiyoruz. Bu son zamanlarda iyice kısaldı. Örnek olarak, ‘Vine’ videolarına bakılabilir.

Bunca öğrenilmiş hareketlerin, kalıplaşmış davranışların arasında sanki herkes bir yerden komut almış gibi farklı olduğunu düşünüyor. Hemen her şey kısa sürede -bir ‘Vine’ kadar- sıradanlaşıyor. Etrafa gözlerimizle değil de piksel oranı yüksek lenslerle bakıyoruz. Hemen her şeyi paylaşmaya çalışıyoruz, paylaştığımız şeylerin tam farkına varamadan.

Bu sitedeki 1100 küsur kişiden hiçbirini şahsen tanımıyorum. Hepsini tanımak istesem de beceremem. Çünkü beynimdeki köyün kapasitesi 148 kişi 149’uncu kişiye yer yok. İnanmayan Dunber sayısına bakabilir.

Bunca şeyi neden yazdım, bilmiyorum. O zaman yazıyı ne işinize yarayacağını bilemediğim bir bilgiyle bitireyim.

GEREKSİZ BİLGİ: Eğer tüm dünya Amerika gibi yaşamaya başlarsa tam dört buçuk dünyaya daha ihtiyaç duyarız.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Oca 19:58

Bu fotoğrafı ilk gördüğümden beri bir yazıda kullanmak istiyordum. Bu yazıya kısmetmiş (:

14 Oca 19:57

bu postmodern çağın bilgisi hem gereksiz, hem de faydasız diyerek bir orta yol bulayım.

Kürşat Koyuncu yazdı, 27 misafir olmak üzere 41 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
11 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Fahreddin Paşa'nın Çekirge Diyeti

Artık müdafaanın son günleridir. Medine, Şerif Ali ve Şerif Abdullah kardeşlerin kuvvetleri tarafından kuşatılmıştır. Fahreddin Paşa Medine’deki durumun ne hal aldığını anlatmak için Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’ya 7 Mart 1918’de Teğmen İsa Efendi vasıtasıyla -yirmi beş günde ancak ulaştırılabilen- şifreli bir mektup yazar. Mektupta, ellerindeki erzaklarının tükenmek üzere olduğunu, acilen Hicaz’daki kuvvetlerini doyuracak bir kaynak tahsis edilmesini ister. Ancak istekleri hiç gerçekleşmez. Medine neredeyse tamamen kuşatılmış durumdadır. Yiyecek sıkıntısı hat safhaya ulaşmıştır. İşte bu sırada Fahreddin Paşa’nın o bölgede çok bulunan ve o bölgede yaşayan insanların yedikleri bir yiyecek aklına gelir. Çekirge!

7 Haziran 1918’de çekirge talimnamesini yayınlar. Burada çekirgenin serçeden bir farkı olmadığını, sadece temiz şeyleri yediğini, topluca yaşadıkları için bolca bulunduğunu, Hicaz, Yemen gibi o bölgede yaşayan insanların başlıca gıdası olduğunu ve Bedevilerin sağlamlıklarını ve çevikliklerini çekirgelere borçlu olduğunu söyler. Sonra faydalarından bahseder:

‘Bütün bu havalide öteden beri inanıldığına göre, dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara pek tesirlidir. Hele romatizma için iksir gibidir. Şifa verici tarafı bilhassa, yumurtalarıdır. Biz yazık ki bunları, çukurlara gömerek, üzerlerine kireç dökerek heder ediyoruz. Çekirgeyi, hekimlemize inceletip, tahlil ettirdim. Bunlar, araştırıp incelemeleri neticesinde çekirgeden sitayişle bahsetmekte ve şifa verici, hem de besleyici hassalarını saymakla bitirememektedirler. Gerçi ziraatımıza, ekinlerimize zarar veriyorlarsa da, birçok kuşlar ve hayvanlar da öyle değiller mi? Hatta bazı hayvanlar, yalnız zarar verirler ve hiç hayırları yoktur. Çekirge ise, zararının yanında, gıda bakımından çok hayırlı ve faydalı bir hayvancağızdır. Hem gıda, hem de devâdır. O halde, bundan faydalanmak gerekmez mi? Yediğimiz sebzelerin çoğundan fazla ve daha ziyade faydalı olduğu tecrübe ile tahakkuk etmiştir.’

Çekirgelerin ıstakoz ve karidesten farkı olmadığını söyler. (ki burada haklıdır. Çekirge, ıstakoz ve karidesin hepsi de eklembacaklılar olarak nitelendirilir) Daha sonra çekirge yenmesinin bir ‘sünnet-i seniye’ olduğunu vurgular:

‘Cenab-ı Peygamber hadisi şerifinde “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” Buyurmuşlardır ki, iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı da dalakla karaciğerdir.’

Daha sonra çekirgenin nasıl yeneceği konusuna değinir:

‘İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin, başının kopartılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış…

Hicaz çekirgesi, öteki bölgelerin çekirgesine göre daha besleyici ve daha tatlıdır. İbnürreşit cihetindeki çekirgeyi nimet sayıp, bereket bilirler. Bunları zaten uzun boylu anlatmaya hacet yoktur. Yiyip tadına bakarak, faydasını anlamak kâfidir. Çekirge dört türlü yenebilir:

1-Toplanan çekirgeler, çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar kurtulur. Ayakları ve başı koparılır. Kalan gövde kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenir.

2-Sıcak su ile haşlanır. Baş ve ayakları temizlenir. Hemen pişmek üzere bulunan pirinç ya da bulgur pilavına karıştırılıp pişirilir.

3-Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilerek konur, üzerine zeytinyağı ile limon gezdirilir.

4-Çekirgenin kavrulan kısmı, havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi şeklinde kutularda ve dağarcıklarda muhafaza edilir. Araplara göre en makbul tarzı budur. Çünkü elde daima ihtiyat durur. Ve gerektiğinde nerede olursa olsun açlığı gidermeye yarar. Hele harp zamanlarında, hemen el altında bulunan bir gıdadır.’

Büyük bir dikkat ve titizlikle yaptırdığı araştırmalara göre, ‘…onun tabiriyle yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile nimetnaşinaslıktır.’ der. Sonra kendi tecrübesini paylaşır:

‘Dün karargâh sofrasında (çekirge tavası) vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu dil konservesinden pekiyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.’

Ve talimnamesini şu sözlerle bitirir:

‘Kısaca dün, çekirgeyi bahçelerden yok etme tedbirlerini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yolları gözlüyorum. Hangi bölgeye çekirge düşerse, tarifime göre faydalanılmasını ve bana hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ediyorum.’

Fahreddin Paşa’nın bu diyetine uyulur. Askerler doymaktadır. Ancak bir başka sorun daha vardır. Her işlerini gördükleri hayvanlarda açtır ve bu hayvanlar yem yokluğundan eriyip gitmektedir. Öyle bir kapana kısılmışlardır ki, hayvanlar için ot peşinde koşarken asilerle çatışmaya bile girilir.

Sonrasında sıkıntılar daha da artar ve 7 Ocak 1919 günü teslim olunur.

NOTLAR:

1-Bu yazıda yaptığım alıntıların kaynağı, Feridun Kandemir’in yazdığı “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası” isimli kitabıdır. Gerçek tarihi belgelerle yazılan bu kitabı meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

2-Aslında bu yazıyı, önümüzdeki yıllarda daha sık karşılaşacağımız ‘böceklerle beslenme’ ile ilgili olarak yazacaktım, ancak adeta bir açık hava hapishanesine çevrilen Madaya’da, açlıktan ağaç kabuklarını, kurumuş yaprakları, böcekler, hatta kedileri ve köpekleri yiyen insanları görünce sadece bu kadarını yazdım. Hatta kendi adıma şöyle düşündüm: ‘Fahreddin Paşa ve askerleri şanslıymış, orada en azından yiyebilecekleri kadar çekirgeleri varmış. Madaya’da o kadarı bile yok…’ Görüntüleri görünce üzülüyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Ama o kadarla kalıyor. Daha önce de yazmıştım, tam bir katarsis yaşanıyor. Katarsis, yani başkalarının içinde bulunduğu trajediyi seyrettikçe onun acısının içinde kaybolurken o anın her saniyesinde aslında özdeşleştiği kişinin acısının dışında konumlandığını bilerek, kendi içindeki endişe ve korkulardan arınmak. Günümüzde trajedi içeren görüntüler katarsis etkisini yaratıyor ve o kadarla kalıyor. Sosyal medya denen şey üzerinden herkes sadece öfkesini ya da herhangi başka bir duygusunu boşaltıyor. Kendimizi düzeltmeden, başkalarının düzgün davranmasını bekliyoruz. Bunca, hırsın, açgözlülüğün, bencilliğin içindeyken de yaptığımız hiçbir şeyin kıymeti olmuyor. En basitinden, rahatlıkla Madaya gibi yerlere yapılan yardımların yetersizliğinden bahsediyoruz (yardımlara karşı çıkanları konu dahi etmiyorum), ama günlük 4,5 milyon (rakamla da yazayım: 4.500.000) ekmeği çöpe atıyoruz. Oysa Madaya’da bir lokma ekmeğe muhtaç sayıları sadece binlerle ifade edilen insan yaşıyor. Sözün özü, kendimizi düzeltmeden başkalarını düzeltme hastalığından kurtulmadığımız müddetçe yaptığımız hiçbir şeyin anlamı yok. Allah kimseyi -her anlamda- açlıkla terbiye etmesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Oca 00:21

Tekrar olacak ama, eyvallah (:

11 Oca 21:53

Kaleminize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
8 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Madaya'da Ateşböcekleri Nereye Gömülür?

‘21 Eylül 1945, öldüğüm geceydi…’

Madaya’da açlık yüzünden ölen çocukların bir benzeri geçmişte İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da yaşandı. Yazıda anlatacağım film bu konuyla ilgili.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu yaklaşmaktadır. Amerikan savaş uçakları yangın fırtınalarına neden olan ateş bombaları Japon şehirlerinin üzerlerine bırakmaktadır. Bu bombalar küçük bir teneke kutu boyutlarındadır ve bir fitile sahiptirler. Bu ateş bombaları fitilleri bittikten sonra patlar ve çevresini bir ateş topuna çevirir. Tahtadan yapılmış Japon evleri için yangınla mücadelenin yolu yoktur…

Hemen baştan söyleyeyim. Yazıda filmle ilgili bir miktar spoiler var. Ama yine de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Ateşböceklerinin Mezarı, Isao Takahata’nın yönetmenliğini yaptığı, Akiyuki Nosaka’nın aynı isimli kitabından uyarlanmış 1988 yapımı bir animasyon filmi. A. Nosaka’nın 1967 yılında yazdığı kitapta olaylar 2. Dünya savaşı sırasında, Japonlar için en zor yıl olan 1945 yılında geçmektedir. O sıralar 15 yaşında olan Nosaka, yetersiz beslenmeden dolayı kız kardeşine kaybetmiştir.

1945 yılında, Japonya acımasızca hava bombardımanına maruz kalmaktadır. Bu bombardımanların birinde Genç Seita ve küçük kız kardeşi Setsuko annelerini kaybederler. Babaları ise donanmada hizmet vermektedir. Ateşböceklerinin Mezarı bu iki çocuğun bombaların altında cehenneme dönen Japonya da canları pahasına sarıldıkları özgürlüklerini, gururlarını ve hayatta kalma çabalarını anlatır. Ve bu yazının başındaki sözlerle başlar.

Ateşböceklerinin Mezarı farklı tarzda bir savaş hikâyesidir. Film, daha en başından ana karakterlerin öldüklerini gösterir. Aslında bu durum, mutlu sona alışmış seyirci için pek de iyi bir fikir gibi görünmez. Ancak yönetmenin anlatım tekniğindeki ustalık bunu çok iyi perdeler. Filmde bir başka özellikte, ‘düşman’ın görüntüsü yoktur. Düşman hakkında hiçbir şey söylenmez. Tek gördüğümüz gökyüzünden bombalarını bırakan uçaklardır. Uçaklar da görünmese sanki bir doğal afet yaşanıyor gibi gelebilir.

Filmdeki bir diğer ayrıntı da Setsuko’nun elinden düşürmediği teneke şeker kutusudur. Setsuko ilk önce kutunun içinde giderek azalan şekerler ile kıtlığın, açlığın ve idareli yaşamanın ne demek olduğunu öğrenir. Aslında biten şeker, biraz da yavaşça tükenip halsiz düşen ve en sonunda ölüme boyun eğen kardeşleri de temsil eder. Boş şeker kutusu da oyunla karışık aydınlatma amaçlı topladıkları ancak sabah olunca ölen ateş böceklerinin mezarı vazifesini görür, tıpkı Japonya’nın, üzerine yağan ateş bombalarının mezarı olduğu gibi.

Filmdeki bir diğer ayrıntıda, günümüzde sürekli propagandası yapılan bireyselleşme üzerinedir. Bunu Seita’nın verdiği kararlarda görebiliriz. Kendi başına buyruk hareket eden, tek başına güçlü süper kahramanlar normal durumlarda işe yarabilir. Ancak savaş ortamında bu güçlü bireysellik bir işe yaramaz.

Filmin asıl başarısı, şehirlerin veya ülkelerin yıkımından ziyade savaşın asıl insanın yıkımı olduğunu göstermesidir.

Yeni evler, yeni binalar ve yeni şehirler kurulabilir. Ölen bir çocuğu yeniden inşa edemeyiz, tıpkı sahillere vuran Aylan’larda olduğu gibi, tıpkı Madaya’da açlıktan ölen çocuklarda olduğu gibi…

Kazancakis, Allah’ın Garibi’nde ‘Dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu süre, korkma… her şey yolunda demektir.’ diyordu. Oysa bugün modern yaşamda, kimsenin çiçeğe, çocuğa ve kuşa ayıracak zamanı yok. Nereye koştuğumuzu bilmediğimiz bir hız çağındayız. Madaya’da veya herhangi bir yerde ölen çocuklara üzülmemiz iki tuş arasındaki mesafe kadardır, tıpkı Kevin Carter’ı ve onun fotoğrafladığı açlıktan iki büklüm olan çocuğu ve biraz ötesinde onu gözetleyen akbaba da olduğu gibi. O zaman yeterince üzüldüysek kanalı/sayfayı değiştirebiliriz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Oca 18:24

Eyvallah, teşekkür ederim.

13 Oca 12:36

Tüm yazılarınızı zevkle okuyorum. Öğretici ve doyurucu:) İsminize bakmadan yazılarınızı tanıyorum artık:)

Kürşat Koyuncu yazdı, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Bir Medeniyet Yıkma Aracı Olarak Tuz

Hemen baştan söyleyeyim. Bu bir diyet yazısı değildir. Daha fazlasıdır. Ama siz yine de tuzla çok fazla samimi olmayın. Tuza karşı bir mesafeniz olsun. Her neyse, konumuza dönecek olursak;

M. Ö. 149, senatodaki hemen hemen her konuşmasını ‘Ceterum censeo Carthaginem esse delendam!’ (Bu arada, kanaatime göre, Kartaca yıkılmalıdır!) diyerek bitiren, Romalı Senatör Marcus Porcius Cato ölür. Roma, onun bu isteğine yine aynı yıl cevap vererek Kartaca’yla 3. Pön Savaşını başlatır. M. Ö. 146 yılına gelindiğinde Roma, sonunda taş üstünde taş bırakmamacasına Kartaca’yı bir daha dirilmemek üzere yıkar. Ve yine bir daha kalkınamaması içinde bereketli topraklarını tuzlar. Böylelikle bir medeniyet tarihin tozlu sayfalarına karışır. Sonuçta, Akdeniz bir Roma gölü haline gelir.

Diğer taraftan, 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadarki güney ve doğu Baltık kıyılarının gelişimi, önceden seyrek olarak iskân olunan sınır bölgelerinde yeni teknolojik ve ekolojik modelin istikrara kavuşturulmasına bağlıydı. Burada en kritik faktör, bol miktarda ucuz tuz arzının sağlanmasıydı; sonuç, Polonya ve başka yerlerde, muhtemelen tuz madenlerinin keşfi ve geliştirilmesi olmuştu. Yeteri kadar ucuz tuzla, ringa balıkları ve lahanalar, salamura yatırılıp uzunca bir süre muhafaza edilebiliyordu. Bunun bir sonucu olarak da, çavdar ekmeği, lahana ve zaman zaman bayram günlerinde ringa balığından oluşan görece ucuz ve besin değeri yüksek bir beslenme biçimi, bütün yıl boyunca halkın tüketimine hazır hale getirebilmişti.

Daha erken zamanlarda, avcılık, bir tür ilave beslenme imkânı sunuyordu; ancak avcılıkla geçinebilmek için az miktarda nüfusun olması gerekiyordu. Lahananın ve ringa balığının önemi, görece yoğun nüfusların bu kaynaklardan uygun denecek şekillerde beslenebilmesini mümkün kılabiliyor olmasında yatıyordu. Tesadüfi olarak, Batı Avrupa’da besin değeri yüksek fasulye ve bezelye üretimi, genelde halkın yegâne beslenme kaynağı olan hububata ilâve katkılarda bulunması bakımından benzer bir rol oynamıştır. Ne var ki, bu baklagiller Baltıkların kıyı bölgelerinin zayıf topraklarında ve daha kısa süreli tarıma elverişli mevsimlerinde yetiştirilemiyordu.

Elbette ki tuz, oldukça pahalıydı. Bu sorun, tam da kuzey-batı Avrupa’nın eski ve yoğun olarak iskân olunan topraklarında ihtiyaç duyulan ürünlerde, yani tahıl ve kerestede ihracat ticareti geliştirmekle hallediliyordu. Tuz burada, Baltıkların gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Ancak günümüzde tuzun, çok daha büyük çapta bir yıkıma neden olabilecek bir etkisi daha var ve bu etki bertaraf edilmezse ya da etkisi azaltılmazsa dünyanın gelecekteki çatışmalarında önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim.

Yarı kuru bölgelerde yeraltı suları genelde çok miktarda erimemiş tuz içerir. Nehir vadilerinde, deltalarda olduğu gibi, taban suyu yüzeye yakın ise, kılcal hareketler yeraltı suyunu toprağa taşır. Su buharlaşıp uçar ve taşıdığı tuzlar toprakta kalır. Buharlaşma hızı yüksek olduğu zaman, devamlı sulama ile biriken tuz bitkileri zehirler. Sulama, tarımsal üretimi dramatik ölçüde arttırsa da, nehir vadilerinin güneşten yanmış sel yataklarını yemyeşil tarlalara dönüştürmesi uzun vadede alınacak ürünü kısa vadeli üretime feda etmek demektir.

Geçmişte arazilerin tuzlanmasına esas olarak tatlı su ile denizin karışması neden olmuşken, şimdi karşımızda hiç umulmadık önemli bir suçlu var: Kar ve buzu eritmek için yollara dökülen tuz. Yollara saçılan tuz hemen yeraltı suyuna, derelere ve nehirlere, tarlalara ve ormanlara karışıyor. Kış mevsiminde yolların açık tutulması için giderek daha fazla sayıda şehir ve kasabada tuz kristalleri serpilmeye başlandı. Sıradan sodyum klorür, alternatifi olan ve bitkilerin çok daha kolay dayandığı kalsiyum klorürden daha ucuz olduğu için en çok kullanılan tuzdur.

Çevreye böyle büyük miktarlarda başka bir madde atılsaydı halktan herhalde büyük bir feryat yükselirdi. Ne var ki büyük çoğunluk için tuz bedava bir maddedir. Oysa arabaları ve otoyol köprülerini yavaş yavaş kemirerek çürütme gibi büyük ve görünmez maliyetleri vardır. Ancak yurttaşlar ve politikacılar kışın daha güvenli seyahat uğruna böyle bir maliyetlere katlanıyorlar. Çevresel maliyetler de genel olarak katlanılması gereken zorunlu maliyetler olarak görülüyor. Tuz uzun zamandır araçların kaygan zeminde patinaj yapmasını önlemek amacıyla kullanılmaktadır. Tuzun buzların eritilmesi için kullanımı olağanüstü arttıran olgu, şehirlerarası otoyol sisteminin inşası ve buna paralel olarak otomobil sayısındaki patlama oldu. Tuzlanmanın yol açtığı toprak kaybının küresel çaptaki çevresel etkileri, milyarlarca insanı beslemek için ihtiyaç duyacağımız tarım arazilerinin yitirilmesinde saklı bulunuyor.

ABD Çevre Koruma Ajansının geliştirdiği çözümler var. Birçok karayolu boyunca tuza dayanıklı bitkilerin kullanılmasını yaygınlaştırıyor. Bunların arasında yıllık tuzlu bataklık yıldızçiçeği, tuzlu çayır otu, dar yapraklı su kamışı, çok yıllık sazlar ve deniz kenarlarında yetişen altın başak gibi çok çeşitli bitkiler var. (Ben bulamadım, ancak bizde de benzer çalışmalar varsa bu güzel bir durum) Tuz sıkıntısının bu bitkilerin gelişmesini kolaylaştırdığını hiç kimse kesin olarak kanıtlayabilmiş değilse de, tuz ile bu bitkilerin yetişmesi arasındaki bağlantı açık. Yollara serpilen tuzlar sudaki ve tarlalardaki tuzlanmayı kesinlikle arttırıyor. Tuz, suyun ve toprağın koşullarını değiştirir ve böylece nerede hangi bitkilerin yetişeceğinin belirlenmesinde etkili olur.

Bir medeniyetin yaşam süresi, başlangıçtaki toprak derinliğinin toprak kaybına oranıyla ölçülebilir. Yakın zamandaki erozyon oranlarını uzun süreli jeolojik oranlarla kıyaslayan araştırmalar, en az iki misli ve bazen yüz misli oranlar bulmuştur. İnsan eylemleri, erozyon hızlanması olmayan bölgelerde dahi erozyonu birkaç kat arttırmış bulunuyor. Biline sorunları olan bölgelerde ise, erozyon oranları jeolojik olarak normal olanın yüz veya bin katı olabiliyor. Ortalama hesaplar yapılacak olursa, gezegenimizin tümünde insanlar erozyon oranlarını on kat arttırmış bulunuyorlar.

Sonuç olarak, insanoğlu hâlâ toprağa bağlı olarak yaşıyor. Dolayısıyla toprağa nasıl davranırsak kendimize de öyle davranmış oluyoruz. Bu sorunlar daha da büyümeden mantıklı çözümler üretmeliyiz. Bunu yaparken de, günümüzün ‘doğayı sev, yeşili koru’ mantığını aşamamış çevrecilerinden olabildiğince uzak durarak yapmalıyız. Çevre illa ki bozulacak, ama önemli olan bunu en alt seviye de tutarsak başarılı olmuş oluruz. Her yere ağaç dikmekle -özellikle çam ağacı- hiçbir sorunu çözmüş olmayız. Sadece öteleriz. Yani mesele sadece ağaç değil, daha fazlası…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Tuza dayanaklı bitkilere ilâve olarak şunlar var: frenk üzümü, Sibirya dikenli fundalıkları, yabani iğde, Amerikan karaağacı, defne gibi.

2.Bir zamanlar liman kenti olan ve Hz. İbrahim’in doğduğu yer olarak bilinen Ur kentinin harabeleri şimdi denizden 240 kilometre içeride bulunuyor. Bunun nedeni, yanlış tarım uygulamaları sonucu toprağın aşırı tuzlanması olarak görülüyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
30 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Şark Kedisi Garb Kedisi

Bugün internet çağıyla birlikte kediler bir şirinlik muskası olarak algılansa da özellikle Ortaçağ Batısında diğer birçok hayvanda olduğu gibi kötülüğün cisimleşmiş hali olarak algılandılar. Doğu da ise bakış açıları ise hep aynı. Şark ve Garb’ın geçmiş zamanda kediye bakışlarıyla ilgili bu küçük yazı da bunu göstermeye çalıştım.

Önce gücün ‘Aydınlık Tarafı(Şark)’na bakalım;

Kedi, Mısır’dan yola çıkıp XI. yüzyıl dolaylarında, ağır ağır Avrupa’ya yerleşmiş. Önceleri keşişlerin hücrelerini paylaşır, kimi kilise babalarının iyi yürekliliğinden yararlanır; söz konusu babalar, tekir kedilerin alnında, Kutsal Meryem’in damgası olan M harfini görürlermiş. Papalık erkinin kendini kabul ettirmesi ve sapkınlara savaş açılmasıyla her şey altüst olur. Kediler en azından şeytansı varlıkları canlandırmakla suçlanırlar, bu da diri diri ateşe atılmak gibi, bir sürü işkenceden geçirilmelerine yol açar. Kedilere bugün Tibet’te yarı tanrı gözüyle bakılıyor, şimdi garplılar kediler beraber uyuyor, oysa ortaçağ Fransa’sında şeytanın yardakçısı sayılıyorlardı.

Mısır’da tanrılaştırılmışlar, mumyalanmışlar, özellikle ördek avlamak üzere yetiştirilmişler. Sevinç ve doğurganlık tanrıçası, kedi başlı Bastet nedeniyle kutsal sayılırmış. Mezarların duvarlarına resimler yapılmış, metinlere geçirmişler. Köylüler hayvanlarla özel bağlar kurmuşlar, dönemin sanatçıları çoğu kez bu ilişkileri canlandırırdı yapıtlarında, sazlıkların arkasında ördek avına yatmış insanla kedi arasındaki işbirliği bunlar arasındadır.

Yersiz yurtsuz kedilerin Kahire’de Kadı’nın hesabından beslendikleri şaşırtıcı bir hakikattir. Her öğleden sonra belirli bir miktarda et artığı mahkemenin büyük bahçesine getirilir ve kediler yemeleri için oraya çağırılırmış. Kediler için yapılan harcamaların neredeyse tümü Kadı tarafından karşılanmaktaymış. Kahire’de kedilerden kurtulmak isteyen birçok insan, onları ya Kadı’nın evine gönderir yahut kendileri getirir ve büyük bahçeye salıverirlermiş. Hatta Sultan Baybars, kedilere faydalı olsun diye kendi camisinin hemen yanı başında ‘Kedi Bahçesi’ adında bir bahçe vakfetmiş.

Kedi öldürmek bir cinayettir ve cezalandırılmalıdır. Suçlu, kedinin sahibine ceza olarak zahire vermelidir; o kadar ki bu bedel, kuyruğundan asılı ölü hayvanı örtecek miktarda olmalıdır. Bangladeş’te kedi öldürmek daha da ağır cezalandırılırmış: Bunun için beş kilo tuz ödenme mecburiyeti konulmuştur ki, tuzun değeri dikkate alınırsa pahalı bir ceza sayılırmış. Tuz fakirlere dağıtılırmış.

Malum, kediler temizlikleriyle ünlü hayvanlardır. Bu konu da bir Arap Atasözü şöyle der: ‘Kediye “Bokun ilaç demişler”, o da onu gizlemeye kalkmış.

Kedinin yüksek bir yerden atılsa da dört ayak üzerine düşer. Bunun sebebi olarak, Hz. Muhammed (SAV) eliyle kedinin sırtını okşamasından dolayı kedinin hep dört ayak üzerine düştüğü ve sırtının asla yere gelmeyeceği rivayet edilmiş.

O zaman gücün ‘Karanlık Tarafı(Garb)’na geçebiliriz;

Tüm bunlara karşılık, XV. yüzyıldan XVII. Yüzyıla dek, kedilere Batı’da bin türlü eziyet ve işkence yapılmış: Kulelerin tepesinden atılmışlar, asılmışlar, canlı canlı evlerin, şatoların duvarlarına, temellerine harç yapılmışlar, kötü ruhları ve şeytanı kovmak üzere. Dahası yüzyıllar içinde iyileştirilen bir ortaçağ geleneği çok özel bir çalgı bulmuş: Kedili org.

Delikli bir kutuya, kuyrukları dışarıda kalacak şekilde birkaç düzine kedi yerleştirilirmiş. Sonra, kapatılmış hayvancıkların acı ya da korkudan miyavlamalarını sağlamak üzere ya kuyrukları çekilir ya da üzerlerine iğne batırılırmış. Ortaçağda, ilk Haçlı Seferleri’nden sonra, diri diri yakılan kediler Müslümanları ya da iblisi simgeliyormuş. Hasat zamanının başına rastlayan Saint-Jean bayramında, kediler alevlerin tepesine oturtulmuş fıçılara ya da bez torbalara konurmuş. Sevinç çığlıkları atan kalabalık, torbanın ya da fıçının parçalanmasını, kedilerin akkorların arasına düşüp yanmasını beklermiş. Kediler canlı birer meşaleye dönüşmüş olarak miyavlayarak kaçarken en sevilen oyun sevilen, tepelerine çullanmak, kötülüğü, Müslümanları ve iblisi simgeleyen zavallıları döve döve gebertmekmiş. Yine kimi kediler, Pazar günü sıçan avladığı için asılmıştı.

Bu tür diri diri yakmaların en büyüğü Paris’te, Greve Meydanı’nda yapılırmış. Hatta o dönemde tahta çıkacak olan XIII. Louis, babası IV. Henri’den engizisyon tarafından yakılma cezasına çarptırılmış hayvanların bağışlanmasını istemiş ve bunu da elde etmiş.

O zamanlar sadece kediler değil birçok hayvan Garblıların gazabına uğramış. ‘Cehennem sinekleri’ diyerek yarasaları öldürmüşler, gece kuşlarını tahıl ambarlarının kapılarına çivilemişler, karakurbağalarını diri diri gömmüşler, köstebeklere kötü iletiler taşıdığı ve uğursuzluk simgesi olduğu için zarar vermişler, vs. vs.

Yani kısacası, dünyanın hiçbir coğrafyasında Avrupa’da yaşanan bu olayların benzerine rastlanmamıştır. Ayrıca Avrupa hariç dünyanın hiçbir coğrafyasında bunlarınkine benzer bir ‘Ortaçağ’ yaşanmamıştır. Kendi adıma, Garbın bugünkü sevgi pıtırcığı görünümüne asla inanmıyorum. Mültecilere bakış açılarında görülebilir.

Ama siz yine de kedileri sevin. Hatta bu konu da, Annamarie Schimmel’in ‘Şark Kedisi’ kitabını hararetle tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
31 Ara 02:09

Eyvallah

30 Ara 21:26

Güzel yaklaşım

Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Bill Breeden'in Verilmeyen Fidyesi

Indiana eyaletine bağlı, Odon kasabasının sakinleri için 26 Kasım 1986 günü de diğer günler gibi sıradan başladı. Günün ilerleyen saatlerinde Amiral John Poindexter’in isminin verildiği sokakta, Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasının yerinde olmadığı fark edildi. Daha sonra ajanslara şöyle bir haber düştü: ‘Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu tabela elimde. Eğer 30 milyon dolar verirseniz size iade ederim.’ Nasıl yani? Sıradan bir sokak tabelası için neden bu kadar para istenmişti?

Kaderin bir oyunu olarak Indiana eyaletinin küçük bir kasabası olan Odon’da kimsenin tanımadığı bir adam, hiç ilgisi olmadığı halde İran-Kontra skandalının bir aktörü haline geldi. Bu adam daha önce vaizlik yapmış, evlerde çocuklara öğretmenlik yapan Bill Breeden’di. Breeden’in doğduğu kasaba Odon, aynı zamanda Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert Mcfarlane’in yerine geçen Amiral John Poindexter’in doğduğu yerdi. Poindexter İran-Kontra işinde yasadışı eylemlere karışmış biriydi.

Skandalın patlak vermesinden sonra bir gün Bill Breeden, kasabalıların ‘kendi içlerinden çıkan’ Poindexter ile ne kadar gurur duyduklarını göstermek için sokaklardan birine onun adını verdiklerini fark etti. Bir barış yanlısı ve Birleşik Devletler dış politikasının muhalifi olan Breeden, bunun yönetimdeki ahlaksızlıkların kutsanması olduğunu düşünerek caddenin tabelasını çaldı. Bu tabelayı ‘rehin’ tuttuğunu ve 30 milyon dolara geri vereceğini ilan etti. 30 milyon dolar İran’a kontralara transfer edilmek üzere verdiği paranın miktarıydı.

Yakalanıp mahkemeye çıkarıldı ve birkaç gününü hapiste geçirdi. Hadiselerin ortaya çıkardığı sonuçlara bakılırsa İran-Kontra skandalında hapse giren tek kişi Bill Breeden olmuştu.

Peki, hadiseler nasıl bu noktaya gelmişti? Bununla ilgili küçük bir kronoloji yaptım.

REAGAN’DAN ERDEM’E, İRAN-KONTRA SKANDALININ KRONOLOJİSİ:

1 ŞUBAT 1979 – Devrimden sonra Ayetullah Humeyni İran’a döndü.

19 TEMMUZ 1979 – Nikaragua’da Sandinistalar Birleşik Devletler’in desteklediği Somoza diktatörlüğünü devirerek iktidara geldi. Sandinistaları, Marksistler, solcu papazlar ve çeşitli milliyetçi gruplar destekliyordu. Reagan yönetimindeki Birleşik Devletler ise Sandinista iktidarını komünist tehdit olarak algıladılar ve Orta Amerika ülkeleri üzerindeki denetimine karşı bir hareket olarak gördüğünden hemen Sandinista yönetimini yıkmak üzere harekete geçti. CIA karşı devrimci bir ‘kontralar’ gücü örgütledi. Ancak kontralar, halktan hiçbir destek görmedikleri için Birleşik Devletler denetimindeki yoksul Honduras’ta konuşlandılar. Bunlar sınırı geçiyor, çiftliklere ve köylere saldırıyor; kadın, erkek ve çocukları öldürüyor, etrafa dehşet saçıyorlardı. Birleşik Devletler eylemlerinin Nikaragua’da gizli kapaklı yapılmasının bir nedeni vardı. Kamuoyu araştırmaları Amerikan halkının orada askeri bir müdahale istemediğini gösteriyordu.

22 EYLÜL 1980 – Yaklaşık sekiz yıl sürecek olan İran-Irak Savaşı başladı.

20 OCAK 1981 – Ronald Reagan, 40. Birleşik Devletler Başkanı olarak göreve başladı.

TEMMUZ 1984 – Latin Amerikalı ajanlarını kullanarak, Sandinistalara karşı kontralara el altından silah yardımı yapmaya başladı. Yılın sonlarına doğru Kongre, ‘Vietnam Sendromu’ dolayısıyla Birleşik Devletler’in ‘Nikaragua’daki dolaylı ya da doğrudan, düzenli ya da düzensiz ordu operasyonlarını’ desteklemesini yasadışı ilan etti. Ancak Reagan yönetimi kontralara gizlice para yardımı yapmaya ve bir de üçüncü taraf desteği aramaya karar verdi. Guatemala’daki dost diktatörlük ise kontralara el altından silah yardımı yapmak için kullanıldı.

20 AĞUSTOS 1985 – Irak’la olan savaşında İran düşerse bütün doğunun düşeceğini fark eden Reagan yönetimindeki Amerika, İran düşmesin diye bu ülkeye silah sattı! İlk parti olarak 96 adet anti-tanksavar füzesi verdi.

4 ARALIK 1985 – Amiral John Poindexter, Robert McFarlane’nin ardından Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu.

28 EKİM 1986 – İran’a son kez 500 adet anti-tanksavar füzesi verdi.

3 KASIM 1986 – Beyrut’ta yayınlanan El-Şıra dergisi, İran-Kontra skandalını ortaya çıkardı. Silahlar (Birleşik Devletler’in azılı düşmanı!) İran’a Birleşik Devletler tarafından satılmış ve buna karşılık İran Lübnan’da Hizbullah’ın elinde bulunan rehineleri bırakmayı vaat etmişti. Satıştan gelen kar ise silah satın almaları için Kontralara veriliyordu.

13 KASIM 1986 – Ronald Reagan İran-Kontra skandalıyla ilgili olarak Oval Ofis’ten halka açıklama yaptı. İran’a gönderilen mal göstermelik (aslında 2000) anti-tank füzeden ibaretti ve operasyonun amacı İran’daki ılımlılarla diyaloğu geliştirmekti! Aslında gerçek amaç çift yönlüydü: Rehineleri serbest bıraktırmak ve böylece puan toplamak; kontralara yardım etmek.

26 KASIM 1986 – Indiana Odon Kasabası’nda Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasının kaybolduğu tespit edildi.

14 ARALIK 1986 – Bill Breeden, Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasını çalmaktan tutuklandı.

1986 – Eren Erdem doğdu. (2013 yılında Hürriyet’e verdiği röportajda 35 yaşında olduğunu söylemiş. Ancak başka yerlerde 1986 yılında doğduğu yazıyor. İnternette hangi gün ve hangi ay doğduğu ile ilgili bilgi yok. Tüm bunların dışında, eğer doğum yılı gerçekten buysa, gerçekten çok ilginç. Her neyse komplo teorilerine girmeyelim(: )

9 ŞUBAT 1987 – Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane, İran-Kontra skandalının patlak vermesinden sonra intihar girişiminde bulundu. Bu skandaldan dolayı yargılandı, fakat suçsuz bulundu.

20 OCAK 1989 – Ronald Reagan ve yardımcısı George Bush, İran-Kontra skandalına karıştıkları iyiden iyiye ortaya çıksa da astları onları titizlikle olayın dışında tuttular. Ronald Reagan, huzur içinde başkanlıktan ayrıldı ve yerine gelen George Bush, 41. Birleşik Devletler Başkanı olarak göreve başladı. O da ayrılacağı 1993 yılına kadar huzur içinde başkanlıkta kaldı.

5 TEMMUZ 1989 – Albay Oliver North, Kongre’ye yalan ifade vermekten mahkemeye çıkarıldı ve suçlu bulundu, fakat hapse mahkûm edilmedi. İran ve Kontra olayı, Amerika’daki düzenin çift yönlü savunma hattı konusunda mükemmel bir örnek teşkil etti. Birinci savunma hattı gerçeği yadsımaktı. Fakat yalanlar ortaya çıkarsa, biraz araştırmak, ama derine inmemekti ki bu durumda gazeteler olayı herkese duyuracak, ancak olayın esasına asla inmeyecekti.

26 KASIM 2011 – Eren Erdem; ‘Eğer İran-Türkiye karşı karşıya gelirse, Türkiye’ye karşı, İran safında olurum! İran düşerse, bütün doğu düşer!’ dedi. (Bu tweet’i Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu tabelanın ortadan kaybolmasının 25. yıldönümünde atması da çok ilginç olmuş(: )

10 AĞUSTOS 2015 – Acı ama gerçek! Zamanında birçok haber, yorum ve köşe yazısında şeriat tehlikesi adı altında sürekli İran’ı referans gösteren ve sıklıkla ‘Mollalar İran’a’ başlıklı haberlere imza atan Cumhuriyet gazetesi, İran Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Cevad Zarif’in makalesini yayınladı.

1 KASIM 2015 – Eren Erdem milletvekili seçildi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Ara 11:54

Eyvallah

29 Ara 18:23

Yüreğine sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 21 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Afrika Nerededir?

[‘Indian’ kelimesinden nasıl da nefret ediyorum… ‘Indian’, bir şeyler satmak için kullanılan bir kelimedir – hatıra eşya, sigaralar, sigarlar, benzin, otomobiller… ‘Indian’, beyaz insanın hayal gücünün ürünüdür. (Amerikalı Yazar: Lenore Keeshig-Tobias]

Afrika nerededir? Avrupa yukarıda, Afrika ise aşağıda mı? Haritalara bakacak olursak, Avrupa elbette ki Afrika’nın kuzeyinde dolayısıyla yukarıdadır! Ne var ki bu karar keyfidir ve Avrupalı haritacılar tarafından bu kararın böyle olmasına karar verilmiştir. Avrupa’nın, Afrika’nın üstünde ya da altında olup olmadığı tümüyle göreceli bir şeydir; çünkü bu, evrendeki stratejik bir noktadan bir gözlemcinin dünya gezegenine bakışıyla ilintili bir olaydır. Avrupalı haritacılar, dış uzayın stratejik bir noktasından dünya gezegenine bakıp, Afrika’yı Avrupa’nın altına yerleştirmeden önce, hiçbir Avrupalı dış uzayda bulunmamıştı.

16. Yüzyıldaki en büyük Avrupalı haritacılardan Gerhard Mercator’dan kalan bir anlayışla, dünya haritası, kuzey bölgelerin lehine olacak şekilde, çarpıtılarak çizile geldi. Mercator’un çizdiği harita temel alınarak çizilen dünya haritasında, Kuzey Amerika kıtası, Afrika kıtasının bir buçuk katı kadar bir büyüklükte gösterilmiştir. Yanlış çizilen haritalar nedeniyle, milyonlarca çocuğun hafızası, dünyanın kuzey bölgeleriyle güney bölgelerinin boyutları konusunda yüzyıllardır çarpık düşüncelerle ve bilgilerle doldurulmuştur.

Afrika ismine gelince… Antik Romalılar, bugünkü Tunus ve Cezayir’in doğusunu kapsayan bir bölgeye ‘Afrika’ diyorlardı. Bir başka iddiaya göre de Afrika kelimesi bölgede yaşamış Fenikeliler ve Berberilerin diline aittir. Daha sonraları, Arap göçmenler Afrika ismine ‘Arap(ça)laştırarak’ ‘Ifrikiye’ye dönüştürdüler. Afrika sözcüğü köken itibarıyla Roma-Yunan dillerine ait olabilir ancak, bu isim yakın tarih boyunca tümüyle Batı Avrupalılar tarafından kullanılagelmiştir.

Öyleyse Afrika kıtası nerededir? Afrika kıtasının sınırları nereye kadar ve ne ölçüde dürüst ve duyarlı bir biçimde çizilmiştir? Kıtaların başlama ve sınırlarını saptarken denizlere ve okyanuslara gereğinden fazla önem vermediğimizden emin miyiz acaba? Örneğin Madagaskar, Afrika’yla arasından 500 mil genişliğinde Mozambik Kanalı’yla Afrika’dan ayrılmaktadır. Mauritius, Afrika kıyılarından 1000 mil uzakta yer almaktadır. Öte yandan Yemen, Bab’ül-Mendeb Boğazından sadece bir taş atımı kadar uzak bir mesafedeki Cibuti’den ayrılmıştır. Tüm bu gerçeklere karşın, Madagaskar’la Mauritius siyasal olarak Afrika’nın bir parçası olarak kabul edilirken Yemen Afrika kıtasına dâhil edilmemiştir. Madagaskar’ın başkenti Tananarive bir Afrika başkenti olarak kabul edilirken, neden Yemen’in başkenti San’a bir Afrika başkenti olarak kabul edilmemektedir? Sömürgecilik sonrası dönemde Afrika üzerine yapılan akademik çalışmaların çoğunda, çağdaş Afrika devletlerinin bugünkü sınırlarının son derece yapay bir biçimde çizildiği özellikle vurgulanmaktadır.

Oysa Afrika kıtasının sadece kuzeye, Akdeniz’e doğru değil, aynı zamanda kuzey doğuya, İran Körfezi’ne doğru uzanması da gerekmez mi? Burada asıl sorgulanması gereken şey, Afrika’nın sınırlarının ve kimliğinin Avrupalıların kararlarıdır.

Kızıldeniz, Afrika kıtasının nerede sona erdiğinin belirlenmesinde jeolojik, coğrafi, tarihsel ve kültürel göstergelerden daha etkin bir rol üstlenmiştir. Aslında sorunun kökeni, Afrika’nın doğu yakasında bir çatlamanın patlak verdiği milyonlarca yıl öncesine kadar gitmektedir. Milyonlarca yıl önce Afrika kıtasında meydana gelen doğal bir çatlama olayı Arabistan yarımadasının Afrika kıtasından ayrılmasına neden olmuş, Süveyş Kanalı’nın inşasıyla birlikteyse fiziki ayırım, ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda tam anlamıyla bir kopuşa dönüşerek tamamlanmıştır. Avrupalıların siyasal açıdan güçlü ve üstün olmaları, dünya haritasını kafalarına göre çizerken, Afrika’nın kuzey doğu bölgeleriyle, Kızıldeniz’in ötesinde kalan Arabistan yarımadasının jeolojik açıdan benzerliklerinin bulunmasına rağmen Afrika’nın kuzey batı sınırları, Kızıldeniz’in batısı ile Süveyş Kanalı’nın batı kıyılarında sona erdirilmiştir.

Hatta Antropolog Paul Bohannan, Arabistan yarımadasının, Afrika kıtasından ayırt edilmesinin jeolojik gerçeklere dayanmadığını ileri sürer: ‘Jeolojik açıdan, Arabistan yarımadasının Afrika kıtasıyla bir bütün olarak ele alınması gerekir. Afrika kıtasını Arabistan yarımadasından ayıran Yarık Vadi, Anadolu’dan, Türkiye’nin kuzey bölgelerinden başlayarak bugünkü Ürdün Vadisi’ne ve Ölü Deniz’e kadar bir çizgide yayılmakta, daha sonra da Kızıldeniz boyunca bir hat oluşturmakta ve bu hattın Turkana Gölü’ne kadar uzandığı bilinmektedir.’

Afrika’yla Arabistan’ın coğrafi açıdan bir bütün olmasına ve Süveyş Kanalı’nın önceleri iki kıta arasında bir kavşak noktası oluşturduğu bilinmesine rağmen, Avrupalı coğrafyacılar, Arabistan yarımadasını Asya’nın bir parçası olarak kabul edip Afrika’dan ayırmışlardır.

Peki, bu ‘Ortadoğu’ nerededir? Haritalar nesnel bir biçimde incelendiğinde Ortadoğu bölgesinin, sözde ‘Eski Dünya’yı oluşturan Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının tam ‘Orta’sında yer aldığı görülecektir. Ama biz Avrupa-merkezli öznel deneyimin sonucu olarak ortaya çıkan ‘Ortadoğu’yu tercih ederiz…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı’nı, Afrika’yla Arabistan yarımadası arasındaki iletişim ve ticari işbirliği olanaklarını güçlendirmek amacıyla değil, sömürgeci Avrupalıların dünyanın diğer bölgeleriyle ticari olanaklarını kolaylaştırmak amacıyla inşa etmişti elbette. 1869-1879 yılları arasında inşa edilen Süveyş Kanalı’nın yapımı sırasında 120.000 Mısırlı’nın hayatını kaybettiği bilinmektedir.

2.‘…etiyopya oldu çıktı habeşistan olarak bildiğimiz yer…’ der, İsmet Özel.

3.Güneş ilk olarak Kamchatka’da doğmasına rağmen Greenwich sıfır noktası kabul edilir.

4.“Churchill’in şöyle dediği anlatılır: ‘-Ürdün fikri kafamda ilk kez ilkbaharda, bir öğleden sonra saat dört buçuk sularında oluştu.’

Gerçek şu ki, 1921 yılı Mart ayında, sadece üç gün içinde, Sömürgeler Bakanı W.Churchill ve kırk danışmanı yeni bir Ortadoğu haritası icat ettiler; iki ülke yarattılar, onlara isim verdiler, hükümdarlarını belirlediler ve sınırlarını parmaklarıyla kumun üzerine çizdiler. Dicle ve Fırat nehirleri tarafından kucaklanan ve ilk kitapların çamurunu vermiş olan topraklara Irak dediler. Filistin’den koparılan yeni ülkenin adıysa Ürdün oldu.

Sömürgelerin isim değiştirmeleri ve Arap krallıklarına dönüşmeleri, ya da en azından öyle gözükmeleri, acil bir konuydu. İvedilik arz eden diğer bir konuysa, bu sömürgeleri bölüp parçalamaktı. Emperyal hafıza en iyi yöntemin bu olduğunu söylüyordu.

Fransa Lübnan’ı icat ederken, Churchill boşta gezen prens Faysal’a Irak’ın krallık tacını taktı. Ve güvenilirliği tartışılır bir referandumdan çıkan %96’lık oranla bu kararı onaylandı. Kardeşi, Prens Abdullah ise Ürdün kralı oldu. Her iki hükümdar da, Arabistanlı Lawrence’ın tavsiyesiyle giderleri Britanya bütçesinden karşılanan bir aileye mensuptular.”(Eduardo Galeano-Aynalar)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Ara 15 13:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

140 Karakterle Gerçeğin Buharlaşması

[Direniş 48 saat sürerse AB, hükümeti düşürecekmiş!]

[400 vekil verilseydi, Dağlıca olmazdı!]

[Sözcü gazetesinin 1 Kasım manşeti!]

[Celal Şengör Röportajı!]

[Nasuh Mahruki: "Putin'den ricam; bu saldırının bedelini dost ülke Türkiye & Türk milletine değil, bunu planlayan AKP'ye ödetmesidir!"]

Son birkaç yıldır akla ziyan ifadeleri çok görüyoruz. Peki, neden böyle oldu? Bu konuda küçük bir araştırma yaptım. Ulaştığım sonuçları paylaşıyorum:

1.J.P.Sartre’ın tanımladığı “biz-bilinci” var. Buna göre, ‘Biz’ tarafından yapılan her şeyi haklı çıkarma ve ‘Onlar’ tarafından yapılan her şeyi lanetleme konusunda ezici bir dürtü yaratır. Bu tür Biz/Onlar ayrımları en ufak farklılıklara bile dayandırılabilir veya araştırmacılar tarafından suni yaratılabilirler ama ayrımın geçmişi uzunsa çok güçlüdürler. Uzun süredir devam eden çatışma bölgelerinde yaşamış herkes, “Onların yaptığı kötülükler her zaman çok daha fazlaydı” veya daha ihtiraslıların sarf ettiği “Bizim yaptıklarımız aslında Onların, Bizi kötü göstermek için yaptıkları kötülüklerdir” cümlelerine aşinadır.

Kısacası insanın kendini haklı çıkarma kapasitesi olağanüstüdür. Bu beceri, insan beyninin kuşkusuz en büyük başarısıdır. İş yaptıklarını meşrulaştırmaya geldiğinde her insan evladı birden Einstein’ın hayal gücüne sahip oluverir.

Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anıları çarpıtmak numaraların en kolaylarındandır. Gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir.

Bu konuda, seçimde ‘Biz’ kelimesini en çok kullanan partinin söylemlerine bakılabilir.

2.Günümüzde artık kimse yaptığı herhangi bir davranıştan dolayı sorumlu tutulamamaktadır. Mental Hastalıklarle İlgili Tanı ve İstatistikler Klavuzuna giren veya girmeyi bekleyen birçok bozukluk var. Bunların arasında “haklara aldırmama ve haklara yönelik, çocukluktan veya ergenlikten başlayıp yetişkinlikte devam eden yaygın davranış şablonu” diye tanımlanan ‘Antisosyal Kişilik Bozukluğu’ vardır ki bu eski adıyla ‘Bencillik’ diye bildiğimiz kusurdur. Bundan sonra davranışınıza laf eden çıkarsa öfkeyle kalkıp “Rahatsızlığım var” diyebilirsiniz.

Bu yeni ‘Bozukluklar’ elbette İlaç Devleri tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır çünkü bu sayede mustaripler daha fazla ilaç almaya teşvik edilmektedir. Ama ortaya kültürel şartlandırmanın klasik bir örneği çıkmakta, ilaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi bozukluklarını da yaratmaktadır. Yani eskiden ‘utangaçlık’ diye bilinen huy bugün artık ‘Toplumsal Kaygı Bozukluğu’ adıyla anılan bir rahatsızlıktır ve tedavi için GlaxoSmithKline’ın ilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınmasını gerekmektedir.

Günümüzde artık kimse kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk? Bu noktaya nasıl gelindi? Bilimde bugün Determinizmin Kutsal Üçlüsü, genetik, evrimci psikoloji ve sinirbilim var. Elbette birçok bilim insanı çekincelerini ve nitelendirmelerini ifade etmiştir ama ince farklar minik yazılarda belirtilme eğilimindedir ve depresyonu, aşırı şişmanlığı, suç eğilimini, eşcinselliği ve en son, kaygıyla erkek sadakatsizliğini yaratan genlerin keşiflerini duyuran haberleri hatırlamak çok daha kolaydır.

3.Yine bu bağlamda, şanssızlık eskiden ‘Tanrı’nın gizemli işleri diye açıklanırdı; başa gelen talihsizliklerin zamanı gelince açığa çıkacak gerekçeleri vardı. Bugünse şanssızlığı suçlanabilirliği anlamlı kılıyor. Birisi suçlanmak zorundadır ve bu kişi asla kurban olmaz. Kötü şeyler başa gelmektedir ama kabahat hep başka kötüye aittir.

4.Bir de sorumluluk reddetmeye paralel giden hak etme iddiaları var. Bugün sanatçısından siyasetçisine kadar herkes daha fazla takdiri hak ettiğini iddia ediyor. Çünkü başarısızlık, artık modası geçmiş bir kavram. Başarısızlık ağza alınması yasak bir küfür olarak algılanıyor.

Kendinde hak görmenin sonuçlarından biri de çeşitliliklere yönelik çağdaş tapınma ve sıklıkla beraberinde gelen, tüm grupların taleplerinin aynı oranda değerli olduğu inancıdır. Ama hak görmenin en kötü sonucu, insanoğlundaki sızlanma eğilimini teşvik eden yakınma hissidir.

Bugün insanın, sorumluluktan kaçınabilse veya sorumluluğu bir başkasına devredebilse daha mutlu olabileceğine yönelik bir düşünme eğilimi var ve bunun sonucunda ortaya çıkan yaşam koçluğu gibi tuhaf mesleklerin sebebi de bu.

Kişisel sorumluluk ne kadar az uygulanırsa konformizm olasılığı o kadar artmaktadır. Psikolog Solomon Asch 1955 yılında yaptığı bir dizi klasik uyma deneyiyle kanıtlamıştır

5.Pek çok yazar ve şair heveslisi sadece çağdaşlarını okur hatta sıklıkla bunları bile okumaz; tembelliğini, başkalarının etkisinden kurtulmak için cesur bir hamle diye gösterir. Ama böyle bir etkilenmeden kaçınma girişimi etkilenmenin en beteriyle, güncel popüler zevkle, sığ beğeniyle sonuçlanır.

6.Özellikle sanal âlemin yalan yanlış anekdotları, parlak habis lâfları çoğaltmaya elveren yayılma hızı ve yüz yüze iletişimin sağlayabileceği empati ihtimalini yok eden kışkırtıcılığıyla, bu fanatik ve narsisistik bir yankıyla pervasızca yaygınlaşıyor. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar fiyakalı hamâsi sözlerin cazibesine kolaylıkla kapılıyor. Sözcü gazetesi gibi gazetelerin ‘caps’ gazeteciliği bunu körükleyen etmenlerden biri.

T. Bora’nın T. Adorno’nun şöyle yazdığını söyler; ‘Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır’ Adorno, bu deformasyonun âmilleri olarak kültür endüstrisini, “bilincin sürekliliğinin” kaybını, “eleştirel bilincin” yitişini ve kolektif narsisizmin hâkimiyeti görür. T.Bora Adorno’nun kolektif narsisizmle ilgili bir cümlesini de aktarır. Adorno: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsisizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dâhil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır. Yarı-eğitimliliğin, onca aydınlanmaya ve bilginin yayılmasına inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı halini aldığını” söyler.

O zaman konuyu Sakallı Celal’in iki cümlesiyle bağlayalım;

‘Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur’

‘Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşarak Batılılaştıklarını sanırlar.’

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Kendini haklı çıkarma konusunda Leon Festinger’in deneyine bakılabilir. Şurada bir videosu var: link

2.Asch Deneyinin nasıl yapıldığıyla ilgili şuradaki videoya bakılabilir: link

3.Tanıl Bora’nın ufuk açıcı makalesi ‘Tahsilli Cehaletin Cinneti’ne şuradan ulaşılabilir: link

4.Bu yazıda faydalandığım, Michael Foley’in ‘Saçmalıklar Çağı’ kitabını ve John Gray’in Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını tavsiye ederim.

5.Konformizm kelimesi bazen yanlış anlaşılabiliyor. Asıl anlamı, sorgulamadan itaat eden, boyun eğen, uyumculuktur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Ara 15:48

Her ne kadar dikkat etsem de eksiklikler olabiliyor. 'Kişisel sorumluluk ne kadar uygulanırsa...' cümlesinin doğrusu 'Kişisel sorumluluk ne kadar (AZ) uygulanırsa..' olacak.

Kürşat Koyuncu yazdı, 13 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Kas 15 13:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33742

Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları – 2

Lysenko’nun Yükselişi

Lysenko’nun gücü arttıkça, Muller ısrarla klasik Mendel genetiğinin diyalektik materyalizm ile uyum içinde olduğunu söylüyordu; sonradan kazanılan özelliklerin kalıtımına inanan ve kalıtımın materyalistik bir temele dayandığını reddeden Lysenko, tam bir “idealist” hatta daha da beteri bağnazdı. Muller, Lysenko’yu “genetiğin ve bitki fizyolojisinin temel prensipleri konusunda kara cahil… Lysenko’yla konuşmak çarpım tablosunu bilmeyen birine diferansiyel analiz anlatmak gibi” diye tarif ediyordu. Muller, zamanın Tarım Bilimleri Akademisi başkanı N. I. Vavilov’dan güçlü destek görmekteydi.

1936 yılında, başkanlığı artık Lysenko tarafından devralınmış Tarım Bilimleri Akademisi’ne hitaben yaptığı bir konuşmada, Muller şöyle seslenmişti:

“Önemli uygulayıcılar, genetik hakkında biraz bilgisi olan herkese düpedüz tuhaf görünecek kuram ve görüşleri –örneğin, kısa zaman önce Başkan Lysenko’nun öne sürdüğü fikirler ve onun gibi düşünen diğerlerininkileri– destekleyeceklerse, o halde bize sunulan olasılık seçimlerimizi cadılık ve tıp, yıldız falcılığı ve gökbilim, simya ve kimya arasından yapmaktan ibaret.”

Stalin rejiminin hem ideolojik nedenlerden ötürü, hem de devlet siyasetinin, yeterince çaba gösterilmesi halinde her türlü değişimin gerçekleştirilebileceği ilkesine bağlı olması nedeniyle genetik bilimiyle arası iyi değildi. Öte yandan genelde evrim, özelde tarım alanında durum biraz farklıydı. Başka koşullarda, evrimci biyologlar içinde, Darwin’i izleyenler (onlara göre kalıtım genetikti) ile Lamarck’ı izleyenler (bir canlının yaşam süresi içinde kazandığı ve uyguladığı özelliklerin kalıtsal yolla geçtiğine inanmışlardı) arasındaki anlaşmazlık ancak seminerlere katılan ve laboratuarlarda çalışan insanlara bırakılırdı.

Lysenko’ya göre, doğal dünya insan iradesiyle şekillendirilmeliydi. Kalıtsal özellikleri değiştirmeye yönelik müdahaleyle, yeni canlı türleri yaratılabilirdi: “Ülkemizde her insan etkinliği alanında mucizeler yaratmak mümkündür.” Lysenko 1935’te Stalin’in de katıldığı bir Sovyet Tarım işçileri konferansında şunu ilan etti: “Yoldaşlar, ülkemiz Sovyetler Birliği’nde insanlar doğmaz. İnsan organizmaları doğar, ama insanlar yaratılır… Ben de bu şekilde yaratılan insanlardan biriyim. Bir insan yapıldım ben.” Bu noktada onunla hemfikir olan ve insanlığın geleceğini tasarlamaya elverişli bu evrim versiyonundan dolayı Lamarck’ı öven Stalin, Lamarckçı bir tarım uzmanı olan Lysenko’yu Sovyet BİLİMİN DİKTATÖRÜ olarak atadı.

1930’lar boyunca Lysenko’nun takipçileri Sovyet biyolojisinin sınırları içerisinde genetikçilere üstünlük sağlamak için gittikçe acılaşan bir savaş yürüttü. Yavaş yavaş üstünlük kurdular, 1948 yılında Lysenko nihayet devletin tam desteğini almayı başardı. Lysenko genetiğin “burjuva bilimi" olduğunu ilan ederken, Mendel' in görüş ve yaklaşımlarını savunan ve o çizgide yürüyen bütün bilim insanlarını da birer hedef tahtası durumuna getiriyordu. Genetikçiler baskı altında kalmıştı; tutuklandılar, birçoğu öldü. Bu hedeflerden en başta geleni de ünlü genetikçi Vavilov olmuştu. Vavilov'un laboratuvarları kaynak noksanlığından işleyemez olmuş, yetiştirdiği elemanları tutuklanmış ya da sürülmüştü. 1940' ta Vavilov “casusluk”, “tarımı sabotaj” gibi gerekçelerle tutuklanıp ölüme mahkûm edildiğinde, Lysenko heykelcikleri elden ele dolaşan bir ulusal kahraman konumundaydı. Vavilov 1943'te, Sibirya’da kaldığı hapishanede malnutrisyon (kötü beslenme) nedeniyle ölecektir.

Dahası Stalin bilim insanlarını tutuklarken, onları çalışma kamplarında devlet adına çalışmaya zorlarken hiç tereddüt etmiyordu. Çok sayıda bilim insanı, sıcaklığın sık sık -60 ˚C’lere düştüğü Sibirya’da, Norilsk’in dışındaki berbat bir nikel işletmesi ve tutukevine göndermişti. Aslında temel olarak burası bir nikel madeni olduğu halde, Norilsk dizel yakıt dumanlarından dolayı sürekli kükürt kokuyordu ve bilim insanları orada arsenik, kurşun ve kadmiyum gibi periyodik tablonun zehirli metallerinde bol miktarda çıkarmak üzere köle gibi çalıştırılıyordu. Çevre kirliliği gökyüzünü boyuyordu, hangi ağır metalin ilgi gördüğüne bağlı olarak kar pembe ya da mavi yapıyordu. Bütün metaller revaçta olduğundaysa simsiyah yağıyordu. Ne yazık ki Sovyet biliminin bir kuşağının çoğu, Sovyet sanayisi için nikel ve diğer metalleri çıkarırken heba olmuştur.

Lysenko, tarım konusundaki anlaşılmaz teorileri kıtlığa yol açmış, Stalin’in ölümünden sonra, açıklamada bulunması için Sovyet Bilimler Akademisi’ne çağrılmıştı. Bilim sekreteri kendi aceleci tarzıyla kazanılmış özelliklerin aktarılamayacağına dair insanlık tarihinden örnekler vermiş, erkeklerde binlerce yıldan beri uygulansa da anatomik değişimlere yol açmayan sünneti örnek gösterdikten sonra Lysenko’ya şu soruyu yöneltmişti: “Annelerinin bakire olmamasına rağmen kızların bakire doğmasını nasıl açıklıyorsunuz?” Ancak, Stalin’in 1953 yılında ölmesi durumu değiştirmedi. Kruşçev, Lysenko’nun eski bir arkadaşı, destekçisiydi. Yine de gittikçe daha çok Rus bilim insanı, bu adamın deli olduğunu anlıyordu, gerçi Lysenko’nun adına sürekli özür dileyen birçok yabancı bilim insanı bunu anlayamamıştı. (Çavdar tohumu veren buğday geliştirdiğini, ötleğen yumurtalarından çıkan guguk kuşları gördüğünü de iddia etti.)

1964’te Kruşçev’le birlikte Lysenko da mevkiini kaybetti. Aslında Kruşçev’in iktidarı kaybetmesinin sebeplerinden biriydi. Kruşçev’i görevden alan Merkezi Komitenin toplantı gündeminde Lysenkoculuk da vardı, 1958’den beri tarım rekoltesindeki durgunluk parti liderleri hakkındaki başlıca suçlamaydı. Lysenko gözden düştü, fakat yıllarca eleştirilerin önü kesildi. Bilimi iz bırakmadan ortadan kayboldu.

Sonuçta, en temel düzlemde bakacak olursak, ideolojinin bulaşmadığı bilimsel bir eylem yoktur. Varsayımlar olmadan kuram oluşturamazsınız, bunların da bir kısmı sosyopolitik genel dünya görüşünden kaynaklanır ve o dünya görüşünü besler. Bu, bilimin kötü emellerle ve kasıtlı yürütülen süreç, yani bilim insanlarının politikacıların elinde kukla olduğu ya da güce aç, ahlaksız bilim insanlarının belirli bir ideolojinin hizmetinde çalıştıkları bir süreç olduğu anlamına gelmez. Elbette böyle şeylerde olabilir, Stalin dönemindeki Rus genetiğinin hüzünlü hikâyesi buna örnektir.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Garip ama gerçek; -Rusya’da var mı bilemiyorum?- memleketimizde hala Lysenko’yu savunan insanlar var. Gerçi onlar SSCB’nin yıkıldığına bile inanmıyorlar. Rusya’yla olan son hadisede bir grup insanın takındığı tavıra bakılabilir.

2.Emirle bilim, tarih vs. yapılan ülkelerde buna benzer durumlarla karşılaşılabiliyor. Bunun için uzaklara gitmeye gerek yok. Özellikle son zamanlarda, basına konuşan, sosyal medyada yazan akademisyenlere ve kendini aydın olarak nitelendirenlere bakmak yeterli.

3.Sibirya’yla ilgili Aleksandr Soljenitsin’in “Ivan Denisoviç’in Bir Günü” kitabını şiddetle tavsiye ederim.

4.Yazıyla ilgili kaynakların listesi şuradadır: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Kas 11:54

Eyvallah...

30 Kas 00:58

Kaleminize sağlık