Türkiye Aktivitesi
6579 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

33691 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1630 kişi]

Türkiye
Siyaset(6)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 130 misafir olmak üzere 143 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
26 Tem 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Darbeciler İçin Bir Hapishane Önerisi
d5ba79d22fa10986f5f76749cb0be34b1469542516

d5ba79d22fa10986f5f76749cb0be34b1469542516

Darbeci hainlerle ilgili olarak hemen herkes bunların idam edilmesini istiyor. Ben bu darbecilerin idamına karşıyım, onların bu suçtan bu kadar kolay yırtmasını istemiyorum. Bunun yerine onlar için şöyle bir hapishane yapılmasını öneriyorum:

1. On katlı bir hapishane yapılsın, katlar şöyle olsun. 1. kata 10 basamakla, 2.kata 20 basamakla, 3.kata 30 basamakla, ..., 10. kata 100 basamakla çıkılsın.

2. Bu arada toplamda 550 basamağın (saydım) her birinin yüksekliği 20 cm olsun. Sonuçta binanın toplam yüksekliği 110 m olur.

3. Bu hapishanenin yemekhanesi 9. katta, banyo ve tuvaleti 10. katta olsun. Omuzunda galaksisi olanlar 1.kata yerleştirilsin.

4. Omuzunda güneş sistemi olanlar bir üst katta, sonra her yıldız azaldığında bir üst kata yerleştirilsin.

5. Böylece her kata yerleştirilen mahkûmlar için şöyle bir yol izlensin; bunların rütbeleri de yükselmeye devam etsin. Her rütbe yükseldiğinde bir alt kata taşınsın.

6. Daha sonra mahkûmların bir ayağına 1,5072016 kg ağırlığında demir top, diğer ayaklarına akıllı kelepçe takılsın.

7. Bütün mahkûmlar, ister yemeğe ister çişini yapmaya, her nereye giderlerse gitsinler bunlar ayaklarından hiç çıkarılmasın.

8. Akıllı kelepçe şu amaçla takılsın; galaksi sahibi uyanık generaller; “Şu bizim genç subaylar da ne halde acaba? Bir teftiş edeyim.” bahanesiyle alt rütbedekilerin odasına girdiğinde ötmeye başlasın ta ki oradan çıkana kadar…

9. Akıllı kelepçenin bir diğer fonksiyonu da, intihar etmeye kalkışan mahkûmları oldukları yere sabitleyen sensörleri ya da mıknatısları olsun.

10. Eğer bu hapishanedeki uygulamalardan “Genç Subaylar Rahatsız” olursa rütbeleri yükseltilip bir alt kata indirilsin.

11. Yemek yeme saatleri belli saatlerde olsun, kesinlikle değiştirilmesin (Örneğin; öğle yemeği 12:00-14:00 gibi). Bu arada yemek yemeye çıkarken her iki basamakta bir, darbe girişimi sırasında katlettikleri insanların fotoğrafları belirsin.

12. Yemekhanenin her bir duvarı akıllı ekranlarla çevrili olsun ve mahkûmlar yemek yerken şehit olan insanların fotoğrafları bu ekranlarda sürekli dolansın.

13. Hapishanenin dışı camla kaplı olsun, ama camlar sensörlü olsun, sadece üstünü başını değiştirirken ve ihtiyaç giderirken camların rengi değişsin.

14. Mahkûmlara haftada bir kez, sonik patlama, tank mermisi ve helikopterden zırh delici mermi atılma simülasyonu izletilsin.

15. Son olarak 100. yaşına gelen mahkûm hapishaneden emekli edilsin. Ama ayağındaki demir top çıkarılmasın…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Eyl 02:40

fazla ütopik. bunlara bu ödül olur. daha adil bir ceza hak ediyorlar. 250 vatandaşımızı şehit vermenin cezasını çekmeliler.fizikselin yanında ruhsal ceza olmazsa hayvandan farksız olurlar. hem fiziksel hemde ruhsal acı çekmeliler.

Kürşat Koyuncu yazdı, 7 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
1 Haz 16 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Drina Köprüsü'nde Göç Qatar Qatar
b3cca3783dd2b223e7944f92977285501464803690

b3cca3783dd2b223e7944f92977285501464803690

Yazıya yerel bir tarih anlatısıyla başlayalım. Yaşadığım yer, Ankara’ya 30 km uzaklıkta eskiden kasaba olan, büyükşehir yasasıyla Mamak’a bağlı iki mahalleden oluşan bir semte dönüştü; burayı asıl önemli kılan şey ise ismi. Buranın adı Lalahan, daha çok Nallıhan’la karıştırılır, ancak Nallıhan’ın aksine Ankara’nın doğusunda yer alır. Tarihi ilgilendiren kısmı da ismiyle alakalı; evimizin yakınında birkaç yıl önce 100 küsur yaşında görmüş geçirmiş, devlette memuriyet de yapmış bir teyze vardı. Ondan dinlemiştim. Aslında buranın adının Lala Paşa Hanı olduğunu, yanlış hatırlamıyorsam 1950’lere kadar kayıtlarda bu isimle geçtiğini anlatmıştı. Peki, bu Lala Paşa kimdi ve Hanı neredeydi? Öncelikle hanı anlatayım; han, Lalahan’ın doğu çıkışında, sefere çıkıldığında askerlerin dinlenebilmesi için yapılmış, kendi yıkılmış ama ismi miras kalmış. Yaptıran “Lala” ise Lala Mustafa Paşa imiş; hani şu tarihe “Kıbrıs Fatihi” olarak geçen adam. Milletimizin sevdiği tabirlerle anlatacak olursak, Lala Mustafa Paşa Boşnak asıllı ve Sokollu Mehmet Paşa’nın köylüsüdür. İyi de, bir Boşnak’ı Kıbrıs’ı fethetmeye ve benim yaşadığım yere ismini vermeye iten sebep neydi? Aynı şekilde Kayserili bir mimarı kalkıp Vişegrad’a götüren ve orada Drina Irmağına bir köprü yaptıran sebep neydi?

732 yılının Ekim ayında, Tours ve Poitiers arasındaki bir bölgede dünya tarihinin gidişatına yön veren savaşlardan biri yapıldı. Bu savaş hem Tours hem de Poitiers Savaşı olarak bilinmektedir. Charles Martel komutanlığındaki Frank orduları Endülüs Müslümanlarını yenilgiye uğrattılar ve komutanları savaşta öldürüldü. Daha sonrasında Endülüslüler bu batı yolunu kullanıp Fransa’ya akın etmediler. Aslında daha sonrasında da güç olarak Franklardan daha kuvvetli hale geldiler. Ancak bir daha bunu denemediler. Tarihçi Montgomery Watt bu durumu şöyle yorumlar; ganimet için sarf edilen zahmetin artmasına ilaveten Akdeniz iklimine alışkın olan Müslümanların orta Fransa iklimini elverişsiz bulmuş olacaklarını da söyler. Watt şöyle devam eder; “Araplar(ki burada, Avrupa’ya geçen ilk Müslümanların Araplar olduğunu vurgulamak için söyler) iklimden kesinlikle hoşlanmamışlardı ve pek çoğu şehir kültürüne sahip olduğundan, kuzeydeki şehirleri küçük ve konfordan yoksun bulmuşlardı. Söylenenlere göre Araplar, zeytin ağaçlarının çiçek açtığı yerler dışında hiçbir yerden memnun kalmazlardı.” Hatta Watt, bu şehirlilik vurgusuna şöyle bir ek yapar; “Aslında varoluşundan beri İslam, temelde köylü dini olmaktan ziyade şehirlilerin dini olagelmiştir. İslam, gelişmekte olan ticaret ve finans merkezi olan Mekke’de ortaya çıktı. Mekkeli tacirlerin kervanları Arabistan Yarımadasının çöllerine ve steplerine uğramasına rağmen, dinin sahrada yapacağı çok az şey vardı. Hiçbir köy dininin bir senesine bile tahammül edemeyeceği on iki kameri aydan veya 354 günden müteşekkil standart İslami takvim bunun göstergesidir.” İslam’ın Avrupa’ya en özel katkısı şehirleşme alanında oldu. H. Pirenne, Müslümanların neden Germenler asimile olup İmparatorluk nüfusu içinde erimemelerini şöyle açıklar; “İslam iman akidesi üzerine kurulu bir inanç sistemidir ve hızla yayılmaktadır. Müslümanlar Hristiyanlığı kabul ederek din değiştirmemişlerdir. Aksine kendi dünya görüşlerini, adli, idari ve hukuksal yapılarını ve hatta konuştukları dili fethettikleri bölgelere taşıyarak yeni vatanlarını köklü bir değişime uğratmak istemişlerdir. Tabi ki bilim, sanat ve felsefe alanlarında Bizans ve Roma’dan faydalanmışlardır.” İşte bu “faydalanma” kısmı etkisini şehirleşme ve mimaride göstermişlerdir. Yine bu konuda Antropolog I. Morris’de Müslümanların gittikleri yerleri yıkmak gibi bir hedeflerinin olmadığını söyler. Aslında bunun en belirgin örnekleri yukarıda da belirtildiği gibi mimari de daha çok görülür. En basitinden, bu Batıdan Doğuya gidildikçe camilerdeki mimari de belirgin olarak görülür.

İşte tüm bunlara rağmen, C. Martel bir kahraman olarak görülür ve Versailles Sarayına heykeli yapılmıştır. Aslında C. Martel, Avrupa’daki “Ortaçağ karanlığı”nı başlatanlardan biridir. Onun iktidarından sonra daha açık olan Merovenj dönemi kapanmış, ekonomik açıdan da daha kötü bir dönem olan Karolenj dönemi başlamıştır. C. Martel gibi, Karolenj döneminin en önemli imparatoru bizim daha çok Şarlman olarak bildiğimiz Carolus Magnus’tur. Onun da en önemli özelliği büyük dedesi C. Martel gibi (Şarlman, C. Martel’in oğlu Kısa Pepin’in torunudur.) Müslümanları topraklarından uzak tutmuş ve hatta geriletmiştir. Bugün hala her ikisi de büyük imparator olarak görülür.

Aslında bu gidilen yerleri yıkmama ve fethettiği yerlerin bilim, sanat ve felsefe alanlarından yararlanma gibi özelliklerini Osmanlıda da görebilir. Mesela Hadis’le müjdelenen İstanbul’un Fethi’nden sonraki olaylara bakmak gerekir. Bana göre, Hz. Muhammed’in İstanbul’u hedef göstermesi sadece dini açıdan değil ticari açıdan da gelecekle ilgili müthiş bir öngörüdür.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra Doğu Roma İmparatoru ilan etmesi de aslında devletinde oraya dâhil olduğunu gösteren şeylerden biridir. Gerçi bunu yakın zamana kadar Fatih’i çok sevdiğini söyleyenlere anlatmak çok zordu. Her neyse, Yavuz Sultan Selim’den sonraysa Osmanlı Hükümdarlarının unvanı dörde çıkmıştır; bunlar, Osmanlı, Doğu Roma, Mısır ve tabi ki Hilafet. (Bu arada konudan fazla uzaklaşmadan Halifelikle ilgili küçük bir açıklama yapmak isterim; Halife’nin Papa gibi dini kendiliğinden tefsir etme salahiyeti yoktur. Halife’nin dini ilimlerde âlim olması da şart değildir. Osmanlı devrinde halife olan padişahlar, ancak şeyhülislam vasıtasıyla dini işleri yönetirler, şahsen din işlerine karışmadıkları gibi, şahsen fetva da veremezler.) Aslında burada alıma şu geliyor. Endülüs’ün rahatına düşkün Müslümanları(bunu kötü anlamda söylemiyorum) yerine Osmanlı olsaydı, ne olurdu? Muhtemelen daha farklı bir Avrupa olurdu. Tabi ki bu başka bir bahistir.

Benim burada anlatmak istediğim şey ise şu; Bosna’da doğmuş bir adamı Anadolu’ya getiren, bozkırın ortasında han yaptıran ve hatta Kıbrıs’ı fethettiren, yani kısacası mensuplarını büyük ideallerinin peşinden koşmaya yönelten medeniyeti neden kaybettik. Neden, “Bana dokunmayan yılan…” sözünü bu kadar sahiplendik. Ya hamaset yapıyoruz, ya da küfrediyoruz. Arasını bir türlü bulamadık.

Tarihçi Mehmet Genç’in dediği gibi; “Kendi tarihimiz diye kendimize yontarak değil, olup bitenleri çıplak aklın ve ilmin gerektirdiği şekilde analiz ederek anlamamız lazım. Bu çok zor bir iştir. Biz henüz yapmadık, yapamadık, yapamıyoruz.”

İşte bunların hiçbirisini yapmıyoruz. Yapana da mani olmak için her şeyi yapıyoruz. Orada ne işimiz var, burada ne işimiz var? Afrika’ya niye gidiyoruz? Katar’a neden üs kuruyoruz? Sorular uzayıp gidiyor.

Ben olsam, Katar’a 5000 değil 15000 kişilik üs kurarım. Katar’da hiçbir şey yoksa dünyadaki doğalgazın %15’i var. Dünya değişiyor, hayat değişiyor, ekonominin yönü değişiyor. Sen “yok biz değişmeyelim, aynı kalalım” diyorsan, üzgünüm ama yarın hamasetle anlattığın yurdun bile kalmayabilir…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
18 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Memleketi 'Reset'leyerek Aydınlatmak

‘Vinci olmayan Paskalya insanları oymacılık, nakil ve heykellerin dikilmesi konusunda nasıl başarılı oldular? Hiçbir Avrupalı bu sürece şahit olmadığı için elimizde yazılı bir kaynak yok.’ [Jared Diamond – Çöküş]

Jared Diamond’ın kitaplarını her fikrine katılmasam da ufuk açıcı bulurum. Ancak yukarıdaki cümleyi okuyunca yanına bir not yazmışım: ‘Kibire bak!!!’ Aslında bize verilen eğitim ya da öğretilen tarih anlayışına çok da yabancı bir cümle değil. Bunun gibi ‘kibirli’ cümlelere -ne yazık ki- hergün bir yenisi ekleniyor, en son malum bildiri de olduğu gibi.

Peki, bu ‘kibir’ neden bitmiyor ve hergün yanına bir yenisi ekleniyor? İşte yazıda bu konuya değineceğim. ‘Bunları nereden uyduruyorsun?’ sorusunu bertaraf etmek için yazıda birkaç yol arkadaşımız olacak. Bunlar memleketimizin aydınlık yüzlü aydınlarından Mete Tunçay, Tanıl Bora ve Murat Belge ile meşhur Antropolog Ernest Gellner olacak.

O zaman biraz geçmişe giderek konuya başlayalım. Konu dönüp dolaşıp aydınlanma çağına dayanıyor.

Modernleşme yolunda siyasal otoriterlik, din ile bilim ilişkisi, Türkiye’nin model olarak yöneldiği Batı mirasının, belki pek çağdaş olmayan, daha eski bir bölümüyle açıklanabilir. Türk Devrimine çeşitli yönlerden örneklik eden 1789 Devriminin ideolojik çerçevesini hazırlayan Aydınlanma Çağının bir başka ürünü de, ‘Aydın Despotizmi’dir. Geri bir düzeyde gördükleri toplumlar karşısında kendilerinin ‘aydınlanmış’ olduğunu hisseden bazı yöneticiler, halklarının ne istediğine ne istemediğine aldırış etmeksizin, onları kendi bildikleri yolda ilerletmek ve yükseltmek için birçok işler yapmışlardır. Aydın despotlar, Akla(kendi akıllarına) ve Bilime(o zaman bilim olduğu sanılan anlayış ve bilgilere) güvenerek, halkı küçümsemişler, hatta güdülmesi gereken bir sürü olarak görmüşlerdir. 1789’dan sonra Auguste Comte’un başlattığı pozitivist felsefe, bu tutumla ilgisiz değildir. Ancak, pozitivizm bilimin etkinliği kavramını sivriltmiş ve gerçekten başarılı olmak için, kesin bir metafizik düşmanlığıyla, eski gelenekleri yıkma zorunluluğunu vurgulamıştır. Pozitivizmin ‘halkın onayı’ diye bir sorunu yoktur. Hatta demokratik uzlaşmalar, bilimin etkinliğini köreltecek anlamsız ödünler diye görür. Demokrasiyi dışlayan bu erken pozitivizmlerin, din kurumunun yapıca güçlülüğünden esinlenerek, Tanrısı değiştirilmiş birer İnsanlık Dinine varmış olmaları, onların etkisiyle yola çıkan bizim deneyimimizin gelişme sürecine ışık tutmaktadır.

Ulusçuluğun bir din olarak ortaya konulması, özellikle CHP’nin Dördüncü Büyük Kongresinden sonra doğallaşmıştır. Edirne mebusu Mehmet Şeref Bey, 1936 yılında yazdığı -kendi tabiriyle- Kamalizm adlı yapıtının önsözünde şöyle demektedir:

‘Türk Devrimini son asırların değişikliklerini hazırlayan fikirlerin ve daha sonra göğdelenen Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim ideolojileri ile izaha kalkmak da fazla bir iş olur. Kamalizm bunların üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir’

Yazar, yeni parti programının devletçilik tanımı verirken de yine ‘Kamalizm Dini’ diyor. Kemalizm bir din olunca, liberalizm ve parlementerizm gibi demokratik düzenlere gerek kalmamaktadır. Unutmamak gerekir ki, ulusal bir din olmak, bir yandan sosyalizmi ve parlementer demokrasiyi yadsırken, bir yandan da sözde kapitalizme veriştirmek, bir tek-parti aracılığıyla işleyen devlet paternalizmini ‘gerçek demokrasi’ diye öne sürmek, iki Dünya Savaşı arasındaki yıllarda Avrupa’da yaygınlaşan bir tutumdu.

Ondokuzuncu yüzyılda, Aydın Despotizmi kitle demokrasisiyle ister istemez bir ilişki kurmuştur. Mete Tunçay Benjamin Constant’ın Napoleon için söylediği şu sözü aktarır; ‘Eski despotlar eleştirileri bastırmakla yetinirdi; bu tutup, bir de kendisinin övülmesini zorunlu kılıyor’. Çağdaşı birçok rejimler gibi, bizdeki tek-parti deneyinde de, insanların yönetime inanmasalar bile, onu canla başla desteklediklerini söylemeleri gereği aynı geleneğin devamı olarak görülebilir. Tanıl Bora; ‘Kemalist ideoloji, eğitimle aydınlananların “topluma önderlik edeceğini, toplumu yükselteceğini” vaz’etmiş, doğrusu Türkiye’de sol dünya görüşünde olanlar da bu Aydınlanmacı iyimserliği büyük ölçüde devralmıştı.’ diyor.

Bizim bu ‘Aydınlanma’mız dışarıdan nasıl görünmektedir? Burada Ernest Gellner’in görüşlerinden faydalanacağız.

Türkiye Kemalist geleneğin Batılılaşmaya yönelik derin bağlığının sonucu olarak anayasal düzen ve serbest seçimleri barındıran bir düzende kararlıdır. Ancak bu süreçte ülkenin silahlı kuvvetleri de sırasında en önemli aktör olarak işe karışmak istemektedir. Nitekim ‘söz konusu değerler ciddi bir tehdide maruz kaldığında kararlılıkla ortaya çıkan bekçi ve garantör; işlevi, yaşam biçimi ve geleneği bakımından bu sivil değerlere karşı cok da sevgi bağı beslemeyen bir kurum, ordu kurumu olmuştur.’

Gellner, TSK’nın kendisine biçtiği bu garantör görevini Mark Twain’i araya sokarak esprili anlatıyor: ‘(TSK) Bir süre sonra, müdahalenin askeri bir başarısızlığa uğramasına gerek duymaksızın verdikleri sözü uygulamaya koşmuşlardır. Mark Twain''e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.’

Gellner’e göre, Türkiye’nin modernleşme biçiminde dikkat çektiği bir başka önemli yön de, modernleşme ideolojisinin ayrıntılı bir şekilde düzenlenmemiş olmasıdır. Gellner, Durkheim ve diğer Batılı yazarların Türk aydınları üzerindeki etkisi ne olursa olsun açık seçik telaffuz edilen bir -Gellner’in tabiriyle- modernite ‘Sünnet’i yoktur. Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da, bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz, ortada bir -yine Gellner’in tabiriyle- Kemalist hadisler ve literatür toplamı vardır, ancak bu Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyebilecek kadar spesifik değildir. Deneme yanılma yöntemiyle çalışır. Şöyle ki; ‘Adil seçimleri yapacağız. Eğer sonuç aleyhimize olursa, yani dincilerin ya da onlara yamanmaya çalışanların zaferi onaylanırsa, bu kararı demokrasiye olan sadakatimizle kabul edeceğiz. Zaferi kazananlar fazla ileri giderlerse, Kemalist ‘Sünnet’in bekçisi olan ordu araya girerek geleneğe ihanet edenleri cezalandıracaktır. Ancak, geleneğe olan bağlılığımız yine sağlam kalacak ve bir süre sonra yeniden sivil düzeni ve demokratik seçimleri inşa edeceğiz. Eğer önceki senaryo tekrarlanırsa, biz de müdahalemizi tekrarlayacağız.’ Kısacası memleketi, ‘bir kapatıp açarak’ ya da ‘reset’leyerek eski haline getirmeye çalışmışlardır.

Sözün özü, ‘Ordu Göreve’ gelemediği için ‘reset’leme işlemi gerçekleştirilememektedir. Oysa ‘Aydınlık’ insanlarımız ‘memleket kullanma kılavuzu’ndaki talimatları okusalar gerçeği keşfedecekler, ama onlar gruplar halinde hata yapmayı tercih ediyorlar.

Eğitim şart!!!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
18 Oca 21:39

Yer kalmadığı için kaynakları yazamadım. Merak edenler için kaynaklar: Ernest Gellner - Milliyetçiliğe Bakmak, Mete Tunçay - Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, Tanıl Bora - Tahsilli Cehaletin Cinneti (Brikim Dergisi, Sayı: 211)

Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
28 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Bill Breeden'in Verilmeyen Fidyesi

Indiana eyaletine bağlı, Odon kasabasının sakinleri için 26 Kasım 1986 günü de diğer günler gibi sıradan başladı. Günün ilerleyen saatlerinde Amiral John Poindexter’in isminin verildiği sokakta, Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasının yerinde olmadığı fark edildi. Daha sonra ajanslara şöyle bir haber düştü: ‘Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu tabela elimde. Eğer 30 milyon dolar verirseniz size iade ederim.’ Nasıl yani? Sıradan bir sokak tabelası için neden bu kadar para istenmişti?

Kaderin bir oyunu olarak Indiana eyaletinin küçük bir kasabası olan Odon’da kimsenin tanımadığı bir adam, hiç ilgisi olmadığı halde İran-Kontra skandalının bir aktörü haline geldi. Bu adam daha önce vaizlik yapmış, evlerde çocuklara öğretmenlik yapan Bill Breeden’di. Breeden’in doğduğu kasaba Odon, aynı zamanda Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert Mcfarlane’in yerine geçen Amiral John Poindexter’in doğduğu yerdi. Poindexter İran-Kontra işinde yasadışı eylemlere karışmış biriydi.

Skandalın patlak vermesinden sonra bir gün Bill Breeden, kasabalıların ‘kendi içlerinden çıkan’ Poindexter ile ne kadar gurur duyduklarını göstermek için sokaklardan birine onun adını verdiklerini fark etti. Bir barış yanlısı ve Birleşik Devletler dış politikasının muhalifi olan Breeden, bunun yönetimdeki ahlaksızlıkların kutsanması olduğunu düşünerek caddenin tabelasını çaldı. Bu tabelayı ‘rehin’ tuttuğunu ve 30 milyon dolara geri vereceğini ilan etti. 30 milyon dolar İran’a kontralara transfer edilmek üzere verdiği paranın miktarıydı.

Yakalanıp mahkemeye çıkarıldı ve birkaç gününü hapiste geçirdi. Hadiselerin ortaya çıkardığı sonuçlara bakılırsa İran-Kontra skandalında hapse giren tek kişi Bill Breeden olmuştu.

Peki, hadiseler nasıl bu noktaya gelmişti? Bununla ilgili küçük bir kronoloji yaptım.

REAGAN’DAN ERDEM’E, İRAN-KONTRA SKANDALININ KRONOLOJİSİ:

1 ŞUBAT 1979 – Devrimden sonra Ayetullah Humeyni İran’a döndü.

19 TEMMUZ 1979 – Nikaragua’da Sandinistalar Birleşik Devletler’in desteklediği Somoza diktatörlüğünü devirerek iktidara geldi. Sandinistaları, Marksistler, solcu papazlar ve çeşitli milliyetçi gruplar destekliyordu. Reagan yönetimindeki Birleşik Devletler ise Sandinista iktidarını komünist tehdit olarak algıladılar ve Orta Amerika ülkeleri üzerindeki denetimine karşı bir hareket olarak gördüğünden hemen Sandinista yönetimini yıkmak üzere harekete geçti. CIA karşı devrimci bir ‘kontralar’ gücü örgütledi. Ancak kontralar, halktan hiçbir destek görmedikleri için Birleşik Devletler denetimindeki yoksul Honduras’ta konuşlandılar. Bunlar sınırı geçiyor, çiftliklere ve köylere saldırıyor; kadın, erkek ve çocukları öldürüyor, etrafa dehşet saçıyorlardı. Birleşik Devletler eylemlerinin Nikaragua’da gizli kapaklı yapılmasının bir nedeni vardı. Kamuoyu araştırmaları Amerikan halkının orada askeri bir müdahale istemediğini gösteriyordu.

22 EYLÜL 1980 – Yaklaşık sekiz yıl sürecek olan İran-Irak Savaşı başladı.

20 OCAK 1981 – Ronald Reagan, 40. Birleşik Devletler Başkanı olarak göreve başladı.

TEMMUZ 1984 – Latin Amerikalı ajanlarını kullanarak, Sandinistalara karşı kontralara el altından silah yardımı yapmaya başladı. Yılın sonlarına doğru Kongre, ‘Vietnam Sendromu’ dolayısıyla Birleşik Devletler’in ‘Nikaragua’daki dolaylı ya da doğrudan, düzenli ya da düzensiz ordu operasyonlarını’ desteklemesini yasadışı ilan etti. Ancak Reagan yönetimi kontralara gizlice para yardımı yapmaya ve bir de üçüncü taraf desteği aramaya karar verdi. Guatemala’daki dost diktatörlük ise kontralara el altından silah yardımı yapmak için kullanıldı.

20 AĞUSTOS 1985 – Irak’la olan savaşında İran düşerse bütün doğunun düşeceğini fark eden Reagan yönetimindeki Amerika, İran düşmesin diye bu ülkeye silah sattı! İlk parti olarak 96 adet anti-tanksavar füzesi verdi.

4 ARALIK 1985 – Amiral John Poindexter, Robert McFarlane’nin ardından Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu.

28 EKİM 1986 – İran’a son kez 500 adet anti-tanksavar füzesi verdi.

3 KASIM 1986 – Beyrut’ta yayınlanan El-Şıra dergisi, İran-Kontra skandalını ortaya çıkardı. Silahlar (Birleşik Devletler’in azılı düşmanı!) İran’a Birleşik Devletler tarafından satılmış ve buna karşılık İran Lübnan’da Hizbullah’ın elinde bulunan rehineleri bırakmayı vaat etmişti. Satıştan gelen kar ise silah satın almaları için Kontralara veriliyordu.

13 KASIM 1986 – Ronald Reagan İran-Kontra skandalıyla ilgili olarak Oval Ofis’ten halka açıklama yaptı. İran’a gönderilen mal göstermelik (aslında 2000) anti-tank füzeden ibaretti ve operasyonun amacı İran’daki ılımlılarla diyaloğu geliştirmekti! Aslında gerçek amaç çift yönlüydü: Rehineleri serbest bıraktırmak ve böylece puan toplamak; kontralara yardım etmek.

26 KASIM 1986 – Indiana Odon Kasabası’nda Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasının kaybolduğu tespit edildi.

14 ARALIK 1986 – Bill Breeden, Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu sokak tabelasını çalmaktan tutuklandı.

1986 – Eren Erdem doğdu. (2013 yılında Hürriyet’e verdiği röportajda 35 yaşında olduğunu söylemiş. Ancak başka yerlerde 1986 yılında doğduğu yazıyor. İnternette hangi gün ve hangi ay doğduğu ile ilgili bilgi yok. Tüm bunların dışında, eğer doğum yılı gerçekten buysa, gerçekten çok ilginç. Her neyse komplo teorilerine girmeyelim(: )

9 ŞUBAT 1987 – Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane, İran-Kontra skandalının patlak vermesinden sonra intihar girişiminde bulundu. Bu skandaldan dolayı yargılandı, fakat suçsuz bulundu.

20 OCAK 1989 – Ronald Reagan ve yardımcısı George Bush, İran-Kontra skandalına karıştıkları iyiden iyiye ortaya çıksa da astları onları titizlikle olayın dışında tuttular. Ronald Reagan, huzur içinde başkanlıktan ayrıldı ve yerine gelen George Bush, 41. Birleşik Devletler Başkanı olarak göreve başladı. O da ayrılacağı 1993 yılına kadar huzur içinde başkanlıkta kaldı.

5 TEMMUZ 1989 – Albay Oliver North, Kongre’ye yalan ifade vermekten mahkemeye çıkarıldı ve suçlu bulundu, fakat hapse mahkûm edilmedi. İran ve Kontra olayı, Amerika’daki düzenin çift yönlü savunma hattı konusunda mükemmel bir örnek teşkil etti. Birinci savunma hattı gerçeği yadsımaktı. Fakat yalanlar ortaya çıkarsa, biraz araştırmak, ama derine inmemekti ki bu durumda gazeteler olayı herkese duyuracak, ancak olayın esasına asla inmeyecekti.

26 KASIM 2011 – Eren Erdem; ‘Eğer İran-Türkiye karşı karşıya gelirse, Türkiye’ye karşı, İran safında olurum! İran düşerse, bütün doğu düşer!’ dedi. (Bu tweet’i Amiral John Poindexter’in isminin yazılı olduğu tabelanın ortadan kaybolmasının 25. yıldönümünde atması da çok ilginç olmuş(: )

10 AĞUSTOS 2015 – Acı ama gerçek! Zamanında birçok haber, yorum ve köşe yazısında şeriat tehlikesi adı altında sürekli İran’ı referans gösteren ve sıklıkla ‘Mollalar İran’a’ başlıklı haberlere imza atan Cumhuriyet gazetesi, İran Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Cevad Zarif’in makalesini yayınladı.

1 KASIM 2015 – Eren Erdem milletvekili seçildi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Ara 11:54

Eyvallah

29 Ara 18:23

Yüreğine sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 15 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
6 Ara 15 13:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

140 Karakterle Gerçeğin Buharlaşması

[Direniş 48 saat sürerse AB, hükümeti düşürecekmiş!]

[400 vekil verilseydi, Dağlıca olmazdı!]

[Sözcü gazetesinin 1 Kasım manşeti!]

[Celal Şengör Röportajı!]

[Nasuh Mahruki: "Putin'den ricam; bu saldırının bedelini dost ülke Türkiye & Türk milletine değil, bunu planlayan AKP'ye ödetmesidir!"]

Son birkaç yıldır akla ziyan ifadeleri çok görüyoruz. Peki, neden böyle oldu? Bu konuda küçük bir araştırma yaptım. Ulaştığım sonuçları paylaşıyorum:

1.J.P.Sartre’ın tanımladığı “biz-bilinci” var. Buna göre, ‘Biz’ tarafından yapılan her şeyi haklı çıkarma ve ‘Onlar’ tarafından yapılan her şeyi lanetleme konusunda ezici bir dürtü yaratır. Bu tür Biz/Onlar ayrımları en ufak farklılıklara bile dayandırılabilir veya araştırmacılar tarafından suni yaratılabilirler ama ayrımın geçmişi uzunsa çok güçlüdürler. Uzun süredir devam eden çatışma bölgelerinde yaşamış herkes, “Onların yaptığı kötülükler her zaman çok daha fazlaydı” veya daha ihtiraslıların sarf ettiği “Bizim yaptıklarımız aslında Onların, Bizi kötü göstermek için yaptıkları kötülüklerdir” cümlelerine aşinadır.

Kısacası insanın kendini haklı çıkarma kapasitesi olağanüstüdür. Bu beceri, insan beyninin kuşkusuz en büyük başarısıdır. İş yaptıklarını meşrulaştırmaya geldiğinde her insan evladı birden Einstein’ın hayal gücüne sahip oluverir.

Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anıları çarpıtmak numaraların en kolaylarındandır. Gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir.

Bu konuda, seçimde ‘Biz’ kelimesini en çok kullanan partinin söylemlerine bakılabilir.

2.Günümüzde artık kimse yaptığı herhangi bir davranıştan dolayı sorumlu tutulamamaktadır. Mental Hastalıklarle İlgili Tanı ve İstatistikler Klavuzuna giren veya girmeyi bekleyen birçok bozukluk var. Bunların arasında “haklara aldırmama ve haklara yönelik, çocukluktan veya ergenlikten başlayıp yetişkinlikte devam eden yaygın davranış şablonu” diye tanımlanan ‘Antisosyal Kişilik Bozukluğu’ vardır ki bu eski adıyla ‘Bencillik’ diye bildiğimiz kusurdur. Bundan sonra davranışınıza laf eden çıkarsa öfkeyle kalkıp “Rahatsızlığım var” diyebilirsiniz.

Bu yeni ‘Bozukluklar’ elbette İlaç Devleri tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır çünkü bu sayede mustaripler daha fazla ilaç almaya teşvik edilmektedir. Ama ortaya kültürel şartlandırmanın klasik bir örneği çıkmakta, ilaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi bozukluklarını da yaratmaktadır. Yani eskiden ‘utangaçlık’ diye bilinen huy bugün artık ‘Toplumsal Kaygı Bozukluğu’ adıyla anılan bir rahatsızlıktır ve tedavi için GlaxoSmithKline’ın ilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınmasını gerekmektedir.

Günümüzde artık kimse kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk? Bu noktaya nasıl gelindi? Bilimde bugün Determinizmin Kutsal Üçlüsü, genetik, evrimci psikoloji ve sinirbilim var. Elbette birçok bilim insanı çekincelerini ve nitelendirmelerini ifade etmiştir ama ince farklar minik yazılarda belirtilme eğilimindedir ve depresyonu, aşırı şişmanlığı, suç eğilimini, eşcinselliği ve en son, kaygıyla erkek sadakatsizliğini yaratan genlerin keşiflerini duyuran haberleri hatırlamak çok daha kolaydır.

3.Yine bu bağlamda, şanssızlık eskiden ‘Tanrı’nın gizemli işleri diye açıklanırdı; başa gelen talihsizliklerin zamanı gelince açığa çıkacak gerekçeleri vardı. Bugünse şanssızlığı suçlanabilirliği anlamlı kılıyor. Birisi suçlanmak zorundadır ve bu kişi asla kurban olmaz. Kötü şeyler başa gelmektedir ama kabahat hep başka kötüye aittir.

4.Bir de sorumluluk reddetmeye paralel giden hak etme iddiaları var. Bugün sanatçısından siyasetçisine kadar herkes daha fazla takdiri hak ettiğini iddia ediyor. Çünkü başarısızlık, artık modası geçmiş bir kavram. Başarısızlık ağza alınması yasak bir küfür olarak algılanıyor.

Kendinde hak görmenin sonuçlarından biri de çeşitliliklere yönelik çağdaş tapınma ve sıklıkla beraberinde gelen, tüm grupların taleplerinin aynı oranda değerli olduğu inancıdır. Ama hak görmenin en kötü sonucu, insanoğlundaki sızlanma eğilimini teşvik eden yakınma hissidir.

Bugün insanın, sorumluluktan kaçınabilse veya sorumluluğu bir başkasına devredebilse daha mutlu olabileceğine yönelik bir düşünme eğilimi var ve bunun sonucunda ortaya çıkan yaşam koçluğu gibi tuhaf mesleklerin sebebi de bu.

Kişisel sorumluluk ne kadar az uygulanırsa konformizm olasılığı o kadar artmaktadır. Psikolog Solomon Asch 1955 yılında yaptığı bir dizi klasik uyma deneyiyle kanıtlamıştır

5.Pek çok yazar ve şair heveslisi sadece çağdaşlarını okur hatta sıklıkla bunları bile okumaz; tembelliğini, başkalarının etkisinden kurtulmak için cesur bir hamle diye gösterir. Ama böyle bir etkilenmeden kaçınma girişimi etkilenmenin en beteriyle, güncel popüler zevkle, sığ beğeniyle sonuçlanır.

6.Özellikle sanal âlemin yalan yanlış anekdotları, parlak habis lâfları çoğaltmaya elveren yayılma hızı ve yüz yüze iletişimin sağlayabileceği empati ihtimalini yok eden kışkırtıcılığıyla, bu fanatik ve narsisistik bir yankıyla pervasızca yaygınlaşıyor. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar fiyakalı hamâsi sözlerin cazibesine kolaylıkla kapılıyor. Sözcü gazetesi gibi gazetelerin ‘caps’ gazeteciliği bunu körükleyen etmenlerden biri.

T. Bora’nın T. Adorno’nun şöyle yazdığını söyler; ‘Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır’ Adorno, bu deformasyonun âmilleri olarak kültür endüstrisini, “bilincin sürekliliğinin” kaybını, “eleştirel bilincin” yitişini ve kolektif narsisizmin hâkimiyeti görür. T.Bora Adorno’nun kolektif narsisizmle ilgili bir cümlesini de aktarır. Adorno: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsisizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dâhil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır. Yarı-eğitimliliğin, onca aydınlanmaya ve bilginin yayılmasına inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı halini aldığını” söyler.

O zaman konuyu Sakallı Celal’in iki cümlesiyle bağlayalım;

‘Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur’

‘Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşarak Batılılaştıklarını sanırlar.’

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Kendini haklı çıkarma konusunda Leon Festinger’in deneyine bakılabilir. Şurada bir videosu var: link

2.Asch Deneyinin nasıl yapıldığıyla ilgili şuradaki videoya bakılabilir: link

3.Tanıl Bora’nın ufuk açıcı makalesi ‘Tahsilli Cehaletin Cinneti’ne şuradan ulaşılabilir: link

4.Bu yazıda faydalandığım, Michael Foley’in ‘Saçmalıklar Çağı’ kitabını ve John Gray’in Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını tavsiye ederim.

5.Konformizm kelimesi bazen yanlış anlaşılabiliyor. Asıl anlamı, sorgulamadan itaat eden, boyun eğen, uyumculuktur.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
06 Ara 15:48

Her ne kadar dikkat etsem de eksiklikler olabiliyor. 'Kişisel sorumluluk ne kadar uygulanırsa...' cümlesinin doğrusu 'Kişisel sorumluluk ne kadar (AZ) uygulanırsa..' olacak.

Kürşat Koyuncu yazdı, 12 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
16 Kas 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Penye ve Hakîkat ya da Gerçeklere Fransız Kalmak

“iyiydik. penyelere inanıyorduk

doğum günü şarkılarına, pastalara ve mumu üfleyen kişiye…

…iyiydik

ikinci tokatları kültürel fark kuramıyla açıklıyorduk

birincisi doğaçlamaydı zaten…”

Fransa’daki saldırıdan sonra memleketimden verilen tepkileri görünce, nedense Osman Konuk’un “Penye ve Hakikat” isimli bu şiiri aklıma takıldı (bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Öyle entel, dantel şeylerden hiç hoşlanmam.) Şiirin devamındaki dize de şöyle diyor: “üçüncü tokat ama insan haklarına aykırı/insan haklarına inanıyorduk” İşte ben de konuya buradan, o atılmayan –ya da sonra daha da şiddetli atılan– üçüncü tokattan girmek istiyorum.

Aydınlanma çağının en takdir ettiğim yönü şiddeti modernize etmesiydi. Örneğin, ilk defa Fransız Devrimi sırasında kullanılan giyotin aydınlanmanın ve ilerlemenin bir sembolüydü. Bundan evvel cellat mahkûmun boynunu kesmek için genellikle dört beş kez baltayla vuruyordu. Giyotin buna kıyasla oldukça insaniydi! Bir diğer örnek daha yakın zamandan; Philip K. Dick’in aktardığına göre “Heinrich Himmler masum, zararsız Yahudilerin idam mangasınca kurşuna dizilmesini istediği ve bunu izleme imkânı bulduğu zaman bir korku spazmı geçirdi; bayıldı, yere düştü ve vicdan azabının verdiği kasılmayla yerlerde yuvarlandı. Yardımcıları onu ayağa kaldırmak için sürüklemek zorunda kalmıştı. Himmler hemen orada Yahudilerin bundan sonra ‘vurularak öldürülmemesi ama merhametli, acısız ve ani bir ölüm şekli bulunması’ emrini verdi.”

Aslında, Avrupa bu şiddeti diğer kıtalarda bütün iğrençliğiyle kullanmışlardı. Buna örnek olarak, Bartolomé de las Casas’ın Kızılderilileri nasıl yok ettikleriyle ilgili yazdığı kitaba bakılabilir. Ama şiddet Avrupa’ya gelince işler değişti. Bir aydınlanma geldi. Aydınlanmanın bir yolu da tüketimin artırılmasından geçiyordu. 1700’lerden sonra örneğin, İngiltere’de ticaret gelişti. Bir tüketici sınıfın genişlemesi, o zaman için en sıradışı durumlardan biriydi. Böylelikle imalatçılar daha üretken teknolojiler peşinde koşarak daha fazla paraya sahip oldu. O sıralar kıta Avrupası sakinleri keten elbiseler giyiyordu. İngilizler ise daha çok yün elbiseler giyiyordu. Fakat Hindistan’la yapılan ticaret(!), daha fazla pamuklu giysinin üretilmesine neden oldu. 1800’lerde İngiltere’de dokunan ham pamuğun çoğu Asya’dan geliyordu. Fakat her nedense Çinli ve Hintli pamuk yetiştiricileri üretimlerini artıramıyordu. Ekime açabilecekleri yeni topraklar ve onları teşvik eden bir şey yoktu. Çünkü mülk sahibi toprak ağası ya da imparatorluk bürokratı üretkenliğin artışıyla gelen kâra el koyuyordu. Bu fırsattan yararlanan da Amerika’nın güney eyaletleri oldu. Ancak pamuk emek yoğun bir mahsuldü. Toprak bakımından zengin, ama düşük nüfuslu Amerika’da üretimi artırmanın tek yolu işgücü piyasasını bitirmek, yani işçileri maaş almadan çalışmaya zorlamaktı. Yani işi kölelere yaptırmaktı. Bir iktisatçının belirttiği gibi: ‘Kölelerin haytını mahveden şey, işgücü piyasasının getirdiği tehlikeler değil, işgücü piyasasının tamamen bastırılmış olmasıydı.’ İngiliz işçi sınıfı için ucuz giysi üretmek, tutsak edilmiş Afrikalıların alınıp satılmasıyla mümkün olmuştu. Yani, gelsin penyeler, gitsin hakikatler…

Ama bunların hepsi, aydınlanmış ve modernleşmiş yaşam tarzının korunması içindi değil mi? Bütün suç, kendisi daha henüz bir tane bile elektrik düğmesi çevirmemiş olmasına rağmen memleketindeki kaynakların tamamının yaşam tarzlarını koruyan insanlar tarafından gasp edilen kişinin dini inancıydı, değil mi? Zaten, bir milyon kişinin ölmesine neden olan Hutular ile Tutsiler kavgasının nedeni de küresel ısınmaydı; Belçikalıların ne gibi sorumlulukları olabilirdi ki! Guantanamo kampını da İslamcı yavrukurtlar için kurdu, hatta bir gazetecimizin söylediğine göre, onları o kadar düşündükleri ve dinlerini daha iyi yaşayabilmeleri için hücrelerine kıbleyi gösteren işaret bile koydu. İyi de oradan çıkanların neden daha da terörize olduğunu kimse sormadı? İşin Cezayir ve Fransa kısmına hiç girmiyorum bile…

Osman Konuk’un Kır Düğünü şiirinde ‘80’lerin slow şarkılarıdır sebep biraz da/insanları sömürgecilerine benzeten’ diyor. Sebep şarkılar mı ya da sömürge aydını olmanın gereği mi, bilemiyorum. Hadiselerin burada bu kadar şuursuzca ve saldırganca algılanmasının ve neredeyse camına değen taşın bile dine bağlanmasının bir nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. Kendisinin üretmediği bilgiyle yaşamanın ödülü(cezası mı demeliydim yoksa?) bu olsa gerek. Meseleleri sadece sonuçları üzerinden değerlendirince ancak bu kadar aydınlanabiliyorlar demek ki. Modernizm kimi şeytanlaştırırsa bunlarda hemen onu şeytanlaştıryorlar. Örneğin, hümanist bir inançsızlığı çok büyük bir değermiş gibi yüceltebiliyorlar. Ancak, John Gay’in dediği gibi; ‘Militan inançsızlık komedisi aslında temsil ettiği hümanist inancın Hristiyanlık’ın bir yan ürünü olması gerçeği’ni es geçebiliyorlar. Bu yüzyılın en revaçta terimi ‘İslamcı Terörist’i hemen sepetlerine koyuyorlar. Oysa terörizmi Arap kültürüyle ve İslami şehitlik kültüyle ilişkilendirmenin Batı söyleminin bir parçası olduğunu unutuyorlar. Ne var ki, İslam bir kültür değil, dindir ve ‘İslam Ümmeti’ni oluşturan halkların çoğu Arap değildir. Endonezya’daki terör –başka topluluklar için kullanıldığında haklı olarak ırkçılıkla kınanacak tarzda– Araplara atfedilen kültürel özelliklerle açıklanamaz. İntihar terörizmi ne belirli bir kültüre zarar veren bir patolojidir ne de dinle yakın ilişkisi vardır. İntihar terörizmi demişken, Olivier Roy: “bombasıyla kendini havaya uçuran terörist figürü on dokuzuncu yüzyıl sonunda Rusya’da ortaya çıktı. El Kaide şiddetinin gerçek kaynağının Kur’an’a özgü şehitlik anlayışından çok Batı’ya özgü birey geleneğiyle ve ele geçirilmesi olanaksız dünya uğruna karamsar bir başkaldırıyla ilgisi vardır.” der. Aslında bugün “İslamcı Terör” gruplarının kaynağı da İslam’dan daha çok nihilist bir bakış açısıdır.

Son olarak, Osman Konuk’un ‘Kır Düğünü’ şiirinin sonunda: ‘arjantin’e âşık olur, almanya’yla evleniriz’ diyor. Keşke Arjantine âşık olmuşken orada kalsaydık. Almanya’ya hiç bulaşmasaydık.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.John Locke insanların eşit yaratıldığı düşüncesine bağlı bir Hıristiyan’dı ama Amerika’daki yerli halkların topraklarına el konulmasını temize çıkarmak için büyük bir entelektüel çaba gösterdi. Richard Popkin şöyle yazıyor:

“İngiliz sömürgecilik politikasının mimarlarından olan Locke Kızılderililerin ve Afrikalıların toprağa emek vermediklerini gördü. Bu eksikliğin bir sonucu olarak mülkiyet hakları yoktu. ‘Ölümü hak eden bir Eylem yüzünden (Avrupalılara karşı gelerek)’ özgürlüklerini yitirmişlerdi ve bu yüzden köleleştirilebilirdi”

2.1856 yılında ABD Kongresi bir yasa çıkararak boş olan herhangi bir adaya Amerikan vatandaşlarının el koyabilmesini onayladı. Amerika’nın ilk denizaşırı arazileri, küçük tropik adalar böylece elde edildi.

3.Yazıda da bazı alıntılar yaptığım John Gray’in Kara Ayin kitabını tavsiye ederim.

4.Bir soru: Sahi, Fransa'nın birkaç yıl önce Mali’ye müdahalesinde kaç kişi ölmüştü?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.