Türkiye Aktivitesi
6482 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

31755 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Şehir(3)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
15 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Bozkırın Düğünü

“Bozkır, kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 300-500 mm’ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler.” Bozkır, kısaca bu şekilde tanımlanır. Ve ben ne zaman bu tanımı okusam içimi bir sıkıntı basar.

Hikmet Birand’a göre ise; bozkır medeniyetin beşiğidir. Bozkırda bitkiler bol ve özlü tohumlar üretir. Bozkırda bitkiler tohuma yatırım yapar. İnsanlar avcı-toplayıcı dönemlerinin ardından bozkırdaki bu bitki tohumlarının kullanılabilirliklerini öğrenmeleri sayesinde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yani medeniyet bozkırda başlamıştır.

Bozkırda bitki çeşitliliği inanılmazdır. Bu bitkileri kış sonundan yaz sonuna kadar görebilirsiniz. Her bitkinin bir sırası vardır. Bu bitkiler, bozkıra adeta bir düğün yaşatır. Bu düğün çiğdemle başlar.

Latince adı Crocus olan çiğdem birbirinden güzel renkleriyle kırları süsleyerek baharı müjdeleyen çok güzel bir çiçektir. Bu isim Yunan mitolojisindeki bir karakterden gelmektedir. Crocus (Krokos) tanrı Hermes’in yakın arkadaşıymış; ancak Crocus, Hermes gibi ölümsüz değilmiş. Yiğit bir kahraman olan Crocus bir güç yarışında yaralanarak yenik düşmüş. Ölümlü olan Crocus düştüğü yerde kan kaybından hayatını kaybetmiş. Ondan süzülen kanların toprağı ıslattığı yerlerde birbirinden güzel bahar çiçekleri açmış ve bu çiçeklere kahramanın adı olan Crocus adı verilmiş.

Çiğdemlerin hayli geniş bir yaşama alanı vardır. İç Anadolu’da birçok türü vardır. Özellikle parlak koyu sarı renkli Crocus ancyrensis yani ‘Ankara Çiğdemi’ en meşhurlarındandır. Adında da anlaşılacağı gibi Ankara’nın en eski yerlilerindendir. Ancak onlara daha çok, kışın son aylarında soğuk ve yüksek yerlerde, dağ eteklerinde rastlarız. Kar içinden başını çıkarıp, baharın geldiğini müjdeleyen, olabildiğince sade ve güzel bir çiçektir. Güneşin altında, ağırlığından tutamadığı başını sarı sarı görmek insana inanılmaz mutluluklar verir. Narindir. Ama bakmayın siz onun en ufak bir esintide ‘koptu kopacak’ gibi durmasına. Soğuğa karşı direnmede, sert rüzgârlara karşı dimdik ayakta durmada üstüne yoktur. Yalnızdır ama güçsüz değildir. Sıcaktan pek hoşlanmaz. Onun için kışın sonunda, baharın başında açar. Hititlerin en önemli bayramlarından biri çiğdeme adanmış ve özellikle çocuklar tarafından şenliğe dönüştürülmüş.

Bozkırda yaşam zordur. Yağışların az olması, bozkırda yaşamı daha da güçleştirir. İşte bu yüzden kırkikindi yağmurları, burada yaşayan canlılar için adeta bir kurtarıcı gibidir. Çiğdemlerden sonra, kandamlası ya da Latince ismiyle Adonis etrafı sarar. Kıpkırmızı rengi ile bütün bozkırı sarar. Yunan mitolojisinde, yakışıklılığı ile tanrıların gazabına uğrayan Adonis’ten alır ismini.

Yine bu dönemde kekik kokuları sarar etrafı. Latince Thymus olarak adlandırılan kekik ismini Yunanca ‘Thumon’ yani ‘koku’ kelimesinden almıştır. Gerçekten de kekik etkin kokusuyla nam salmış bir bitkidir. Ona bozkırın parfümü de diyebiliriz. Şiirlere konu olacak kadar güzel bir kokusu vardır. Yunan mitolojisinde kekiğin Troyalı Helen’in gözyaşlarının düştüğü yerden doğduğu anlatılır. Eski Yunan’da asaletin ve cesaretin bitkisi olarak bilinmektedir. Ayrıca kekik bitkisi cesaret sağlamasının yanı sıra arınma ve psişik güçlerle de ilişkilendirilmektedir. Bozkır insanı onu yemeklerine katmış, kurutmuş çay yapmıştır.

Mayıs-haziran dönemi, en zengin dönemdir. Bu dönemde, gelincikler, mavi çiçekli Campanula’lar, mor çiçekli Anchusa’lar, Echium’lar ve daha birçok farklı renkteki çiçekler sarar bozkırı.

Ama bütün bunları kaçırırsanız, bozkırın kurak ve çorak yüzüyle karşılaşırsınız. Bu karşılaşma dünyaya bakışınızı bile etkiler. Çevre anlayışınızda eksikliklere yol açar. Bu eksiklik öyle bir noktaya getirir ki insanı. Çevre korumayla yeşili koruma aynı anlama sıkıştırılır. Ve bu bakışta popüler kültürün bakışıdır. Yani bir nevi, Andy Warhol’un dediği gibi “Herkes bir gün şöhret olacak” cümlesi, bugün yeşil için geçerlidir. Bozkır ise sırasını beklemektedir.

Bozkırın sırasının gelmesi ise popüler kültür açısından çok zordur. Çünkü bozkırda her şey ortadadır. Hiçbir şey başka bir şeymiş gibi davranmaz ya da hiçbir şey başka bir şeyin arkasında veya gölgesinde değildir. Her şey olabildiğince kendisidir ve her şey ortadadır. Ve bu da bozkırın popüler olmasının önündeki en büyük engeldir. Zaten burada devreye bozkırın kaderi girer.

Hayatın kendisinden çok sanal ortamlardan ve simülasyon ortamlarından hoşlanan benim kuşağıma bozkırın gerçekliğini anlatmak çok da kolay değildir. Çünkü benim neslim için çevre denince akıllarına hep orman gelmektedir. Su denince de, kocaman göletlerden ve şelalelerden oluşan parklar gelmektedir. Aslında yapılan bu yapay şelaleler veya yapay göller Baudrillard’ın simülasyonlarına benzetebiliriz. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken şunu söyler: Simülasyon hipergerçekliktir ya da olmayanın görüntüsüdür. Bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Ya da daha yalın bir ifadeyle sahip olmadığımıza sahipmişiz gibi yapmaktır. Simülasyon ufkunda gerçekliğimizi kaybettiğimiz için kurulan bu yapay şeyler de gerçek gibi algılanmaya başlanmıştır. Örneğin; Ankara’da şu anda Boğaziçi’nde ya da Keçiören’de veyahut da ülkemizin herhangi bir ilinde bulunan şelalelerimizin Niagara Şelalesinden bir farkı yoktur.

Bu simülasyonlar yetmezmiş gibi son yıllarda bozkıra yeni ve daha güçlü bir rakip çıktı. Alışveriş merkezleri. Bu öyle bir rakip ki, karşısında durmak çok zor. Alışveriş merkezleri yüzünden yakında Ankara’da bozkırı bile arayacak duruma geleceğiz sanırım. İşte bu yüzden, bu sene bozkırın düğünün kaçırmayın. Zaten davete icabet etmek kültürümüzde de vardır. Öyle teker teker değil, ailecek gidin. Özellikle çocukları yanınızda götürün. Hele ki Ankara’daysanız. Çocukları kesin götürün. Kekikleri koklasınlar, kandamlaları, gelincikleri ve diğer bütün kır çiçeklerini görsünler. Belli mi olur? Bir bakmışsınız, gittiğiniz bozkıra alışveriş merkezi yapılıvermiş. Sonra çok üzülürsünüz. Çünkü dünyadaki bütün alışveriş merkezleri bir araya gelse, o kekiklerin kokusunu ve kandamlalarının, gelinciklerin ve kır çiçeklerinin güzelliğini yaşatamazlar…

NOTLAR:

1.Alışveriş merkezlerine karşı değilim ama neredeyse kasabalara bile alışveriş merkezi yapma çılgınlığına da artık bir son verilse ne güzel olur. Biz ne ara bu kadar çok şeye ihtiyaç duyduk? ‘Eğer insan çok fazla ‘şey’e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.(Göğü Delen Adam, sayfa 46.)’ diyen Samoalı kabile reisi Tuiavii’ye katılmamak elde değil! Burada söylemek istediğim sığ ‘doğal yaşam’ veya ‘çevrecilik’ değildir. Sonuçta hala toprağa ve doğaya bağımlı bir canlıyız. Yaşadığımız çevreyi birazcık bile olsa tanımanın bize çok şey katacağı kanaatindeyim.

2.Fotoğrafı şu adresteki siteden aldım. link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 18 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Bir Medeniyet Yıkma Aracı Olarak Tuz

Hemen baştan söyleyeyim. Bu bir diyet yazısı değildir. Daha fazlasıdır. Ama siz yine de tuzla çok fazla samimi olmayın. Tuza karşı bir mesafeniz olsun. Her neyse, konumuza dönecek olursak;

M. Ö. 149, senatodaki hemen hemen her konuşmasını ‘Ceterum censeo Carthaginem esse delendam!’ (Bu arada, kanaatime göre, Kartaca yıkılmalıdır!) diyerek bitiren, Romalı Senatör Marcus Porcius Cato ölür. Roma, onun bu isteğine yine aynı yıl cevap vererek Kartaca’yla 3. Pön Savaşını başlatır. M. Ö. 146 yılına gelindiğinde Roma, sonunda taş üstünde taş bırakmamacasına Kartaca’yı bir daha dirilmemek üzere yıkar. Ve yine bir daha kalkınamaması içinde bereketli topraklarını tuzlar. Böylelikle bir medeniyet tarihin tozlu sayfalarına karışır. Sonuçta, Akdeniz bir Roma gölü haline gelir.

Diğer taraftan, 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadarki güney ve doğu Baltık kıyılarının gelişimi, önceden seyrek olarak iskân olunan sınır bölgelerinde yeni teknolojik ve ekolojik modelin istikrara kavuşturulmasına bağlıydı. Burada en kritik faktör, bol miktarda ucuz tuz arzının sağlanmasıydı; sonuç, Polonya ve başka yerlerde, muhtemelen tuz madenlerinin keşfi ve geliştirilmesi olmuştu. Yeteri kadar ucuz tuzla, ringa balıkları ve lahanalar, salamura yatırılıp uzunca bir süre muhafaza edilebiliyordu. Bunun bir sonucu olarak da, çavdar ekmeği, lahana ve zaman zaman bayram günlerinde ringa balığından oluşan görece ucuz ve besin değeri yüksek bir beslenme biçimi, bütün yıl boyunca halkın tüketimine hazır hale getirebilmişti.

Daha erken zamanlarda, avcılık, bir tür ilave beslenme imkânı sunuyordu; ancak avcılıkla geçinebilmek için az miktarda nüfusun olması gerekiyordu. Lahananın ve ringa balığının önemi, görece yoğun nüfusların bu kaynaklardan uygun denecek şekillerde beslenebilmesini mümkün kılabiliyor olmasında yatıyordu. Tesadüfi olarak, Batı Avrupa’da besin değeri yüksek fasulye ve bezelye üretimi, genelde halkın yegâne beslenme kaynağı olan hububata ilâve katkılarda bulunması bakımından benzer bir rol oynamıştır. Ne var ki, bu baklagiller Baltıkların kıyı bölgelerinin zayıf topraklarında ve daha kısa süreli tarıma elverişli mevsimlerinde yetiştirilemiyordu.

Elbette ki tuz, oldukça pahalıydı. Bu sorun, tam da kuzey-batı Avrupa’nın eski ve yoğun olarak iskân olunan topraklarında ihtiyaç duyulan ürünlerde, yani tahıl ve kerestede ihracat ticareti geliştirmekle hallediliyordu. Tuz burada, Baltıkların gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Ancak günümüzde tuzun, çok daha büyük çapta bir yıkıma neden olabilecek bir etkisi daha var ve bu etki bertaraf edilmezse ya da etkisi azaltılmazsa dünyanın gelecekteki çatışmalarında önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim.

Yarı kuru bölgelerde yeraltı suları genelde çok miktarda erimemiş tuz içerir. Nehir vadilerinde, deltalarda olduğu gibi, taban suyu yüzeye yakın ise, kılcal hareketler yeraltı suyunu toprağa taşır. Su buharlaşıp uçar ve taşıdığı tuzlar toprakta kalır. Buharlaşma hızı yüksek olduğu zaman, devamlı sulama ile biriken tuz bitkileri zehirler. Sulama, tarımsal üretimi dramatik ölçüde arttırsa da, nehir vadilerinin güneşten yanmış sel yataklarını yemyeşil tarlalara dönüştürmesi uzun vadede alınacak ürünü kısa vadeli üretime feda etmek demektir.

Geçmişte arazilerin tuzlanmasına esas olarak tatlı su ile denizin karışması neden olmuşken, şimdi karşımızda hiç umulmadık önemli bir suçlu var: Kar ve buzu eritmek için yollara dökülen tuz. Yollara saçılan tuz hemen yeraltı suyuna, derelere ve nehirlere, tarlalara ve ormanlara karışıyor. Kış mevsiminde yolların açık tutulması için giderek daha fazla sayıda şehir ve kasabada tuz kristalleri serpilmeye başlandı. Sıradan sodyum klorür, alternatifi olan ve bitkilerin çok daha kolay dayandığı kalsiyum klorürden daha ucuz olduğu için en çok kullanılan tuzdur.

Çevreye böyle büyük miktarlarda başka bir madde atılsaydı halktan herhalde büyük bir feryat yükselirdi. Ne var ki büyük çoğunluk için tuz bedava bir maddedir. Oysa arabaları ve otoyol köprülerini yavaş yavaş kemirerek çürütme gibi büyük ve görünmez maliyetleri vardır. Ancak yurttaşlar ve politikacılar kışın daha güvenli seyahat uğruna böyle bir maliyetlere katlanıyorlar. Çevresel maliyetler de genel olarak katlanılması gereken zorunlu maliyetler olarak görülüyor. Tuz uzun zamandır araçların kaygan zeminde patinaj yapmasını önlemek amacıyla kullanılmaktadır. Tuzun buzların eritilmesi için kullanımı olağanüstü arttıran olgu, şehirlerarası otoyol sisteminin inşası ve buna paralel olarak otomobil sayısındaki patlama oldu. Tuzlanmanın yol açtığı toprak kaybının küresel çaptaki çevresel etkileri, milyarlarca insanı beslemek için ihtiyaç duyacağımız tarım arazilerinin yitirilmesinde saklı bulunuyor.

ABD Çevre Koruma Ajansının geliştirdiği çözümler var. Birçok karayolu boyunca tuza dayanıklı bitkilerin kullanılmasını yaygınlaştırıyor. Bunların arasında yıllık tuzlu bataklık yıldızçiçeği, tuzlu çayır otu, dar yapraklı su kamışı, çok yıllık sazlar ve deniz kenarlarında yetişen altın başak gibi çok çeşitli bitkiler var. (Ben bulamadım, ancak bizde de benzer çalışmalar varsa bu güzel bir durum) Tuz sıkıntısının bu bitkilerin gelişmesini kolaylaştırdığını hiç kimse kesin olarak kanıtlayabilmiş değilse de, tuz ile bu bitkilerin yetişmesi arasındaki bağlantı açık. Yollara serpilen tuzlar sudaki ve tarlalardaki tuzlanmayı kesinlikle arttırıyor. Tuz, suyun ve toprağın koşullarını değiştirir ve böylece nerede hangi bitkilerin yetişeceğinin belirlenmesinde etkili olur.

Bir medeniyetin yaşam süresi, başlangıçtaki toprak derinliğinin toprak kaybına oranıyla ölçülebilir. Yakın zamandaki erozyon oranlarını uzun süreli jeolojik oranlarla kıyaslayan araştırmalar, en az iki misli ve bazen yüz misli oranlar bulmuştur. İnsan eylemleri, erozyon hızlanması olmayan bölgelerde dahi erozyonu birkaç kat arttırmış bulunuyor. Biline sorunları olan bölgelerde ise, erozyon oranları jeolojik olarak normal olanın yüz veya bin katı olabiliyor. Ortalama hesaplar yapılacak olursa, gezegenimizin tümünde insanlar erozyon oranlarını on kat arttırmış bulunuyorlar.

Sonuç olarak, insanoğlu hâlâ toprağa bağlı olarak yaşıyor. Dolayısıyla toprağa nasıl davranırsak kendimize de öyle davranmış oluyoruz. Bu sorunlar daha da büyümeden mantıklı çözümler üretmeliyiz. Bunu yaparken de, günümüzün ‘doğayı sev, yeşili koru’ mantığını aşamamış çevrecilerinden olabildiğince uzak durarak yapmalıyız. Çevre illa ki bozulacak, ama önemli olan bunu en alt seviye de tutarsak başarılı olmuş oluruz. Her yere ağaç dikmekle -özellikle çam ağacı- hiçbir sorunu çözmüş olmayız. Sadece öteleriz. Yani mesele sadece ağaç değil, daha fazlası…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Tuza dayanaklı bitkilere ilâve olarak şunlar var: frenk üzümü, Sibirya dikenli fundalıkları, yabani iğde, Amerikan karaağacı, defne gibi.

2.Bir zamanlar liman kenti olan ve Hz. İbrahim’in doğduğu yer olarak bilinen Ur kentinin harabeleri şimdi denizden 240 kilometre içeride bulunuyor. Bunun nedeni, yanlış tarım uygulamaları sonucu toprağın aşırı tuzlanması olarak görülüyor.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 6 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
19 Ağu 15 10:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

' Çevre'siz Büyüyen Çocuklar

İstemedikleri bir şeyi yapmadıkça çocuklarla iletişim kurmak oldukça kolaydır. Onlarla kendi dil ve anlayışlarında ilişki kurmaya çalışın yeter ki. Önce çekingen tavırlarıyla küçücük bakışlar atarlar.

Düşünceleri, sevgileri, nefretleri, hareketleri hep saf ve doğaldır. Çocukların çevreye bakışları da büyüklerden oldukça farklıdır. Çünkü çocuklarda “çıkar” kavramı gelişmemiştir. Onlar için yemyeşil vadilerdeki kır çiçekleri, denizlerdeki çeşitli hayvanlar ve tertemiz bir gökyüzü çok önemlidir. Bir karıncanın kendinden birkaç kat daha büyük bir çekirdek kabuğunu taşıması çocukları nasıl da heyecanlandırır. Oysa büyükler tüm bunların farkına bile varmazlar.

Çevre sorunları günümüzde hem insan hem de doğa üzerinde tahrip edici bir güce sahip ve bu durumdan en fazla hem fiziksel hem de psikolojik olarak en fazla çocuklar etkilenmektedir. Örneğin, eşit miktarda hava kirliliğine maruz kalındığında çocukların birim vücut ağırlığı başına akciğerlerine aldıkları gaz miktarı yetişkinlerin iki katıdır. Bunun bir nedeni, yetişkinler yerden yaklaşık 160 cm yukarıdaki havayı solurken, çocuklar ağır ve zararlı partiküllerin ve egzozun yoğun olduğu alçaklıkta soluk alıp verir. Bir başka nedeni ise, çocuklar kirli havanın kısmen filtre edildiği burun yerine ağızdan soluk alıp verir ve kirli hava doğrudan akciğerlere gider.

II. Dünya Savaşı sonunda kimyasal silah üreten fabrikalar pestisit ve plastik üreten fabrikaları haline geldi. Son 50 yılda 87.000 yeni kimyasal madde günlük kullanıma girdi. Yani günde ortalama 10 yeni kimyasal madde kullanıma girmektedir. Günümüzde çocuklar ve yetişkinlerde büyükanne ve büyükbabalarında olmayan 300’den fazla metabolize edilemeyen kimyasal atık var.

Çocuklar daha doğmadan büyüklerin sebep olduğu çevre sorunları ile karşı karşıya kalmaktadır. Kirli hava, asit yağmurları, kimyasal atıklar, temiz olmayan içme suları ve gıdalar gibi sorunlar barındıran dünyada yaşayan anne bu etkileri dolaylı yoldan çocuğuna iletmektedir. Gerçi, kentlerde yetişmiş genç annelerde, çocukları anne sütü yerine mama ile besleme eğilimi son yıllarda inanılmaz boyutlara ulaşmış ve bu durum artık normalleşmeye başlamıştır.

Eskiden medeniyetin beşiği, teknolojik ve toplumsal gelişmenin merkezi olarak bilinen kentler artık çevre sorunu üreten ve bu sorunların yoğun olarak yaşandığı yerler haline geldi. Oysa dev gibi kentlerde büyüdüğümüz için kendimizi şanslı görüyorduk. Dedelerimizin sahip olmadığı her türlü imkâna ve lükse sahiptik. Ancak yapılan araştırmalara göre, yaşam alanının daralması, birçok canlı türünde bedensel ve ruhsal dengenin bozulmasına yol açıyor. Aşırı kalabalıklaşmaya bağlı yoğunluk etkisi sonucu gereğinden fazla salgılanan böbreküstü hormonlarının baskısı ile kalp atışı hızlanır, kandaki şeker oranı yükselir ve kan basıncı artar. Hormon dengesinin bozulması sinirlilik ve iştahsızlık haline neden olur. Nüfus artışının davranış üzerine etkisi ile ilgili en çarpıcı deneylerden birisi kalabalık ve kalabalık olmayan kafeslerde büyütülen maymunlar üzerinde yapılmış. Kalabalıkta yetiştirilenlere yemek verildiğinde bunlar yemeklerini çok hızlı bir şekilde bitirirken diğer kafestekiler sakin ve yavaş yemek yemektedirler. Kentlerde adım başı olan fast-food’ların nedeni temelde bu olabilir. Kalabalık ama bencilce bir telaş.

Eski bir Roma atasözü şöyle der: “Magna civitas, magna solitudo” yani “büyük kent, büyük yalnızlık”. Büyük kentlerde küçücük çekirdek aileler halinde yaşıyoruz. Gün geçtikçe daha da küçülüyoruz. Ancak yalnızlığımız her geçen gün biraz daha büyüyor. Bu yüzden, Kurt Vonnegut “Bir şişe diyet gazozla üç beş bisküvi ne kadar kahvaltıysa, bir karıkocayla birkaç çocuk da o kadar ailedir” diyor. Ve ekliyor: “Geniş aile edindirmenin yolunu bulalım. Yirmi, otuz, kırk kişi… Aile budur! Evlilikler çöküp duruyor. Niye? Eşler birbirlerine, ‘Bana yeterince kalabalık değilsin’ diyor… Bir defasında Nijerya’da, altı yüz akrabasının tümünü gayet yakından tanıyan biriyle tanışmıştım. Karısı yeni doğum yapmıştı. Bebeği her yaş ve tipten akrabaların tümüyle tanıştırılacaktı. Bebek kendinden daha büyük bir diğer bebeklerle, kuzenleriyle tanıştırılacaktı. Yeterine büyük ve kuvvetli herkes bebeği kucağına alacak, sarmalayacak, gıdıklayacak ve ne güzel yahut yakışıklı, diyecekti.”

Tüm bunlara rağmen yine de kentler de yaşamak zorundayız. Ulaşım sorunları, trafik, gürültü, hava kirliliği, sanayi kirliliği ve plansız yerleşme sonucu yeşil alan eksikliği ve betonlaşan bir şehirde çocuklar, doğadan soyutlanmış ve bedensel ve psikolojik sorunlarla adeta hapis hayatı yaşıyorlar. Kalabalık içinde yalnız başına büyüyen çocuklar bayramlarda sizinle olmak yerine bir yerlere tatile gitmeyi tercih ediyorlar, artık.

Çocukların sorularına cevap vermek yerine yalanın gırla gittiği internete yönlendirmekle, çocuklarınıza saçma bile olsa kendi uydurduğunuz hikâyeler yerine masal Cd’lerini, ne idüğü belirsiz oyunları içeren tabletleri vermekle sorunu çözemezsiniz. Yüzdeki kırışıklıkların bilgelik sayıldığı zamanlar geçeli çok oldu. Bu yüzden kişi önce kendini düzeltmeli ki, sonra çevresini düzeltebilsin.

İşte bunu yaptıktan sonra çocuklara sağlıklı bir çevrenin nasıl olduğunun eğitimi verilebilir. Bunu yaparken, çevrenin insan hayatında ne kadar önemli olduğu, insanın da o çevrenin bir parçası olduğunu ve o çevre olmadan insan hayatının da yok olacağının önemi vurgulanabilir.

Örneğin, aile gezintileri bir çevre dersi şekline dönüştürülüp zevkli hale getirilebilir. Ailecek gidilecek bir kır gezisi, bir yürüyüş, onların bir alışveriş merkezine ya da eğlence parkına götürülmesinden daha faydalı olacaktır. Bu gezilerde bitki, hayvan vs. çeşitliliğin önemi anlatılabilir. Tabii bunu yapabilmek için önce tüm bunları anlamak gereklidir.

Sizin içinizde olmayanı çocuğunuza, arkadaşınıza, komşunuza veremezsiniz!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.