Türkiye Aktivitesi
6481 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

31755 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Tarih(9)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 34 misafir olmak üzere 56 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
31 Ağu 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Bir Yeşil Kuşak Projesi: Ay'da Ezan Sesi
5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

5b4b116991cdcb2f2d8347f4d7f2e8af1472642710

31 Ağustos 2012, Cuma. Ohio Merkez Camisi’nde hüzünlü bir telaş var. Birazdan 25 Ağustos’ta ölen Neil Armstong’un cenazesi musalla taşına konacak ve Cuma namazını müteakip cenaze namazı kılınacak, idi, eğer Müslüman olsaydı. Peki, Neil Armstrong’un Müslüman olduğuna dair haberler neden çıktı? Bu yazıda biraz ondan bahsedeceğim. Bunun için zamanda biraz geriye gideceğiz.

Astronot Neil Armstrong’un Ay’da ezan sesi duyduğuna ilişkin haberler Pakistan’da yayınlanan 19 Şubat 1983 tarihli The Muslim World dergisinde, sonrasında yine aynı ülkedeki Jang gazetesi ve Malezya’da yayınlanan Star dergisinde konu edilir. Bu haber daha sonra başka ülkelerde ve nihayet Türkiye’de ilk olarak Posta gazetesinde yayınlanır. 1983 yılının Ağustos ayında Zafer dergisinde, aynı yılın Ekim ayındaysa Sızıntı dergisinde bu konu işlenir.

Haber gazetede şu şekilde yayınlanır:

[Ay seyahatinden dönmüş olan astronotlar dünyayı gezerken Neil Armstrong’un Kahire’de duyduğu ezan karşısında şöyle dediği söylenir: “Hey, bu müzik sesi de ne ?..”

Bunun ezan olduğunun söylenmesi üzerine; “Ben bunu daha önce işitmiştim,” der. “Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da da duydum. Aman Allah'ım, seni şurada yanı başımda değil, ta Ay'da buldum…”

Sonra bir süre sessizliğe gömülen Armstrong ; “Ay'a besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum. Artık ben de Müslümanlardanım,” diyerek ilahi mucizeyi tescillemiş oluyordu…]

Peki, nasıl olmuştu da, konu buraya gelmişti? Onun hikâyesi de bir önce, 1982 yılında başlıyor. 1971 yılında, Aya en son insanlı uçuşlardan birini gerçekleştiren Apollo-15’in astronotları, dönüşlerinde arasında Müslüman ülkelerinde olduğu ülkelere seyahat yaparlar. 1982 yılında Mısır’da bir konferans sırasında Apollo-15 mürettebatından Alfred Worden, Ay’a giderken yanlarında İncil götürdüklerini, hatta Kur’an’dan da bir ayet olduğunu söyler. Bunu ona, tüm Apollo uçuşlarında görev alan Mısırlı Jeolog Faruk El-Baz’ın verdiğini söyler. Hatta Ay’a gittiğinde telsizden kendisine söylemesi için bir cümlede öğretir. Faruk El-Baz’ın Worden’a öğrettiği cümle şudur; “İyi günler, Endeavour'dan hepinize selam olsun ey dünya insanları”.

Faruk El-Baz bu durumu daha sonra şöyle anlatır: “Astronotların bu demeçleri gazetelerde yer aldı. Ve Mısır’a gelip Arapça’ya çevirildi. Ve daha sonra bu haber Mısır’dan İran’a, sonra daha doğuya Afganistan’a ve daha doğuya, Hindistan’a kadar ulaştı. Ve Hindistan’a ulaştığı zaman, haber orda ‘Neil Amstrong’un Mısır’da ezan sesi duyduktan sonra “Ben aynı sesi Ay’da da duydum” diyerek Müslüman olduğu’’’ şeklinde söylenmeye başlandı.

Aslında Ay’a giden tüm astronotlar inançlı Hristiyanlardı. Bu bilinçli bir tercihti. Hatta içlerinden bir tanesi (Irwin), 80’lerde Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi”ni aramaya gelecekti. Bu tercihin asıl sebebi “Soğuk Savaş”tı. Uzay yarışında ABD 60’lı yılların sonuna kadar SSCB’nin gerisindeydi. Yine o yıllarda Ortadoğu ve Afrika’daki Arap rejimler SSCB’nin etkisi altındaydı. Vietnam’da işler kötü gidiyordu. İşte bu ortamda Ay’a ilk insanı indirmek büyük bir başarıydı. Daha sonrasında ise artık bunun pazarlanması kalmıştı. Bunun içinde 80’ler sonrasında ABD’nin istediği ortam oluşmaya başladı. Türkiye’de 80 darbesinin etkisi tüm sıcaklığıyla yaşanmaktaydı. Irak-İran birbirini boğazlamakla meşguldü. Afganistan’da Sovyet işgali devam etmekteydi. Zaten bu “Ezan” haberin de oraya en yakın ülkede patlaması da tesadüf olmasa gerekti. İşte bu ortamda, Türkiye’de de kendilerine en yakın grubu bulmakta hiç zorluk çekmediler. Burada özellikle grup diyorum. Bunlar benim bildiğim İslam tarihindeki hiçbir cemaate benzemiyor. Her neyse, bir başka kişisel gözlemimde, bu ve benzeri grupların aslında en çok eleştirdikleri Batıcılara ve Çağdaşlaşmacılara benzemesi meselesi var. Tıpkı bu gruplarda bu eleştirdikleri gibi kendi halkını hor gören, aşağılayan cümleleri rahatlıkla kurmalarıdır. Tüm bu “Müslüman olma” hikâyeleri de bu nedenle çıkmaktadır. Batılı birinin Müslüman olmasını diğer Müslümanları “dövmek” için kullanırlar. Onlar için bin tane Somalilinin Müslüman olmasındansa bir tane Batılının Müslüman olması daha önemlidir. Burada aslında o kişinin Müslüman olmasından çok Batılı olması önemlidir.

Konunun bir diğer boyutu da şudur. Aslında bu “Ay’da Ezan Sesi” haberi kanaatimce Orwell-Huxley ve dolayısıyla 1984-Cesur Yeni Dünya karşılaştırmalarında da iyi bir örnek teşkil eder: Orwell 1984 romanında bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan korkuyordu. Huxley ise, Cesur Yeni Dünya romanında pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu. Huxley ise hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Bu olanlar da bize Huxley’nin daha doğru öngörülerde bulunduğunu bize kanıtlıyor.

Sonuç olarak, aslında olayın bizzat aktörleri böyle bir olayın olmadığını ve Neil Armstrong da defalarca Müslüman olmadığını açıklamasına rağmen Huxley’nin dediği gibi hakikat umursamazlık denizinde boğulup gitti. Yukarıda adı geçen dergiler ve diğer birkaç dergilerin de popüler bilim yayını adı altında İslâm dünyasının kolektif belleğine, belki bilinçli belki de bilinçsiz bu türlü çağdaş hurafelerin ekilmesine neden oldular. İslâm dünyasını yıllardır küçük düşüren bu tür bıktırıcı iddialara da zemin hazırladılar. Oysa akledenler için gerçek ortalık yerde durmaktaydı…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Neil Armstrong’un “Müslüman olduğu” iddialarına karşı ilk cevabı asistanı Vivian White imzalı şu aşağıdaki mektupla verdi.

521b71d5809bb706f59277114e5a34191472642946

2. Yine bu konuda, ABD Senatosu, Müslüman ülkelerde bulunan elçiliklerine şu aşağıdaki belgeyi gönderdi.

d3a27aa91d386ecbd76f338ebaf1aebe1472643043

3. Muhtemelen bu ses duyma hikâyesinin başlangıcı, Apollo-10’la ayın etrafında dönerken duydukları sese dayanmaktadır. NASA, 46 yıl sonra o sesin Apollo 10 mekiği içindeki astronotların olduğu kontrol modülü ile Ay modülü arasındaki radyo dalgalarının karışmasından kaynaklanmış olabileceğini açıkladı.

4. Jacques Yves Cousteau’nun, Cebelitarık Boğazı’nda Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun karışmadığını görünce Müslüman olduğu konusundaki rivayette tamamen gerçek dışıdır. Cousteau, 1997 yılında öldüğünde Katolik inancına göre cenaze töreni düzenlendi. 1991 yılında da Cousteau Vakfı tarafından şu aşağıdaki mektup ile Müslüman olmadığı kesin bir dille yalanlanmıştı.

9f518601921a3368f2782829d504269e1472643188

5. Uzaya çıkan ilk astronot olan Yuri Gagarin’in “Uzaya çıktım, bir Tanrı göremedim.” dediği uzun yıllar dillendirilmiş ve hatta bir uçuş sırasında ölümü üzerine "belasını buldu" yorumuyla haber yapılmış olsa da aslında böyle bir şey demediği ve daha sonradan uçuş boyunca sarf ettiği tek cümlenin “Uçuş normal devam ediyor… Ben iyiyim” olduğu anlaşılacaktı. Bunun da Soğuk Savaş döneminde özellikle Müslüman ülkelerde yayılan bir hurafe olduğu ortaya çıktı. Bu konuyla ilgili şu linkteki belgesele bakılabilir.

https://www.youtube.com/watch?v=RKs6ikmrLgg

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
01 Eyl 03:16

Uzun zamandır böyle bilgilendirici ve aynı zamanda edebi bir yazı okumaya li gerçekten olmuş. Yüreğniize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 42 misafir olmak üzere 58 kişi beğendi, 20 yorum yapıldı.
6 Ağu 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Hiroşima'nın En Uzun Günü Dinozorların En Sessiz Gecesi
788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

788cbc234c200986bdb5a9134edfc5391470485151

6 AĞUSTOS 1945, Pazartesi Sabahı, saat 08:15: Hiroşima öldü. Atom bombasının dünya prömiyerinde şehir ve insanları bir anda küle dönüştü. Atom bombasının ateşi duvar kalıntılarının üzerinde daha önce orada bulunmayan gölgeler oluşturmuştu: kollarını havaya kaldırmış bir kadın, bir adam ve koşulu bir at…

6 HAZİRAN 1980: Nobel ödüllü Fizikçi Luiz Alvarez ve oğlu Jeolog Walter Alverez, dinozorların 65 milyon yıl önce bir meteorun dünyaya çarpması sonucu yok olduklarına ilişkin makaleleri Science dergisinde yayınlandı.

Malum, bugün Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü; birçok haberde atom bombasından, patlamanın şiddetinden ve sonraki etkilerinden bahsedilecek. Ama ben bu yazıda bu olayın başka bir yönünden bahsedeceğim; Batı’nın Doğu’ya bakışı ve onu tahakküm altına almak için neler yaptığından bahsedeceğim.

Efendim, Rönesans ve Aydınlanma’dan sonra gelişen mekanik felsefenin doğaya bakışı şöyle olmuştur. Doğa tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmüştür. Mesela Francis Bacon Doğa’dan, “hizmet etmeye mecbur”, “baskı altına alınmış” ve doğa fiolozofunun esiri olmuş biriymişçesine bahseder. “Onu zapt etmeksizin ona el uzatmak boşunadır” diye yazar. Yani Doğa zapt edilmeli, sırları ve mahrem odaları keşfedilmelidir. Aynı şekilde Robert Boyle da doğa filozoflarının, doğayı, sağlık, zenginlik veya bedensel zevkler gibi özel gayeleri için kullanışlı hale getirmek üzere hükümranlıkları altına alma arzularından bahseder.

Buna karşın Japon filozof Watsuji Tetsuro şöyle der: “Avrupa’da ılımlı, düzenli doğaya ‘ele geçirilmesi gereken bir yer’, keşfedilmesi gereken bir yasanın bulunduğu bir şey olarak muamele edildi.” der. Daha sonra şöyle devam eder; “Özellikle, açıkça görülen irrasyonelliği nedeniyle, yani tezatlıkları ve kafa karıştıran çelişkileri nedeniyle doğa, hiçbir zaman tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmemiştir. Doğa, kendi içinden çıkıp var olandır ve kavranamaz bir derinliğe sahiptir.”

Bu tezatlıklara en iyi örnek, Batı’nın ve Doğu’nun bahçeye bakışıdır. Japon yazar Kavabata Yasunari Japon bahçesini doğanın büyüklüğünün ve genişliğinin bir sembolü olarak niteler. Batı için de bu geçerli olabilir; fakat orada her şey simetrik olarak yönlendirilmiştir, Japonya’da ise böyle değildir. Asimetrik olan aslında çeşitliliği ve genişliği sembolize eder ve şunu ekler: “Fakat doğal olarak asimetri, en hassas duyarlılığı gerektiren bir dengeye dayanır. Hiçbir şey, Japon bahçe sanatından daha karmaşık, daha çeşitli ve ayrıntıya yönelik değildir.” Bahçe, doğanın yoğunlaştırılmış halidir.

Bahçe geniş bir alan üzerine kurulu olsa bile, Avrupa anlayışına göre yürüyüş yapmak ya da dolaşmaktan çok, bakmak ve düşünmek için vardır. Burada bahçeye, içinde dolaşırken değil, daha çok oturarak bakılır.

Ancak Doğu’daki bakış açısındaki farklılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilmiştir. Batı, daha sonrasındaki savaşlarda da olduğu gibi, bir filin züccaciye dükkânına giriyormuşçasına işgal ettiği yerleri bir daha eski haline dönmemek üzere perişan etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya kentlerinin de doğa ile hemen hemen hiçbir alışverişi kalmayacaktır. Savaş Japonya’da her şeyi değişikliğe uğratmıştır. Eskiden İmparator sarayına başını çevirip bakmak yasak iken artık kimi yeraltı yolları Sarayın altından bile geçecektir.

Burada şu soru akla gelebilir: “Peki, dinozorların yok olmasının Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla nasıl bir ilgisi vardır?” Kısaca şöyle anlatayım: Jeolog Walter Alvarez’in 1980 yılında İtalya’da jeolojik bir çalışma yaptığı sırada, bir kayaçta aslında nadir olması gereken iridyum elementini yüksek oranda bulur. Kimyasal tarihleme teknikleri bu kayaçların 65 milyon yıl önce bu elementle kaplandığını gösterince Walter bu durumdan babası Luiz’e de bahseder. Oğlunun anlattıkları 35 yıl önceki bir hatıraya götürür. Baba Alvarez Hiroşima’ya atom bombasını atan Enola Gay isimli uçaktaki tek sivildir. Yani bomba atılıp geri dönerlerken, metrelerce yükseklikte uçan dev B-29’da tek sivil kişiydi, Luiz Alvarez. Ayrıca, Luiz Alvarez, Manhattan Projesine katılmış ve atom bombasının yapılmasında çalışmış, 1968 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bir fizikçiydi. İşte bu nedenle, büyük bir şans eseri Luiz’den başka dünya üzerinde hiç kimse, her yeri kaplayan iridyumun sırrını çözebilecek tecrübeli gözlere sahip değildi. Oğlu kayaçlardaki izi anlatırken, o bir kuyruklu yıldız parçası ya da asteroit çarpması sonucu oluşabilecek dev bir patlamanın böylesi yaygınlıkta toz, duman, karanlık ve dünya dışı bir maddenin yarattığı serpintiye neden olabileceğini anlamıştı.

Daha sonra yaptıkları araştırmalar sonucunda Meksika sınırındaki Yucatan bölgesinde bulunan Chicxulub krateri tüm şüpheleri üzerine topladı. 180 km çapında olan bir krater yaklaşık 10 km çapında bir asteroid tarafından oluşturulmuştu. Bu asteroidin çarpması sonucu oluşan patlama muhtemelen Dünya’yı yıllar boyunca karanlığa mahkûm etmiş ve dinozorların soyunu tüketecek o uzun gece başlamıştı; tıpkı Hiroşima’yı yıllar boyunca hastalığa, yıkıma ve verimsizliğe mahkûm ettiği gibi.

Sonuçta, dinozorların yok oluşunu da en iyi Hiroşima’da benzer bir yıkıma neden olanlar anlayabilirdi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Japonya’nın resmi teslimiyet belgesi 2 Eylül 1945’te Amerikan savaş gemisi Missouri üzerinde imzalandı. Doğu Asya’da Japonya çok büyük bir yenilgiye uğramış, harap olmuştu. 2,7 milyon insan kaybedilmişti. Kore, Japon sömürgeliğinden kurtulmuş fakat Amerika ve Sovyetler arasında işgal edilmek üzere bölünmüştü.

2. Üç gün sonra, Başkan Harry Truman radyoda şöyle konuştu: “Bu bombayı düşmanlarımıza değil de bizim elimize verdiği için Tanrıya müteşekkiriz; onun yoluna ve amacına uygun kullanımında da bize rehberlik yapması için ona dua ediyoruz.”

3. 1945’te, müttefiklerin savaşı kazanacağı neredeyse kesinleşmişken, Alman şehri Dresden ve Japonya şehirleri Hiroşima ve Nagazaki taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edildi. Muzaffer ulusların resmi kaynakları bunların askeri hedefler olduklarını söyledi ama binlerce ölünün tamamı sivildi ve yıkıntıların arasından kuş avlayacak sapan dahi çıkmadı.

4. 12 Eylül 1945’te New York Times’ın ilk sayfasında, William L. Laurence imzalı bir makale yayınlandı. Makale ürkütücü söylentilere yanıt olarak ortaya çıkıyor ve Hiroşima ve Nagazaki yerle bir eden atom bombalarından sonra bu şehirlerde kesinlikle herhangi bir radyoaktivite bulunmadığı konusunda güvence(!) veriyordu; ona göre bu radyoaktivite konusu Japon propagandasının bir yalanından(!) başka bir şey değildi. 1946 yılında, W. L. Laurence bu ifşaatı(!) sayesinde Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Bir süre sonra, onun iki maaş aldığı ortaya çıktı: birini gazetesi öderken diğeri Birleşik Devletlerin askeri bütçesinden karşılanıyordu.

5. 27 Mayıs 2016’da Barack Hussein Obama Hiroşima’yı ziyaret etti. “Özür dileyecek misiniz?” sorularına, “Hayır, savaşta olur böyle şeyler.” dedi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 27 misafir olmak üzere 41 kişi beğendi, 6 yorum yapıldı.
11 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Fahreddin Paşa'nın Çekirge Diyeti

Artık müdafaanın son günleridir. Medine, Şerif Ali ve Şerif Abdullah kardeşlerin kuvvetleri tarafından kuşatılmıştır. Fahreddin Paşa Medine’deki durumun ne hal aldığını anlatmak için Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’ya 7 Mart 1918’de Teğmen İsa Efendi vasıtasıyla -yirmi beş günde ancak ulaştırılabilen- şifreli bir mektup yazar. Mektupta, ellerindeki erzaklarının tükenmek üzere olduğunu, acilen Hicaz’daki kuvvetlerini doyuracak bir kaynak tahsis edilmesini ister. Ancak istekleri hiç gerçekleşmez. Medine neredeyse tamamen kuşatılmış durumdadır. Yiyecek sıkıntısı hat safhaya ulaşmıştır. İşte bu sırada Fahreddin Paşa’nın o bölgede çok bulunan ve o bölgede yaşayan insanların yedikleri bir yiyecek aklına gelir. Çekirge!

7 Haziran 1918’de çekirge talimnamesini yayınlar. Burada çekirgenin serçeden bir farkı olmadığını, sadece temiz şeyleri yediğini, topluca yaşadıkları için bolca bulunduğunu, Hicaz, Yemen gibi o bölgede yaşayan insanların başlıca gıdası olduğunu ve Bedevilerin sağlamlıklarını ve çevikliklerini çekirgelere borçlu olduğunu söyler. Sonra faydalarından bahseder:

‘Bütün bu havalide öteden beri inanıldığına göre, dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara pek tesirlidir. Hele romatizma için iksir gibidir. Şifa verici tarafı bilhassa, yumurtalarıdır. Biz yazık ki bunları, çukurlara gömerek, üzerlerine kireç dökerek heder ediyoruz. Çekirgeyi, hekimlemize inceletip, tahlil ettirdim. Bunlar, araştırıp incelemeleri neticesinde çekirgeden sitayişle bahsetmekte ve şifa verici, hem de besleyici hassalarını saymakla bitirememektedirler. Gerçi ziraatımıza, ekinlerimize zarar veriyorlarsa da, birçok kuşlar ve hayvanlar da öyle değiller mi? Hatta bazı hayvanlar, yalnız zarar verirler ve hiç hayırları yoktur. Çekirge ise, zararının yanında, gıda bakımından çok hayırlı ve faydalı bir hayvancağızdır. Hem gıda, hem de devâdır. O halde, bundan faydalanmak gerekmez mi? Yediğimiz sebzelerin çoğundan fazla ve daha ziyade faydalı olduğu tecrübe ile tahakkuk etmiştir.’

Çekirgelerin ıstakoz ve karidesten farkı olmadığını söyler. (ki burada haklıdır. Çekirge, ıstakoz ve karidesin hepsi de eklembacaklılar olarak nitelendirilir) Daha sonra çekirge yenmesinin bir ‘sünnet-i seniye’ olduğunu vurgular:

‘Cenab-ı Peygamber hadisi şerifinde “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” Buyurmuşlardır ki, iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı da dalakla karaciğerdir.’

Daha sonra çekirgenin nasıl yeneceği konusuna değinir:

‘İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin, başının kopartılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış…

Hicaz çekirgesi, öteki bölgelerin çekirgesine göre daha besleyici ve daha tatlıdır. İbnürreşit cihetindeki çekirgeyi nimet sayıp, bereket bilirler. Bunları zaten uzun boylu anlatmaya hacet yoktur. Yiyip tadına bakarak, faydasını anlamak kâfidir. Çekirge dört türlü yenebilir:

1-Toplanan çekirgeler, çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kadar kurtulur. Ayakları ve başı koparılır. Kalan gövde kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenir.

2-Sıcak su ile haşlanır. Baş ve ayakları temizlenir. Hemen pişmek üzere bulunan pirinç ya da bulgur pilavına karıştırılıp pişirilir.

3-Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilerek konur, üzerine zeytinyağı ile limon gezdirilir.

4-Çekirgenin kavrulan kısmı, havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi şeklinde kutularda ve dağarcıklarda muhafaza edilir. Araplara göre en makbul tarzı budur. Çünkü elde daima ihtiyat durur. Ve gerektiğinde nerede olursa olsun açlığı gidermeye yarar. Hele harp zamanlarında, hemen el altında bulunan bir gıdadır.’

Büyük bir dikkat ve titizlikle yaptırdığı araştırmalara göre, ‘…onun tabiriyle yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile nimetnaşinaslıktır.’ der. Sonra kendi tecrübesini paylaşır:

‘Dün karargâh sofrasında (çekirge tavası) vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu dil konservesinden pekiyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.’

Ve talimnamesini şu sözlerle bitirir:

‘Kısaca dün, çekirgeyi bahçelerden yok etme tedbirlerini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yolları gözlüyorum. Hangi bölgeye çekirge düşerse, tarifime göre faydalanılmasını ve bana hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ediyorum.’

Fahreddin Paşa’nın bu diyetine uyulur. Askerler doymaktadır. Ancak bir başka sorun daha vardır. Her işlerini gördükleri hayvanlarda açtır ve bu hayvanlar yem yokluğundan eriyip gitmektedir. Öyle bir kapana kısılmışlardır ki, hayvanlar için ot peşinde koşarken asilerle çatışmaya bile girilir.

Sonrasında sıkıntılar daha da artar ve 7 Ocak 1919 günü teslim olunur.

NOTLAR:

1-Bu yazıda yaptığım alıntıların kaynağı, Feridun Kandemir’in yazdığı “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası” isimli kitabıdır. Gerçek tarihi belgelerle yazılan bu kitabı meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

2-Aslında bu yazıyı, önümüzdeki yıllarda daha sık karşılaşacağımız ‘böceklerle beslenme’ ile ilgili olarak yazacaktım, ancak adeta bir açık hava hapishanesine çevrilen Madaya’da, açlıktan ağaç kabuklarını, kurumuş yaprakları, böcekler, hatta kedileri ve köpekleri yiyen insanları görünce sadece bu kadarını yazdım. Hatta kendi adıma şöyle düşündüm: ‘Fahreddin Paşa ve askerleri şanslıymış, orada en azından yiyebilecekleri kadar çekirgeleri varmış. Madaya’da o kadarı bile yok…’ Görüntüleri görünce üzülüyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Ama o kadarla kalıyor. Daha önce de yazmıştım, tam bir katarsis yaşanıyor. Katarsis, yani başkalarının içinde bulunduğu trajediyi seyrettikçe onun acısının içinde kaybolurken o anın her saniyesinde aslında özdeşleştiği kişinin acısının dışında konumlandığını bilerek, kendi içindeki endişe ve korkulardan arınmak. Günümüzde trajedi içeren görüntüler katarsis etkisini yaratıyor ve o kadarla kalıyor. Sosyal medya denen şey üzerinden herkes sadece öfkesini ya da herhangi başka bir duygusunu boşaltıyor. Kendimizi düzeltmeden, başkalarının düzgün davranmasını bekliyoruz. Bunca, hırsın, açgözlülüğün, bencilliğin içindeyken de yaptığımız hiçbir şeyin kıymeti olmuyor. En basitinden, rahatlıkla Madaya gibi yerlere yapılan yardımların yetersizliğinden bahsediyoruz (yardımlara karşı çıkanları konu dahi etmiyorum), ama günlük 4,5 milyon (rakamla da yazayım: 4.500.000) ekmeği çöpe atıyoruz. Oysa Madaya’da bir lokma ekmeğe muhtaç sayıları sadece binlerle ifade edilen insan yaşıyor. Sözün özü, kendimizi düzeltmeden başkalarını düzeltme hastalığından kurtulmadığımız müddetçe yaptığımız hiçbir şeyin anlamı yok. Allah kimseyi -her anlamda- açlıkla terbiye etmesin.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Oca 00:21

Tekrar olacak ama, eyvallah (:

11 Oca 21:53

Kaleminize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 21 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
15 Ara 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Afrika Nerededir?

[‘Indian’ kelimesinden nasıl da nefret ediyorum… ‘Indian’, bir şeyler satmak için kullanılan bir kelimedir – hatıra eşya, sigaralar, sigarlar, benzin, otomobiller… ‘Indian’, beyaz insanın hayal gücünün ürünüdür. (Amerikalı Yazar: Lenore Keeshig-Tobias]

Afrika nerededir? Avrupa yukarıda, Afrika ise aşağıda mı? Haritalara bakacak olursak, Avrupa elbette ki Afrika’nın kuzeyinde dolayısıyla yukarıdadır! Ne var ki bu karar keyfidir ve Avrupalı haritacılar tarafından bu kararın böyle olmasına karar verilmiştir. Avrupa’nın, Afrika’nın üstünde ya da altında olup olmadığı tümüyle göreceli bir şeydir; çünkü bu, evrendeki stratejik bir noktadan bir gözlemcinin dünya gezegenine bakışıyla ilintili bir olaydır. Avrupalı haritacılar, dış uzayın stratejik bir noktasından dünya gezegenine bakıp, Afrika’yı Avrupa’nın altına yerleştirmeden önce, hiçbir Avrupalı dış uzayda bulunmamıştı.

16. Yüzyıldaki en büyük Avrupalı haritacılardan Gerhard Mercator’dan kalan bir anlayışla, dünya haritası, kuzey bölgelerin lehine olacak şekilde, çarpıtılarak çizile geldi. Mercator’un çizdiği harita temel alınarak çizilen dünya haritasında, Kuzey Amerika kıtası, Afrika kıtasının bir buçuk katı kadar bir büyüklükte gösterilmiştir. Yanlış çizilen haritalar nedeniyle, milyonlarca çocuğun hafızası, dünyanın kuzey bölgeleriyle güney bölgelerinin boyutları konusunda yüzyıllardır çarpık düşüncelerle ve bilgilerle doldurulmuştur.

Afrika ismine gelince… Antik Romalılar, bugünkü Tunus ve Cezayir’in doğusunu kapsayan bir bölgeye ‘Afrika’ diyorlardı. Bir başka iddiaya göre de Afrika kelimesi bölgede yaşamış Fenikeliler ve Berberilerin diline aittir. Daha sonraları, Arap göçmenler Afrika ismine ‘Arap(ça)laştırarak’ ‘Ifrikiye’ye dönüştürdüler. Afrika sözcüğü köken itibarıyla Roma-Yunan dillerine ait olabilir ancak, bu isim yakın tarih boyunca tümüyle Batı Avrupalılar tarafından kullanılagelmiştir.

Öyleyse Afrika kıtası nerededir? Afrika kıtasının sınırları nereye kadar ve ne ölçüde dürüst ve duyarlı bir biçimde çizilmiştir? Kıtaların başlama ve sınırlarını saptarken denizlere ve okyanuslara gereğinden fazla önem vermediğimizden emin miyiz acaba? Örneğin Madagaskar, Afrika’yla arasından 500 mil genişliğinde Mozambik Kanalı’yla Afrika’dan ayrılmaktadır. Mauritius, Afrika kıyılarından 1000 mil uzakta yer almaktadır. Öte yandan Yemen, Bab’ül-Mendeb Boğazından sadece bir taş atımı kadar uzak bir mesafedeki Cibuti’den ayrılmıştır. Tüm bu gerçeklere karşın, Madagaskar’la Mauritius siyasal olarak Afrika’nın bir parçası olarak kabul edilirken Yemen Afrika kıtasına dâhil edilmemiştir. Madagaskar’ın başkenti Tananarive bir Afrika başkenti olarak kabul edilirken, neden Yemen’in başkenti San’a bir Afrika başkenti olarak kabul edilmemektedir? Sömürgecilik sonrası dönemde Afrika üzerine yapılan akademik çalışmaların çoğunda, çağdaş Afrika devletlerinin bugünkü sınırlarının son derece yapay bir biçimde çizildiği özellikle vurgulanmaktadır.

Oysa Afrika kıtasının sadece kuzeye, Akdeniz’e doğru değil, aynı zamanda kuzey doğuya, İran Körfezi’ne doğru uzanması da gerekmez mi? Burada asıl sorgulanması gereken şey, Afrika’nın sınırlarının ve kimliğinin Avrupalıların kararlarıdır.

Kızıldeniz, Afrika kıtasının nerede sona erdiğinin belirlenmesinde jeolojik, coğrafi, tarihsel ve kültürel göstergelerden daha etkin bir rol üstlenmiştir. Aslında sorunun kökeni, Afrika’nın doğu yakasında bir çatlamanın patlak verdiği milyonlarca yıl öncesine kadar gitmektedir. Milyonlarca yıl önce Afrika kıtasında meydana gelen doğal bir çatlama olayı Arabistan yarımadasının Afrika kıtasından ayrılmasına neden olmuş, Süveyş Kanalı’nın inşasıyla birlikteyse fiziki ayırım, ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda tam anlamıyla bir kopuşa dönüşerek tamamlanmıştır. Avrupalıların siyasal açıdan güçlü ve üstün olmaları, dünya haritasını kafalarına göre çizerken, Afrika’nın kuzey doğu bölgeleriyle, Kızıldeniz’in ötesinde kalan Arabistan yarımadasının jeolojik açıdan benzerliklerinin bulunmasına rağmen Afrika’nın kuzey batı sınırları, Kızıldeniz’in batısı ile Süveyş Kanalı’nın batı kıyılarında sona erdirilmiştir.

Hatta Antropolog Paul Bohannan, Arabistan yarımadasının, Afrika kıtasından ayırt edilmesinin jeolojik gerçeklere dayanmadığını ileri sürer: ‘Jeolojik açıdan, Arabistan yarımadasının Afrika kıtasıyla bir bütün olarak ele alınması gerekir. Afrika kıtasını Arabistan yarımadasından ayıran Yarık Vadi, Anadolu’dan, Türkiye’nin kuzey bölgelerinden başlayarak bugünkü Ürdün Vadisi’ne ve Ölü Deniz’e kadar bir çizgide yayılmakta, daha sonra da Kızıldeniz boyunca bir hat oluşturmakta ve bu hattın Turkana Gölü’ne kadar uzandığı bilinmektedir.’

Afrika’yla Arabistan’ın coğrafi açıdan bir bütün olmasına ve Süveyş Kanalı’nın önceleri iki kıta arasında bir kavşak noktası oluşturduğu bilinmesine rağmen, Avrupalı coğrafyacılar, Arabistan yarımadasını Asya’nın bir parçası olarak kabul edip Afrika’dan ayırmışlardır.

Peki, bu ‘Ortadoğu’ nerededir? Haritalar nesnel bir biçimde incelendiğinde Ortadoğu bölgesinin, sözde ‘Eski Dünya’yı oluşturan Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının tam ‘Orta’sında yer aldığı görülecektir. Ama biz Avrupa-merkezli öznel deneyimin sonucu olarak ortaya çıkan ‘Ortadoğu’yu tercih ederiz…

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı’nı, Afrika’yla Arabistan yarımadası arasındaki iletişim ve ticari işbirliği olanaklarını güçlendirmek amacıyla değil, sömürgeci Avrupalıların dünyanın diğer bölgeleriyle ticari olanaklarını kolaylaştırmak amacıyla inşa etmişti elbette. 1869-1879 yılları arasında inşa edilen Süveyş Kanalı’nın yapımı sırasında 120.000 Mısırlı’nın hayatını kaybettiği bilinmektedir.

2.‘…etiyopya oldu çıktı habeşistan olarak bildiğimiz yer…’ der, İsmet Özel.

3.Güneş ilk olarak Kamchatka’da doğmasına rağmen Greenwich sıfır noktası kabul edilir.

4.“Churchill’in şöyle dediği anlatılır: ‘-Ürdün fikri kafamda ilk kez ilkbaharda, bir öğleden sonra saat dört buçuk sularında oluştu.’

Gerçek şu ki, 1921 yılı Mart ayında, sadece üç gün içinde, Sömürgeler Bakanı W.Churchill ve kırk danışmanı yeni bir Ortadoğu haritası icat ettiler; iki ülke yarattılar, onlara isim verdiler, hükümdarlarını belirlediler ve sınırlarını parmaklarıyla kumun üzerine çizdiler. Dicle ve Fırat nehirleri tarafından kucaklanan ve ilk kitapların çamurunu vermiş olan topraklara Irak dediler. Filistin’den koparılan yeni ülkenin adıysa Ürdün oldu.

Sömürgelerin isim değiştirmeleri ve Arap krallıklarına dönüşmeleri, ya da en azından öyle gözükmeleri, acil bir konuydu. İvedilik arz eden diğer bir konuysa, bu sömürgeleri bölüp parçalamaktı. Emperyal hafıza en iyi yöntemin bu olduğunu söylüyordu.

Fransa Lübnan’ı icat ederken, Churchill boşta gezen prens Faysal’a Irak’ın krallık tacını taktı. Ve güvenilirliği tartışılır bir referandumdan çıkan %96’lık oranla bu kararı onaylandı. Kardeşi, Prens Abdullah ise Ürdün kralı oldu. Her iki hükümdar da, Arabistanlı Lawrence’ın tavsiyesiyle giderleri Britanya bütçesinden karşılanan bir aileye mensuptular.”(Eduardo Galeano-Aynalar)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 13 misafir olmak üzere 20 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Kas 15 13:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları – 2

Lysenko’nun Yükselişi

Lysenko’nun gücü arttıkça, Muller ısrarla klasik Mendel genetiğinin diyalektik materyalizm ile uyum içinde olduğunu söylüyordu; sonradan kazanılan özelliklerin kalıtımına inanan ve kalıtımın materyalistik bir temele dayandığını reddeden Lysenko, tam bir “idealist” hatta daha da beteri bağnazdı. Muller, Lysenko’yu “genetiğin ve bitki fizyolojisinin temel prensipleri konusunda kara cahil… Lysenko’yla konuşmak çarpım tablosunu bilmeyen birine diferansiyel analiz anlatmak gibi” diye tarif ediyordu. Muller, zamanın Tarım Bilimleri Akademisi başkanı N. I. Vavilov’dan güçlü destek görmekteydi.

1936 yılında, başkanlığı artık Lysenko tarafından devralınmış Tarım Bilimleri Akademisi’ne hitaben yaptığı bir konuşmada, Muller şöyle seslenmişti:

“Önemli uygulayıcılar, genetik hakkında biraz bilgisi olan herkese düpedüz tuhaf görünecek kuram ve görüşleri –örneğin, kısa zaman önce Başkan Lysenko’nun öne sürdüğü fikirler ve onun gibi düşünen diğerlerininkileri– destekleyeceklerse, o halde bize sunulan olasılık seçimlerimizi cadılık ve tıp, yıldız falcılığı ve gökbilim, simya ve kimya arasından yapmaktan ibaret.”

Stalin rejiminin hem ideolojik nedenlerden ötürü, hem de devlet siyasetinin, yeterince çaba gösterilmesi halinde her türlü değişimin gerçekleştirilebileceği ilkesine bağlı olması nedeniyle genetik bilimiyle arası iyi değildi. Öte yandan genelde evrim, özelde tarım alanında durum biraz farklıydı. Başka koşullarda, evrimci biyologlar içinde, Darwin’i izleyenler (onlara göre kalıtım genetikti) ile Lamarck’ı izleyenler (bir canlının yaşam süresi içinde kazandığı ve uyguladığı özelliklerin kalıtsal yolla geçtiğine inanmışlardı) arasındaki anlaşmazlık ancak seminerlere katılan ve laboratuarlarda çalışan insanlara bırakılırdı.

Lysenko’ya göre, doğal dünya insan iradesiyle şekillendirilmeliydi. Kalıtsal özellikleri değiştirmeye yönelik müdahaleyle, yeni canlı türleri yaratılabilirdi: “Ülkemizde her insan etkinliği alanında mucizeler yaratmak mümkündür.” Lysenko 1935’te Stalin’in de katıldığı bir Sovyet Tarım işçileri konferansında şunu ilan etti: “Yoldaşlar, ülkemiz Sovyetler Birliği’nde insanlar doğmaz. İnsan organizmaları doğar, ama insanlar yaratılır… Ben de bu şekilde yaratılan insanlardan biriyim. Bir insan yapıldım ben.” Bu noktada onunla hemfikir olan ve insanlığın geleceğini tasarlamaya elverişli bu evrim versiyonundan dolayı Lamarck’ı öven Stalin, Lamarckçı bir tarım uzmanı olan Lysenko’yu Sovyet BİLİMİN DİKTATÖRÜ olarak atadı.

1930’lar boyunca Lysenko’nun takipçileri Sovyet biyolojisinin sınırları içerisinde genetikçilere üstünlük sağlamak için gittikçe acılaşan bir savaş yürüttü. Yavaş yavaş üstünlük kurdular, 1948 yılında Lysenko nihayet devletin tam desteğini almayı başardı. Lysenko genetiğin “burjuva bilimi" olduğunu ilan ederken, Mendel' in görüş ve yaklaşımlarını savunan ve o çizgide yürüyen bütün bilim insanlarını da birer hedef tahtası durumuna getiriyordu. Genetikçiler baskı altında kalmıştı; tutuklandılar, birçoğu öldü. Bu hedeflerden en başta geleni de ünlü genetikçi Vavilov olmuştu. Vavilov'un laboratuvarları kaynak noksanlığından işleyemez olmuş, yetiştirdiği elemanları tutuklanmış ya da sürülmüştü. 1940' ta Vavilov “casusluk”, “tarımı sabotaj” gibi gerekçelerle tutuklanıp ölüme mahkûm edildiğinde, Lysenko heykelcikleri elden ele dolaşan bir ulusal kahraman konumundaydı. Vavilov 1943'te, Sibirya’da kaldığı hapishanede malnutrisyon (kötü beslenme) nedeniyle ölecektir.

Dahası Stalin bilim insanlarını tutuklarken, onları çalışma kamplarında devlet adına çalışmaya zorlarken hiç tereddüt etmiyordu. Çok sayıda bilim insanı, sıcaklığın sık sık -60 ˚C’lere düştüğü Sibirya’da, Norilsk’in dışındaki berbat bir nikel işletmesi ve tutukevine göndermişti. Aslında temel olarak burası bir nikel madeni olduğu halde, Norilsk dizel yakıt dumanlarından dolayı sürekli kükürt kokuyordu ve bilim insanları orada arsenik, kurşun ve kadmiyum gibi periyodik tablonun zehirli metallerinde bol miktarda çıkarmak üzere köle gibi çalıştırılıyordu. Çevre kirliliği gökyüzünü boyuyordu, hangi ağır metalin ilgi gördüğüne bağlı olarak kar pembe ya da mavi yapıyordu. Bütün metaller revaçta olduğundaysa simsiyah yağıyordu. Ne yazık ki Sovyet biliminin bir kuşağının çoğu, Sovyet sanayisi için nikel ve diğer metalleri çıkarırken heba olmuştur.

Lysenko, tarım konusundaki anlaşılmaz teorileri kıtlığa yol açmış, Stalin’in ölümünden sonra, açıklamada bulunması için Sovyet Bilimler Akademisi’ne çağrılmıştı. Bilim sekreteri kendi aceleci tarzıyla kazanılmış özelliklerin aktarılamayacağına dair insanlık tarihinden örnekler vermiş, erkeklerde binlerce yıldan beri uygulansa da anatomik değişimlere yol açmayan sünneti örnek gösterdikten sonra Lysenko’ya şu soruyu yöneltmişti: “Annelerinin bakire olmamasına rağmen kızların bakire doğmasını nasıl açıklıyorsunuz?” Ancak, Stalin’in 1953 yılında ölmesi durumu değiştirmedi. Kruşçev, Lysenko’nun eski bir arkadaşı, destekçisiydi. Yine de gittikçe daha çok Rus bilim insanı, bu adamın deli olduğunu anlıyordu, gerçi Lysenko’nun adına sürekli özür dileyen birçok yabancı bilim insanı bunu anlayamamıştı. (Çavdar tohumu veren buğday geliştirdiğini, ötleğen yumurtalarından çıkan guguk kuşları gördüğünü de iddia etti.)

1964’te Kruşçev’le birlikte Lysenko da mevkiini kaybetti. Aslında Kruşçev’in iktidarı kaybetmesinin sebeplerinden biriydi. Kruşçev’i görevden alan Merkezi Komitenin toplantı gündeminde Lysenkoculuk da vardı, 1958’den beri tarım rekoltesindeki durgunluk parti liderleri hakkındaki başlıca suçlamaydı. Lysenko gözden düştü, fakat yıllarca eleştirilerin önü kesildi. Bilimi iz bırakmadan ortadan kayboldu.

Sonuçta, en temel düzlemde bakacak olursak, ideolojinin bulaşmadığı bilimsel bir eylem yoktur. Varsayımlar olmadan kuram oluşturamazsınız, bunların da bir kısmı sosyopolitik genel dünya görüşünden kaynaklanır ve o dünya görüşünü besler. Bu, bilimin kötü emellerle ve kasıtlı yürütülen süreç, yani bilim insanlarının politikacıların elinde kukla olduğu ya da güce aç, ahlaksız bilim insanlarının belirli bir ideolojinin hizmetinde çalıştıkları bir süreç olduğu anlamına gelmez. Elbette böyle şeylerde olabilir, Stalin dönemindeki Rus genetiğinin hüzünlü hikâyesi buna örnektir.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Garip ama gerçek; -Rusya’da var mı bilemiyorum?- memleketimizde hala Lysenko’yu savunan insanlar var. Gerçi onlar SSCB’nin yıkıldığına bile inanmıyorlar. Rusya’yla olan son hadisede bir grup insanın takındığı tavıra bakılabilir.

2.Emirle bilim, tarih vs. yapılan ülkelerde buna benzer durumlarla karşılaşılabiliyor. Bunun için uzaklara gitmeye gerek yok. Özellikle son zamanlarda, basına konuşan, sosyal medyada yazan akademisyenlere ve kendini aydın olarak nitelendirenlere bakmak yeterli.

3.Sibirya’yla ilgili Aleksandr Soljenitsin’in “Ivan Denisoviç’in Bir Günü” kitabını şiddetle tavsiye ederim.

4.Yazıyla ilgili kaynakların listesi şuradadır: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Kas 11:54

Eyvallah...

30 Kas 00:58

Kaleminize sağlık

Kürşat Koyuncu yazdı, 12 misafir olmak üzere 23 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Kas 15 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Lysenko'nun Diyalektik Materyalizme Direnen Buğdayları - 1

1917’ de Ekim Devrimi’ni izleyerek kurulan SSCB, Rusya’da zaferle sonuçlanan akımlarının önce tüm Avrupa’da, ardından da dünyada proleter bir egemenliğin kurulmasını sağlayacak zincirin ilk halkası olduğu düşüncesini taşıyordu. Devrimi izleyen haftalar bir dizi idari, iktisadi ve toplumsal reformun yapılmasına sahne olmuştu. 1918-19 iç savaşında da kendini hissettirdiği gibi, beslenme gereksinimi tüm ülkede oldukça belirgindi. 7 milyonu açlıktan ve kalanı tifus salgınından toplam 8 milyon kişinin kaybedildiği, sanayi ve tarım üretiminin hemen tümüyle düzenini kaybettiği, kamu maliyesinin çöktüğü bir ortam söz konusuydu. Halkın belirgin hoşnutsuzluğu bir süre sonra farklı yerlerde karışıklıklara, ayaklanmalara ve başkaldırılara dönüştü. 1921’ den başlayarak savaşa özgü iktisadi uygulamalar terk edilmeye ve yeni iktisadi politika iç ticareti ve sanayiyi de kapsayacak ve denetleyecek bir biçim almaya başladı. Böylece 20’li yılların sonlarına kadar ulusal ekonomide kalkınma gerçekleştirilebilecekti. Üretimde sağlanan artış, tarım ve sanayi fiyatlarında denkliğin sağlanması bunu yaratan etkenlerin başında gelmekteydi. Sonuçta Sovyetler Birliği’nde yeni yönetim vaatlerini gerçekleştirmek zorundaydı. Bunun belki de ön koşulu, hemen öncelikle insanların karınlarını doyurabilmekti. Bu nedenle, kötü durumdaki verimsiz Sovyet tarımını düzeltmeye yönelik her türlü mucizeyi benimsemeye hazır bir ortam oluşmuştu. Bu atmosferde Lysenko tarımsal üretimi katlayacağı müjdesiyle ortaya çıkıveren bir Mesih gibi algılanabilirdi.

Genetik mi? Yetiştirme mi?

1922’de Amerikalı genetikçi Herman J. Muller, yeni Sovyet toplumunu kendi gözleriyle incelemek için Moskova’ya gitmişti. Gördüklerine sevinmiş olmalı ki SSCB’de modern genetiğin kurulmasına yardımcı olmak amacıyla Moskova’ya yerleşmişti. Ancak 1930’ların ortalarında Trofim Lysenko’nun Stalin’in çoşkulu desteğini kazanmasıyla bu durum hayal kırıklığına dönüştü.

Gorki, Lunacharsky ve Bekhterev gibi entelektüllerin ortak savı Darwin’in takipçisi olmaktı. Ama Darwin’in ortaya çıkardığı dünyayı kabullenemediler. Bir hayvan olarak insanın tesadüfen türediğinin doğru olması halinde, geleceği diğer bütün canlılar gibi, yani soyca tükenişe doğru giden bir yolculuk olacaktı. Bir çıkış yolunu, evrim versiyonu bir tür ilerlemeyi içeriyormuş gibi görünen Lamarck’ın eserlerinde buldular. Lamarck’ın “ Çevresel değişimin kalıcı genetik değişiklik yaratacağı” kuramı o dönemki politik tezle uyumluydu. Çünkü “uygun sosyal koşulların insan davranışında kalıcı değişikliklere yol açacağı“ biçiminde özetlenebilecek politik görüş, devrimin ilk kuşaklar üzerinde “ yeni insan” yaratma yolundaki çabalarının, sonraki kuşakları da kendiliğinden etkileyeceğini umuyordu. Bu da, toplumu dönüşüme uğratmak için harcanacak emeğin sınırlı olacağını ve kolayca sonuca ulaşılacağını düşündürüyordu.

Lenin komünizmin başarısının, insan doğasının yeni bir sisteme alışacak şekilde eğitilebileceği varsayımına dayandığını görebiliyordu. “İnsan düzeltilebilir” demişti. “İnsan istediğimiz şekle dönüştürülebilir.” Birçok Marksist tartışma “yeni insan”ın üretilmesinin ne kadar zaman alacağı konusu etrafında dönmüştür. İnsan doğası bütünüyle yeniden şekillendirilemediği sürece böyle bir iddia anlamsızdır. Bu bağlamda doğadan çok yetiştirmeden yana olmak komünizmin çıkarınadır. Fakat devlet bu görüşü uygulamaya koymakta yavaş kaldı 1920’lerde Sovyetler bile öjenizme duyulan küresel ilgiye kendini kaptırdı. N.A. Semashko 1922 yılında sosyalist öjenizm programını açıkladı. Öjenizmin “toplumun çıkarlarını bireylerin çıkarlarından üstün tutacağı” görüşünü ortaya koymuştu. “Yeni insan” yetiştirilecekti. Fakat Stalin yönetimi altında Sovyet öjenizmi çöktü. Komünist önderler bu işin nesiller süreceğini anlamakla kalmamış, aynı zamanda zekileri seçici eşleştirmeyle korumanın genel sekreterin entelektüelleri imha etme eğilimiyle çeliştiğini de fark etmişlerdi. Naziler Almanya’da iktidara gelince, öjenizmi yadsımak için başka bir sebep daha doğmuştu; insan kalıtımı üzerinde çalışmak rakip faşizmin amentüsüyle eş görülüyordu. Bundan kısa süre sonra Rus öjenistler kalıtıma duydukları inanç yüzünden, ‘sosyal manivelaları kavramadıkları’ için eleştirildiler.

Sosyal manivelaları kavrayacak kişi beklenmedik bir yerden gelecekti. 1920’lerde kıtlığın kıskacındaki Rusya’da hükümet I. V. Michurin’i keşfetti. Bu paranoid huysuz ihtiyar, Kozlov yakınlarında elma yetiştiriciliği yapıyordu. Michurin’in saçma iddiaları vardı. Örneğin tatlı suda beklettiği şeftalilerin bir sonraki nesilde daha tatlı olacağı ya da bu tür aşılamanın melez ırk oluşturacağı gibi. Yiyecek üretimini artırmak için çaresizce çırpınan hükümetin yağdırdığı imtiyaz, ödenek sağanağı altında buldu kendini birdenbire. Michurincilik, Mendelciliğin yerini alacak yeni bilim dalı olarak atanmıştı.

Ortam bilimsel bir darbe için hazırdı artık. Lysenko adlı genç bir adam Pravda’nın ilgisini üzerine çekebildi, çünkü Michurinci yaklaşımla daha iyi mahsulü almayı başarmıştı. O zamanlar ülkenin uzaktaki güney bölgeleri dışında kışın ekilen buğday tohumları don yüzünden telef oluyordu, baharda tohumlar ise bazen kabuklarından geç çıkıp kuraklık yüzünden kırılıyordu. Lysenko “eğittiği” buğday tohumlarının zorlu kışı atlattığını ileri sürdü en başta. 1928-1929 döneminde yedi milyon hektarlık araziye Lysenko’nun yöntemiyle buğday ekildi; sonuçta bütün buğdaylar öldü. Lysenko telaşlanmadı, ilgisini bahar buğdayına çevirdi, yalnızca ıslatarak, yani vernalizasyon ile tohumların kabuklarından çıkmasının hızlandırılacağını söyledi. Yine sadece açlığı artırmaktan başka bir şeye yaramadı bu önlem. 1933’e gelindiğinde vernalizasyondan vazgeçilmişti.

Fakat politikacı yönü bilim insanlığından kuvvetli olan Lysenko, gücüne güç katmıştı; kendi görüşlerini gen kuramını çürüten, Darwinciliğin ilkelerini yerle bir eden yeni biri bilim biçimi olarak sergilemesini bildi. Genler metafiziksel bir kurmacaydı, indirgemecilik yapmak ise hataydı. “Organizmalarda sıradan vücuttan ayrı olan özel bir madde yoktur… Küçük parçaları, kalıtım kütlelerini yadsıyoruz.” Rus bilim insanlarının DNA üzerinde çalışmasına 1961 yılından sonra izin verildi, fakat Lysenko kendi tuhaf tarzıyla ikili sarmalın aptalca bir görüş olduğunu iddia etti: “tek bir parçanın karşıtlıklara ayrılmasını değil sayısının ikiye katlanmasını ele alıyor, yani tekrarı, artışı vurguluyor gelişimi değil.” Lysenkoculuk organik, bütünsel bir bilim dalıydı, “insanın yaşadığı çevreyle doğal birliğine adanmış bir ilahiydi.” Yandaşları, iddiaların kanıtlanması için veri gösterilmesine yönelik taleplere tepeden baktı, pastoral halk bilgeliğini tercih etti.

NOT: Yazı biraz uzun olduğu için kısaltmak istedim. Ama eksik ve havada bilgi kalmasın diye kısaltamadım, ikiye böldüm.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Kas 23:14

Güzel bir yorum

Kürşat Koyuncu yazdı, 24 misafir olmak üzere 32 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
20 Kas 15 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

'Beyaz Adamın Yükü'nü Alan Soylu Vahşiler

“Beyaz Adamın Yükü'nü al, soyunun en iyilerini gönder

Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl, esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için;

Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-

Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.”

Çoğumuz, edebi eserler ve sanat eserlerinin sadece popüler bilinci ve ruh halini değil, aynı zamanda politikaları da şekillendiren etkisini küçümseriz. Ancak sanat ve edebiyat çalışmaları yalnızca aşk ve barış müjdeleri veya en yüksek ve en asil faziletlerin takipçileri demek değildir. Bundan ziyade insanlar arasında çatışmaya sebep olan önyargı, yalan ve kalıplaşmış düşünceler ve mitlerin yayılmasında kullanılmışlardır. Aynı mesajı diğer yazılı ve görsel metotlarla aktarmak ve var olmaya devam eden olumsuz değerlerin oluşmasına yardım etmekle şu veya bu şekilde gündemde olan olayları veya nesillerin ruh ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyorlar.

Rudyard Kipling’e ait olan ‘Beyaz Adamın Yükü’ şiiri de ırkçı ve zenofobik literatürün olayları, ideolojiyi ve politikaları şekillendirmeye yardımcı olduğu hususunu iyi bir şekilde örneklendirmektedir. Beyaz sömürgecilere dair ilahi bir görev fikrini geliştirmek için ırksal açıdan önyargılı bir dil kullanmış olan bu şiir, Amerika’daki siyasi makamdaki kişileri ve halkın görüşünü etkilemeyi hedefliyordu. Kipling'e göre ‘Beyaz Adam’ uygarlaştırma sorumluluğunun ‘asil’ yükünü çekerek ‘en iyi evlatlarını’ yaban ellerde helak ederken ‘kadir bilmez’ ve ‘yarı şeytan-yarı çocuk’ ilkeller bunun kıymetini hiç mi hiç anlamayacaklardı. Bu şiir, 4 Şubat 1899’da London Times’da ve ertesi gün de New York Sun ve New York Tribune’da yayınlandı. Bu arada şiirin ilk nüshalarından biri, yayınlanmasından bir ay önce daha yeni New York valisi seçilmiş olan Theodore Roosevelt’e gönderildi. Üzerine şu sözleri yazarak o da cumhuriyetçi senatör H. Cabot Lodge’a gönderdi: “Sana Kipling’in edebi açıdan zayıf, ama genişlemeci bakış açısı için iyi bir anlayışı olan şiirin ilk nüshasını gönderiyorum.”

ABD, o dönemde ülkeyi bir denizcilik ve sömürge gücüne dönüştürücü bir etki yapmış olan İspanyol ‘Haçlı seferlerinden’ daha yeni çıkmıştı. Kipling'in bu şiirinin yayımlandığı sıralar tam da ABD kamuoyunda "Emperyalizm" konusunun tartışıldığı sıralardı. Kongre, yıllarca ABD’nin Filipinler’e karışmasının aleyhinde oy kullanmıştı. Fakat bu şiirin yayınlanmasından ve Kongre’de bazı bölümlerinin okunması dâhil son derece meşhur olmasından sonra Amerikan Senatosu, 6 Şubat 1899’da yeterli çoğunluğun oyuyla Filipinler’e asker gönderilmesini ve oranın idaresini eline almasını onayladı. Bu kanun, ABD’nin genişlemeci ve emperyalist politikalarının başlangıcı oldu. Çok kısa süre içinde Porto Riko, Küba ve Filipinler ABD’nin hâkimiyetine geçti. Sonuç olarak bu şiir, Amerikan politikasının değişmesine yardımcı olmuş ve bu değişimin sonuçları bugün dünyanın her tarafında hissedilmektedir.

Zaten Kipling, şiirini ‘dünyanın her tarafında onlarca yıl yankılanması’ niyetiyle yazmıştı. Bu şiir bir asırdan fazla bir süredir hala yankılanıyor ve Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve başka yerlerde hala yankılanmaya devam ediyor. Kipling, ‘Beyaz Adam’ın Tanrı’nın iradesi altında demokrasinin savunucusu olduğunu ve başkalarını demokrasinin ışığına yönlendirmenin onun görevi olduğunu iddia etmekteydi. Çok az şey değişmiş görünüyor. Kipling’in varisleri hala aynı şeyleri savunuyorlar.

11 Eylül'ü izleyen bir hafta boyunca ABD'nin içeride ve dışarıda kamuoyu oluşturma ve haber konusunda önde gelen kanalı CNN ekranındaki sabit yazı: ‘Amerika Savaşta (America in War)’ idi. (Son günlerde bunun yerini ‘Fransa Savaşta’ sloganı aldı!) Yine o sıralar ABD başkanı Bush, operasyonu ‘Crusade [(Haçlı Seferi)Bak yine Haçlı Seferi!]’ olarak ilan etti. Acaba ‘cahilce bir gaf mı yoksa lapsus muydu?’, bu konu tartışılabilir.

‘Sürçme’lerin analizi 16. yy'dan bugüne kadar Dünya sathına yayılma ve bu yayılmanın kaçınılmaz sürtüşmeleri ile Kapitalizm'in (Hani şu Ali Koç’un bahsettiği şey!) gelişme süreci birbirinden ayrılmaz gerçeklik ifadesi olarak bazen ikna bazen de zor yöntemleriyle kabul ettirildi. Adam Smith, pazarın genişliği ve serbestliği ile milletlerin refahı arasındaki doğrudan olumlu ilişkiyi öne süreli 200 yıldan fazla oldu. Pazar dediğimiz şey de öyle kendiliğinden kuruluveren bir şey değildi. Pazarı kurmanın ve sürdürmenin bedeli tarih boyunca yapılan savaşlar ve akan kanlardır. Ancak bu yüzyılda artık yöntem değişmiştir. Bugünün en gözde bahanesi artık ‘terör’dür ve ‘Amerika savaştadır!’ (ya da Fransa/Batı, ne farkeder…) Öyle görünüyor ki ‘Müslüman’ kendisiyle kutsal savaşın yapılabileceği ‘öteki’ için birinci adaydır.

Demokrasi, özgürlükler ve eğitimin kalkınmanın vazgeçilmez önkoşulları olduğu konusunda baştan beri bir bilimsel kabul vardı. Burada irdelenmesi gereken çelişki bu ilişkinin yıllar yılı uluslararası hegemonya hesapları nedeniyle gözardı edilmesi ve kendi tarafında yeralması koşuluyla demokrasinin ‘lüks’ olarak nitelendirildiği baskıcı rejimlerin kurgulayıcısının bugün yeniden özgürlük havariliğine soyunan ABD olmasıydı. Şu andaki medya kartellerinin dayattığı söylem bireyin ve tercihlerinin üstünlüğü ve güçlü olanın rekabet içinde kazanma özgürlüğüdür. Bu Sosyal Darwinist bir söylemdir ve müsebbibi Darwin değil Spencer’dir.

Koşulları ve söylemi farklı da olsa yeni bir emperyalist yayılmanın başlangıcındayız. Kuruluş amacı bu sorunları çözmek olan Birleşmiş Milletler teşkilatının bu süreçte neden devreye sokulmadığı sorusuna yanıt ararken de yukarıdaki sonuca ulaşabiliriz.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Türk Aydınının da rol modeli Kipling, şöyle gülünç bir varlık silsilesi kurar: ‘Katır, at, fil, güdücüsünün emrindedir, güdücü çavuşunun, çavuş teğmeninin, teğmen yüzbaşısının, yüzbaşı binbaşısının, binbaşı albayının, albay tugay komutanının, tugay komutanı da, kraliçenin hizmetkârı olan kral naibine tabi generalin emrindedir.’ der ve böylece Doğu’dan Batı’ya uzanan bir hükümranlık dizisini oluşturmuş olur.

2.George Orwell bu şiir hakkında şöyle demiştir: “Kipling, aşırı milliyetçi bir emperyalisttir; ahlaken duygusuz ve estetik açıdan iğrençtir. Bunu kabul ederek başlamak ve sonra da neden varlığını devam ettirmektedir, bunu ortaya çıkarmak gerekir.’

3.ABD emperyalist bir coşkuyla, Hawaii’nin, Filipinler’le Ladrones[Hırsız demekmiş! (Bugünkü Mariana Adaları)] adalarının fethini kutlamakta, Pasifik Okyanusu artık Kuzey Amerikan Gölü haline gelmektedir ve Latin Amerika dâhil tüm o coğrafyayı kan gölüne çevirecek United Fruit Company dünyaya gelmesine çok az bir zaman kalmıştır. Mark Twain oyunbozanlık yapar ve ABD bayrağı için: “Çizgiler beyaz değil de siyah olmalı, yıldızların yerine de kurukafayla çarpraz kemik amblemi konmalı” der.

4.Bazı seyyahlar şeytanı beyaz olarak resmeden ve açık renkli Avrupalıların canavar olduğuna Afrikalılarla karşılaştıklarını belirtmişler.

5.E.Said’in ‘Şarkiyatçılık’ ve M.Adas’ın ‘İnsanın Ölçüsü Olarak Makina’ kitaplarını hararetle tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 28 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Ağu 15 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Endülüs'ten Bosna'ya – Avrupa'nın Yakma / Yıkma Zevki

25 Ağustos 1992 günü, Sırp Ordusu kasıtlı olarak, Saraybosna Milli Kütüphanesi’ni bombalamaya başladı. Bir milyondan fazla kitap ve yüz binden fazla elyazması hedef seçilerek tahrif edildi. Üç ay önce, aynı ordu, Güneydoğu Avrupa’nın en büyük İslami ve Yahudi elyazmaları ve Osmanlı belgelerinden müteşekkil muazzam bir koleksiyona sahip olan Şarkiyat Enstitüsü’ne fosforlu bomba ile saldırmış ve beş binden fazla eserin yanmasına neden olmuştu. Enstitünün basıl kitap koleksiyonu bölgede bu konudaki en kapsamlı kütüphaneydi. Kataloğuyla ve devam eden çalışmalarla birlikte yok edildi. Neden? Ne zamandan beri kütüphaneler askeri hedef halini almış bulunuyor. Saraybosna’nın söz konusu tarihi mekânlarına yapılan saldırıların nedenleri, on altıncı yüzyıl İspanya’sında pek çok kitabın yakılmasına, Endülüs’ün tarihi saraylarının birçoğunun yıkılmasına ve hasara uğratılmasına yol açan nedenlerden pek farklı değildir.

Bir toplumun kurum ve kayıtlarının yok edilmesi, en başta hedeflenen grubun üyelerini kaçırmaya yönelik bir sindirme stratejisinin parçası ise de, uzun dönemli bir amaca da hizmet eder. Bu kayıtlar, orada bir zamanlar Sırp olmayanların da yaşadığının ve mülk edindiğinin, tarihsel köklerinin orada bulunduğunun kanıtıydı. Bu kasaba ve köyleri ele geçiren milliyetçi güçler, belgeleri yakarak, camileri ve Katolik kiliselerini yerle bir edip mezarlıkları düzleyerek, kendilerini, kovdukları ve yerinden ettikleri insanların gelecekte haklarını aramalarına karşı güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Çünkü binalar, sanat eserleri, şarkılar ve hatta kimi zaman ibadet dilleri gibi, kitaplar da bu geçmişle ilgili hikâyeler anlatır ve bunların en aşırı tiranlıklarda bile toplumsal ve kültürel ilişkilerin alttan alta kesinlikle süreceğini ortaya koymaktadır. İşte asıl yok edilmek istenen de budur.

Benzer bir durum bizim coğrafyamızda da yaşanmaktadır. Bunlardan en önemlisi 2003 yılında Irak’ta oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Irak’ta Gertrude Bell tarafından kurulan Bağdat Arkeoloji Müzesi’nin, kuruluşundan yaklaşık seksen yıl sonra Amerika işgali sonrasında yağmalandı. Bu yağmadan sonra Donald Rumsfeld’in ağzından şöyle bir yorum çıktı: “Olur böyle şeyler.” Ve Rumsfeld bize burada, bu yağmacılık hırsının emperyal fethin genel bir özelliği olduğunu göstermiştir.

Gerçi bunlar, Palmira kadar hafızamızda yer etmedi. Irak’ta olan savaş ganimeti olarak gösterildi. Ama Palmira’da ve daha önce Buda heykellerinin yıkılması tarihi yok etmek olarak görüldü. İslam’ın aslında tasvir karşıtı, sanat düşmanı bir din olduğu söylendi. Ancak tasvir karşıtlığının diğer semavi dinlerde de olduğu ve hatta Budizm de bile olduğu çoğu zaman es geçildi. Örneğin, Elizabeth, on altıncı yüzyılda Türklerle ittifak peşindeyken ortaya atılan iddiaya göre Protestanlar ile Müslümanlar, İspanya Kralı’nın tatbik ettiği “putperestliğe” karşı çıkmada hemfikirdiler. Ne ilginçtir ki, Müslümanlar ile Protestanları bir araya, onların ikon nefreti getirmiştir. Elizabeth’in tavrı, Protestanlar arasında geniş karşılık bulmuştu.

Budizm, ilk olarak M.Ö. beşinci yüzyılda ortaya çıktığında Buda sadece ayak izleri, tekerlek ya da nilüfer çiçeği ile temsil edilmiştir; ama Budist sanatta ya da Çin dükkânlarında rastlanan ve zenginliği temsil eden resim ve heykeli o dönemde asla yapılmamıştır. Bugün oldukça ikonik bir din olan Budizm eski zamanlarda resim ve heykel karşıtıydı.

Yani her dine bugünden bakıldığında içinde aşırı yorumlara rastlanabilir. Tabi yine bugünün bakış açısıyla aşırı yorum, o zamanın bakış açısıyla bunlar gayet normal olarak algılanmıştır. Bugünkü Avrupa’nın oluşumunda büyük katkısı olan İslam’ın (bu konuda Müslüman yazarlardan önce H. Pirenne, J. Goody vb. yazarlara bakılabilir), bugün büyük şeytan olarak görülmesinde bu yakmanın, yıkmanın ve yağmanın etkisi bana göre başta geliyor. Çünkü Amin Maalouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ de dediği gibi: “Hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir ama bu iki "rakip" dinin bir bilançosu yapılacak olsa, İslam hiç de fena görünmez... Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslümanlara? Yok, oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler.”

Geçmişte, Granada(Gırnata)’nın yetmiş kütüphanesinden biri olan Alkazar’daki kütüphanede 400,000 kitap olduğu söylenmektedir ki bu dönem Avrupa’nın en büyük kütüphanelerinden biri olan İsviçre’deki St. Gall manastırında sadece 600 kitap bulunuyordu. Cordoba(Kurtuba)’nın yollarında ve sokak köşelerinde lamba bulunurken, Londra’da sadece bir tane asfalt yolun bulunduğu tarihten yaklaşık yedi asır önce, yağmurlu bir günde Paris sokaklarında çamura batmadan yürümenin imkânsız olduğu tarihten asırlarca önce Cordoba’da yollar asfaltlanmış ve sokak köşelerine lambalar konmuştur. Dahası, yine A.Maalouf’un belirttiği gibi; “İslam tarihinde daha başlangıçtan itibaren, ötekiyle yan yana yaşama konusunda dikkate değer bir yatkınlık görülür. Geçen yüzyılın (19. yy) sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul’un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu.”

Bugünse tüm hoşgörüsüzlüklerin, kötülüklerin, kendini havaya uçurup yıkıma neden olanların kaynağı İslam görülmektedir. Kendini havaya uçurmak demişken, Olivier Roy: “bombasıyla kendini havaya uçuran terörist figürü on dokuzuncu yüzyıl sonunda Rusya’da ortaya çıktı. El Kaide şiddetinin gerçek kaynağının Kur’an’a özgü şehitlik anlayışından çok Batı’ya özgü birey geleneğiyle ve ele geçirilmesi olanaksız dünya uğruna karamsar bir başkaldırıyla ilgisi vardır.” der. Aslında bugün “İslamcı Terör” gruplarının kaynağı da İslam’dan daha çok nihilist bir bakış açısıdır.

Maalesef gelinen noktada Müslümanlar olarak bu yıkımın altında kalmış gibi görünüyoruz. Bu yıkımdan çıkabilmemiz için önerilenler de pek tatmin edici değil. Bazı öneriler mesela, kutsal şehirlerin -Şam, Kudüs ve Bağdat gibi- yıkılıp yerine oryantalizmin ve ucubeliğin tavan yaptığı Dubai’nin önerilmesi gibi saçma ve anlamsız kalıyor.

Yani böyle giderse bize fayda sağlamayan tartışmalardan kurtulamayacağız. Korkarım ki böyle yapmakla Batı’nın yakma/yıkma/yağma zevkine nemli gözlerle bakmaya devam edeceğiz. Ve yine korkarım ki, “Hayaller Bağdat, hayatlar Dubai” tarzında yaşamayı sürdüreceğiz, kendimizi kandırabildiğimiz son ana dek…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 8 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Ağu 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Altamira'nın Boğaları

Avrupalılar büyük bir özgüvenle, modern insanlar ortaya çıktığından beri Batılıların Doğululardan kültürel olarak üstün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onları ikna eden kanıtlar, 1879’da ortaya çıkmaya başladı. Charles Darwin’in 20 yıl önce yayınlanmış olan Türlerin Kökeni adlı eseri fosil avcılığını beyefendiler için saygın bir hobiye dönüştürmüş ve sınıfının pek çok mensubu gibi Don Marcelino Sanz de Sautuola’yı da Kuzey İspanya’daki arazilerinde mağara adamlarını aramaya yöneltmişti. Bir gün peşinde kızıyla birlikte Altamira Mağarası’na gitti. Arkeoloji sekiz yaşındakiler için pek de ilginç değildir, bu yüzden Sautuola gözlerini yere diktiği sırada küçük Maria oyun oynayarak etrafında dolaşıyordu. “Ansızın” diye anlatmıştı Maria bir gazeteciye yıllar sonra, “mağaranın tavanında bazı şekiller ve figürler seçtim.” Soluğu kesilmişti: “Baba bak, boğalar!”

Sautuola; mağaranın 6 metrelik tavanını kaplayan, bazısı büzüşmüş, bazısı tepinen, bazısı mutlu bir şekilde sıçrayan birbiri ardına katmanlar halindeki o çok renkli bizonları ve geyikleri gördü. Her biri hareketli olarak çok güzel çizilmişlerdi. Picasso yıllar sonra mağarayı ziyaret ettiğinde, gördükleri karşısında afalladı. “Hiçbirimiz böyle resimler yapamayız” dedi. “Altamira’dan sonra her şey dekadanstır.”

Sautuola bu sit alanını 1880’de Lizbon’daki Uluslararası Antropoloji ve Tarihöncesi Arkeoloji Kongresi’ne sunduğu zaman profesyoneller onu kahkahalarla sahneden indirdi. Herkes mağara adamının böyle bir sanat üretemeyeceğini biliyordu; hepsi, Sautuola’nın ya bir yalancı ya da enayinin teki olduğunda hemfikirdi. Ancak eleştirenlerin Altamira’yı ziyaret edip alenen fikrini değiştirdiğini ilan etmesi 1902’yi buldu ve o gün bugündür, tarihöncesine ait resimlerin bulunduğu birkaç yüz mağara bulundu.

Modern insanın Afrika’dan göçü biyolojik sapmaların yarattığı bütün ayrımları silip süpürdü. Ama benzersiz ölçüde yaratıcı olan özel (ve daha üstün) bir batı geleneğini 30 bin yıl önce Kuzey İspanya’yı tarihöncesi Picassolarla dolduran bu yol ayrımına atfedilebilir miydi?

Yanıt belki de şaşırtıcı bir şekilde Antarktika’nın donmuş topraklarında yatıyor. Burada her yıl kar yağdığında, önceki karları gömüp sıkıştırarak ince buz katmanlarına dönüştürür. İklim bilimciler bunları birbirlerinden ayırarak katmanların inceliğini ölçüp ne kadar kar yağdığını söyleyebilirler; hava sıcaklıklarını ortaya çıkaran oksijen izotopları arasındaki dengeyi belirleyebilir ve sera etkisini aydınlatan karbondioksit miktarlarını karşılaştırabilirler. 2004’te bir Avrupalı ekip neredeyse 1240 km derinliğindeki bir Antarktika çekirdeğini çıkarma görevini tamamladı; bu çekirdek dudak uçuklatacak kadar eskiye, 740 bin yıl öncesine, aitti.

Bilim insanlarının buzdan çıkardığı sonuçlar bir şeyi açıkça ortaya koydu: Altamira sanatçılarının yaşadığı dünya soğuktu. Modern insanların Afrika’yı terk ettiği sırada hava sıcaklıkları alabildiğine düşmeye başlamıştı ve 20 bin yıl kadar önce son Buzul Çağı dondurucu zirvesine ulaşmıştı. Ortalama sıcaklıklar yakın geçmiştekilerinin 10˚C altındaydı. Bu akıllara durgunluk veren bir fark yarattı. Kuzey Asya, Avrupa ve Amerika’yı kilometre kalınlığında buzullar kaplayarak o kadar çok suyu hapsetti ki, deniz seviyesi bugün olduğundan 91 m alçaldı. Afrika’dan İngiltere’ye, Avustralya’ya veya Amerika’ya denizi bile görmeden yürüyebilirdiniz. Ekvatorun 40˚ dâhilindeki en az çetin bölgelerde bile kısa yazlar, yetersiz yağışlar ve havadaki düşük karbondioksit düzeyleri bitkilerin büyümesini sınırlamış insanları ve hayvanların nüfuslarını azaltmıştı. İşler modern insanların Afrika’dan ayrılmasından önceki kadar kötü gidiyordu.

İnsanların buzul çağında küçük topluluklar halinde yaşadılar. Daha soğuk ortamlarda bir düzine insan büyük bir gruptu, daha ılıman bölgelerde bunun iki katı insan bir arada olabiliyordu. Farklı bitkilerin ne zaman olgunlaştığını, hayvanların mevsimlerle birlikte ne zaman göç ettiğini ve onları nerede kıstırabileceklerini öğrendiler; yaşadıkları bölgenin civarında her ikisinin de peşine düştüler. Bunlar öğrenemeyenler açlıktan öldüler.

Böyle küçük toplulukların çoğalmak için mücadele vermiş olması gerekir. Az sayıda çevredeki modern avcı-toplayıcılar gibi herhalde onlar da zaman zaman mallarını değiş tokuş etmek ve hikâyeler anlatmak amacıyla bir araya geliyorlardı.

Hemen şu soru akla geliyor: Madem yaşamın bu zorlu gerçekleri Afrika, Asya ve Avrupa’nın her yerinde geçerliydi, böylesine görülmeye değer mağara resimlerini neden sadece Batı Avrupa’da görebiliyoruz?

Avrupa sanat tarihi Altamiara’dan Picasso’ya kadar uzanan kesintisiz bir başyapıtlar kataloğu değildir; mağara resimleri MÖ 11500’de yok olup gitti ve onlara denk sayılabilecek bir şeyin ortaya çıkması için binlerce yıl geçmesi gerekti. Eğer bu gelenek binlerce yıl boyunca gerçekten kuruyup gittiyse, o zaman Avrupa yaratıcılığının 30 bin yıllık geleneğinde Batı hâkimiyetinin köklerini aramanın hata olacağı aşikârdır. Belki de bunun yerine mağara resimlerinin neden yok olduğunu sormamız gerekir; bu yapıldığı zaman, tarihöncesi Avrupa’sından kalan şaşırtıcı buluntuların herhangi özel bir Batı kültürüyle olduğu kadar coğrafya ve iklimle de çok ilişkili olduğu görünür.

Buzul Çağı’nın büyük bölümünde Kuzey İspanya mükemmel av alanlarıydı. Fakat hava sıcaklıkları yaklaşık 15 bin yıl önce yükselmeye başladığı zaman rengeyikleri kışın bu kadar güneye göç etmeyi bıraktı ve avcılar onların peşinden kuzeye doğru yöneldiler. Batı Avrupa mağara resimleri de tam da bu dönemde gerilemeye başladı. Takriben 13500 yıl önce son sanatçı da buraları terk etti. Onlar muhtemelen bilincinde olmasa da, işte tam o gün bu kadim gelenek yok olup gitti.

Avrupa dışındaki, tarihöncesi insanların toplantı yerlerini süsleme çabaları, av alanlarının derin mağaralarla örtüştüğü yerler dışında, bugüne nadiren ulaşmıştır. Bunlardan birisi de Namibya’da bulundu. Namibya’daki Apollo 11 Mağarası’nda, gergedan ve zebra resimleri yapılmış taş dilimleri duvardan sıyrılmış, zemine düşmüş ve 19-26 bin yıl öncesi katmanlar altında muhafaza edilmiştir. Bazı Avustralya örnekleri daha da eskidir. Sandy Creek’te bir mağara duvarındaki oymanın bir kısmı üzerinde oluşan mineral katmanları 25 bin yıl önceye tarihlenebilir ve pigment parçaları 26 ila 32 bin yıllıktır; bu arada Carpenter’s Gap’deki bir mağara duvarının resimli kısmı 40 bin yıl öncesine tarihlenmiştir ki, bu da onu Avrupa’dakilerden daha eskiye tarihler.

Altamira’yı yaratan koşullardan yoksun olan, Batı Avrupa dışındaki Buzul Çağı insanları, yaratıcılıkları için başka alanlar bulmuşlardı. Bir kez daha insanları nerede bulursak bulalım onların –şiir, müzik, resim vs. gibi yeteneklerinin- hemen hemen aynı olduklarını görüyoruz. Her topluluk bitkiler olgunlaştıkça yiyecek topluyor, hayvanlar gelip gittikçe avlanıyordu. Her biri kendi bölgesini yakından tanıyor ve her bir kaya ve ağaç hakkında hikâyeler anlatıyor olmalıydı. Demek ki bütün ihtişamına karşın Altamira Batı’yı dünyanın geri kalanından farklı yapmıyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.