Türkiye Aktivitesi
6481 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

31755 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Kültür-Sanat(8)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 13 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
1 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Galileo'nun Ek Göstergesinin Düşük Olmasının Nedeni

Önceki yazıda başladığımız ‘Bilim Tarihi’ndeki gezintilerimize devam ediyoruz. Bu yazının kahramanı, genellikle “‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi” konulu yazıların vazgeçilmez kişisi Galileo olacak. Galileo, 1609 yılının sıcak bir yaz gününde, Flaman gözlük yapımcısı Hans Lippershey’den esinlenerek kendi teleskobunu yapıp göğe bakmaya başlar ve olaylar gelişir…

On altıncı yüzyıldayız. Astronomi alanında, bilim tarihinin en büyük hadiselerinden biri meydana geldi: Kopernik Devrimi. Ama hadiseye yakından bakıldığında, Nicolas Kopernik’in kendi adıyla anılan bu devrimde oynadığı rolün, sanılandan daha belirsiz olduğu görülür. Kopernik, doğadan ziyade kitapların öğrencisiydi, ortaya koyduğu yeni teori gözleme dayanmıyordu. Orijinal bir düşünce deneyi gerçekleştirerek, gök cisimlerinin hareketlerini Batlamyus’unkinden daha basit daha zarif bir biçimde açıklamasına el veren bir geometrik model geliştirmişti ve başarısı bu modele dayanıyordu. Zaten Kopernik’in kendisi de devrimci bilim adamı imajına pek uymaz. Yaşamını kilise idaresinde geçirmiş ve büyük teorisini otuz yıl boyunca saklı tutmayı yeğlemişti. Kopernik’in gerçekleştirdiği devrim, salt kavramsal bir devrimdir; bir ‘keşif’ değildir. Çünkü Kopernik, kuramının gerçekliğine ilişkin hiçbir gerçek ‘delil’ sunamamıştır. Ancak onun devriminden sonra, insanın dünyası, kâinatın merkezi olmaktan çıkmış, muazzam büyüklükte ve henüz bütünüyle haritalanmamış bir evrende, gelişigüzel bir nokta haline gelmiştir.

Kopernik, dünyayı kâinatın merkezinden almakla, esasen ay altı dünyaya ait hareketleri tanımlayan ‘yukarı’ ve ‘aşağı’ kavramlarını uzlaştırmış oldu. Kopernik sisteminde, sadece dairesel hareket doğal görülmektedir. İşte tam bu sıralar da ‘Matematik’in yükseliş yıllarıydı. Fiziksel dünyanın işleyişini sadece tasvir etmeyip onu izah da eden matematiğin yeni kullanım tarzı, sadece gökle ilgili konulara hasredilmiş değildi. Ticaretin gelişmesi, sömürgeleştirmenin başlaması ve coğrafi keşifler, gemicilik ve haritacılıktaki pratik matematiksel tekniklerin öneminin artmasına da vesile oldu. Bu, önde gelen bazı entelektüellerin gözünde matematiği cazip hale getirirken daha düşük düzeydeki bazı uygulayıcıların kendi sosyal ve entelektüel konumlarını yükseltmelerine imkân verdi. Savaş tekniklerindeki yenilikler veya muhtelif mühendislik projeleri, erken modern dönem Avrupası’nda matematikçilerin statülerinin yükselmesi yanında soylu sınıfa mensup kimselerin matematiğe gösterdikleri ilginin artmasının da esas nedenleri kabul edilmiştir.

Devletlerin giderek daha mutlakıyetçe olduğu Avrupa’da kraliyet saraylarının tabiat ve yapısındaki değişimler de matematikçilerin varlıklarını hissettirme fırsatlarını arttırdı. Maskeli balolar için üreteceği mucizevi şeyler, çarpıcı makineler veya sahnelerle veya prensin imajını pekiştirebilecek diğer şeylerle prensi etkileyebilen matematikçiler mülk sahipleriyle aynı düzeye çıkabilirdi. Bu matematikçiler, saraydaki konumlarından ötürü, üniversite sisteminin doğa filozofları ve matematikçiler arasında hiyerarşik ayrımı rahatlıkla küçümseyebiliyorlardı.

Üniversiteli (Aristotelesçi) doğa felsefesi profesörlerinin koyduğu, teori ve pratik arasındaki ayrımın artık savunulabilir olmadığı tekrar tekrar ifşa edilmeye başlanmıştı. Kuşkusuz, bu hareket içindeki en büyük şahsiyet Galileo’dur. Üniversite sisteminde istediğini elde edememiş bir matematikçiyken, onu Cosimo de Medici’nin sarayında doğa filozofluğuna geçmeye zorlayan şeyin bilim tutkusu olduğu düşünülmektedir ve bu, müteakiben yaptığı bilimsel çalışmaların muhtevasına dikkate değer bir etkide bulunmuştur.

1564'te eğik kulesiyle tanınan Pisa'da doğan Galileo Galilei ‘ruhban(!)’ sınıfına girmek isterken matematikçi oldu. Çalışmaları kuyrukluyıldızlardan gelgitlere kadar geniş bir bilimsel yelpazeyi kapsıyordu.

Galileo üniversitede profesörlüğünü sürdürürken, düşük maaş ödenen bir matematikçiydi ve doğa filozoflarının daha yüksek konumda bulunmasına rıza göstermesi beklenmiyordu. Fakat Cosimo de Medici’nin sarayındaki göreviyle ilgili görüşürken, filozof unvanını almayı talep edip, bunu elde edebildi. Elbette, filozof olmanın şerefi hala yüksekti, fakat en azından artık matematikçilerin bu unvana layık kabul edilmesi mümkün hale geliyordu.

Kopernik’in teorisine karşı kayıtsız kalınmasında ve Galileo’nun üniversitede mütevazı bir matematik okutmanı olarak kalmaktansa doğa filozofu vasfıyla kendine kişisel bir hami aramaya karar vermesinde önemli etkenlerden biri, üniversitelerde doğa felsefesi ve matematik arasındaki sınırlara gösterilen sıkı bağlılıktı. Fakat soylu hamilerin gözünde matematiğin değerinin artmasıyla birlikte üniversitelerde de matematiğin entelektüel konumu yükseldi.

Kopernikçiliği, Engizisyonun tehlike yaratabilecek ilgisinden uzak tutan hassas denge, Galileo’nun düşman edinmekteki maharetiyle bozuldu. Galileo, 1610 ve 1620’lerde Dominikenlerin ve Cizcitlerin güçlü grupları içinden düşman edindi ve ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’da sergilediği kibirli tarz, -lütfen buraya dikkat(!)- kendisini önceleri himaye eden Papa VIII. Urban ile de arasının açılmasına neden oldu. Reforma muhalif Katolik Kilisesi’nin, Kitab-ı Mukaddes’in serbestçe tefsir edilmesine sınırlama getirmeye çalıştığı bir dönemde, Kopernikçiliğin çeşitli İncil hükümleriyle uyum içinde bulunduğunu göstermek üzere İncil tefsirini alenen tartışmakta ısrar etmesi, durumu daha da kötüleştirdi. Çünkü Katolik Kilisesi orta çağlarda Aristotelesçi bilimle bir evlilik yapmıştı ve şimdi bu bilime yönelik herhangi bir meydan okumayı Hıristiyanlığın kendisine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Dahası, ‘Diyalog’un basımı ve yayınlanması sırasındaki hadiseler, VIII. Urban’ın, üzerine fazlaca gidildiği için bunaldığı bir dönemde, Galileo’nun papa karşıtı hizipleri desteklediğine dair şüphe uyandırdı. Ortaya çıkan sonucun kaçınılmazlığı tamamen bu hususi şartlardan kaynaklanmaktaydı.

Bir de teleskopla ilgili mesele var. Galileo’nun bazı çağdaşlarının onun teleskobundan bakmayı reddettiği bilinen bir şeydir. Niçin böyle bir tepki verdiler? Tabii ki astronomiyle ilgili herhangi bir teknik nedenle değildi. Cevap olarak kısmen büyücülerin ve hatta bazı hokkabazların insanları kandırmak için aynalardan ve merceklerden oluşan düzenekler kullanmaları gösterilebilir.

Lensler ve aynalarla aldatıcı oyunlar yapmak doğal büyücünün sanatının bir parçası olmuştu hep ve teleskop ile mikroskop doğa araştırmalarında kullanılmak üzere ilk sunulduğunda çoğu doğa filozofu tarafından son derece ihtiyatla karşılandı.

Son olarak yazıyı Rönesans’la ilgili birkaç şey söyleyerek bitirelim. Rönesans’ın yenilikçiliği kavramsal esaslara değil ağırlıklı olarak gerçek dünyaya, mimariye, denizciliğe, resme, haritacılığa, madenciliğe yönelik olmuştur. Bilim tarihinde Rönesans sorunu, toplum ve bilim arasındaki bir uyumsuzluk sorunudur. Toplum dinamikti ama bilim bakışlarını geçmişe çevirmişti, statik bir yapı arz ediyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 25 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
29 Oca 16 21:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

I. Charles'ın İdamı ya da Kalbin Düşüşü

Bilim tarihi çalışmalarında, sonradan önemli görülmeye başlamış bir kavrayış biçimini geçmişe taşıyarak geçmişi inceleme gibi bir eğilim var. Bunu memleketimizde çok görüyoruz. Örneğin, bizim bilim tarihi kitaplarında, Newton’u, Galileo’yu vd. ‘gerici’liğe karşı direnen karakterler olarak göstermek, adeta onları birer ‘İdealist Köy Öğretmeni’ gibi sunmak hala çok modadır. Yabancıların bununla ilgili ürettikleri bir kelime var: ‘Whiggism’

ARA BİLGİ – WHIGGISM: Geçmiş hadiselerin önemini, hali hazırdaki ölçütler, kaygılar vs. ışığında değerlendiren veya ilgisini sadece, vakıaların mevcut durumuna kaynaklık ettiği düşünülen geçmiş gelişmelerle sınırlandıran tarih yazımı tutumu.

Geçmişi şimdiye göre yorumlamak Whiggish olmaktır. Yani, şeyleri olduklarından farklı gösteren, çarpıtılmış bir tarih ortaya çıkarmaktır. Örneğin, ‘Bilim Devrimi’ kavramının, özünde Whiggish olduğunun bir göstergesi de bizzat ‘Bilimsel(Scientific)’ kelimesidir. ‘Bilim(Science)’ kelimesinin şimdiki anlamı on dokuzunca yüzyılda kullanıma sokulmuştur ve erken modern dönemde şu an kullandığımız anlamda ‘Bilim’ diye bir şey yoktur. Varmış gibi konuşmak açıkça Whiggish bir çarpıtmadır. ‘Bilim’ diye tasavvur ettiğimiz şeyin tarihi gelişimine bakarken amaçlarımızdan biri, bizatihi ‘Bilim’ kavramının nasıl doğduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır. ‘Bilim’ hakkında, “hep vardı” zannederek konuştuğumuzda açıkça meseleyi ıskalamış oluyoruz. Öyleyse, eğer ‘Bilim Devrimi’ döneminde ‘Bilim’ yoktuysa ne vardı? Olan, dünyanın külli düzenini tasvir ve izah etmeyi amaçlayan ‘doğa felsefesi’ denilen şeydi.

İşte ben de -becerebilirsem- bu konu etrafında birkaç yazı yazacağım. Bunlardan ilki kan dolaşımının kâşifi William Harvey ve onun çağıyla ilgili olacak.

William Harvey, zengin bir tüccarın oğlu olarak İngiltere’nin Folkestone’da doğar. Harvey, tıp eğitimi almak için Padua Üniversitesine gider. Orada, toplardamarlardaki valflerin bulunduğunu keşfeden Hieronymus Fabricius’tan dersler alır. Fabricius, Harvey’nin de kan, kan dolaşımı üzerine çalışmalarına başlamasına nedeni olmuştur. Fabricius’u bu konuya yönelten de hocası Michael Servetus’tur. Küçük kan dolaşımını bulan Servetus aynı zamanda bir teologdu. Onun ruh ve kanla ilgili ilginç görüşleri vardır. Servetus teolojik çalışmasında, Tanrısal ruhun insan bedenine girişi sorununu fizik terimler kullanarak inceler. Tanrısal ruhun akciğerlerdeki hava vasıtasıyla kana karıştığını, bu ruhla canlanan kanın, akciğer arterleri vasıtasıyla kalbe taşındığı, oradan da tüm vücuda dağıldığını ileri sürer.

Harvey eğitimini tamamladıktan sonra memleketine döner. Bu sıralarda, -buraya dikkat(!)- Kraliçe Elizabeth’in özel doktoru Lancelot Browne’ın kızı Elizabeth Browne’a âşık(!) oldu ve evlendiler. Bu evlilik, Harvey’nin Saray’a girmesinde yardımcı oldu. Saray’a tekrar döneceğiz. Şimdi bilimsel çalışmalarına dönelim.

Harvey erken tarihlerden itibaren, en büyük hayati gücün kanda gizli bulunduğuna ve kanın, canlılık unsuru vasıtasıyla vücudun her yanına nüfuz ettiğine inanmıştı. Embriyoda oluşan ilk şeyin bir damla kan olduğunu düşünen Hocası Fabricius’u haklı buluyordu. On altıncı yüzyıl fizyolojisi, arter sisteminin, ciğerlerden aldığı besini vücuda dağıtan damar sisteminden farklıydı. Kanın, beslenme süreci esnasında buharlaşıp gittiğine ve karaciğerde sürekli yeniden üretildiğine inanılmakta; nabzın, kalp atışlarından değil arterlerin kendisinden kaynaklanan bir hareket olduğu düşünülmekteydi. Yaptığı uzun deneyler sonucu Harvey, kalbin, gördüğü pompa işleviyle kandaki asıl kaynağı olduğuna ve arterleri, aynı anda her yanından şişmeye başlayan bir eldiven gibi genişlettiğine ikna oldu. Kanın kalpten bu şekilde ve çok büyük miktarlarda pompalandığını, buharlaşamayacağını, karaciğerde yenilenemeyeceğini anladı. Ana atardamarlardan biri kesildiğinde, canlının birkaç dakika içinde kan kaybından ölüyor olması bu düşünceyi desteklemekteydi. Harvey’nin sunduğu bir dizi delil, toplardamarlardaki kirli kanın daima uç noktalardan kalbe doğru hareket ettiğini gösterdi. Böylece Harvey, kalbin işlevinin, kanı vena cava’dan, aort’a devridaim ettirmek olduğunu gösterdi.

Harvey çalışmalarını 1628 yılında De Motu Cordis Et Sunguinis (Kalp ve Kanın Hareketleri Üzerine) adlı eserinde ilan etti. Bu sırada Harvey Saray’da da yükseliyordu. I. Charles’ın özel doktoru olmuştu. Kral Harvey’nin çalışmalarıyla yakından ilgileniyordu. Harvey de kitabını, ‘Kalp insan için ne ise, Kral da ülkesi için odur’ sözleriyle I. Charles’a ithaf etmişti.

Sonra, İngiltere’de iç savaş patlak verdi. Püriten Devrimden sonra, 30 Ocak 1649 yılında I. Charles idam edildi. Siyasi gelişmelerin, sadece bilim yapma yöntemine değil aynı zamanda temel bilimsel inançlar üzerine de etki yaptığını savunan çok ilginç çalışmalar vardır. I. Charles’ın 1649 yılında idam edilmesiyle birlikte Harvey, kalbi tamamen işlevsel bir anlamda tanımlamaya başladı. Harvey artık, kalbin hükümdarlığından bahsetmek yerine kanın ayrıcalığından ve önceliğinden bahsediyordu. Öyle görünüyor ki Harvey, kan ve kalbin işleyişini 1628’de mutlak monarşi analojisinde gördü; fakat 1649 yılıyla birlikte sistemi, monarşiyle ilgili geliştirilen sözleşme teorilerine yakın bir anlamda kavramaya başladı. Kralın halka hizmetkâr oluşu gibi kalp de artık kanın hizmetkârıydı.

William Harvey gibi kılı kırk yaran bir deneycinin siyasi meselelerden bu kadar etkilendiği düşünülebilir mi? Nihayetinde, Kan Dolaşımı Üzerine ve Hayvanların Üremesi Üzerine kitaplarında kanın önceliğine dair inancının gözlemsel ve deneysel nedenlerini açıklamaktadır. Harvey, aslında orada olmayan şeyi gördüğünü iddia eder veya gerçek gözlemin izin verdiğinden çok daha öteye gider. Gerçekten de Harvey, kalp durup hayvan öldükten sonra, kanın bir süre daha köpürmeye benzer bir şekilde hareket etmeye devam ettiğini görmenin mümkün olduğunu ileri sürer. Böylesine dikkatli bir gözlemci, niçin gördüğü şeyin bu olduğuna kendisini inandırmıştır? Bunun nedeni belki de, vücudun yapısını devletin yapısı gibi görmesidir.

Burada iddia edilen şey basitçe şudur. Harvey’nin, insan vücudu gibi karmaşık bir sistemin nasıl çalıştığını anlama tarzı, devlet kurumunun en iyi nasıl örgütlenebileceğine dair yeni tasavvurlardan etkilenmiş olabilir. 1628’de kalbi vücudun mutlak hükümdarı gibi görmek dışında vücudu düşünme imkânı hiçbir şekilde bulunamazdı. Fakat 1649’dan itibaren, kralın idamında sonra, şeylerin nasıl olduğuna ilişkin alternatif anlama yollarının daha fazla farkına vardı. Din, siyaset ve felsefe arasındaki sınırların çok açık şekilde çizilemediği bir dönemden bahsettiğimiz unutulmamalıdır.

Kısacası, geçmişe bakıldığında ‘İdealist Köy Öğretmeni’ ile ‘Yobaz Köy İmamı’nın mücadelesi göremezsiniz. Bunları daha çok bizim lise kitaplarında ve kendilerini ‘ilerici’, ‘aydın’, ‘çağdaş’ vs. olduğunu iddia eden insanların yazdıkları yazılarda ya da bildirilerde görebilirsiniz.

Galileo’nun kahramanı olduğu sonraki yazıda görüşmek üzere…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
25 Şub 22:13

Misafir

Çok beğendim. Bir sonraki yazınızı dört gözle bekliyoruz. İyi çalışmalar

01 Şub 19:58

Çok öğretici..Teşekkürler.

Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
8 Oca 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Madaya'da Ateşböcekleri Nereye Gömülür?

‘21 Eylül 1945, öldüğüm geceydi…’

Madaya’da açlık yüzünden ölen çocukların bir benzeri geçmişte İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da yaşandı. Yazıda anlatacağım film bu konuyla ilgili.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonu yaklaşmaktadır. Amerikan savaş uçakları yangın fırtınalarına neden olan ateş bombaları Japon şehirlerinin üzerlerine bırakmaktadır. Bu bombalar küçük bir teneke kutu boyutlarındadır ve bir fitile sahiptirler. Bu ateş bombaları fitilleri bittikten sonra patlar ve çevresini bir ateş topuna çevirir. Tahtadan yapılmış Japon evleri için yangınla mücadelenin yolu yoktur…

Hemen baştan söyleyeyim. Yazıda filmle ilgili bir miktar spoiler var. Ama yine de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Ateşböceklerinin Mezarı, Isao Takahata’nın yönetmenliğini yaptığı, Akiyuki Nosaka’nın aynı isimli kitabından uyarlanmış 1988 yapımı bir animasyon filmi. A. Nosaka’nın 1967 yılında yazdığı kitapta olaylar 2. Dünya savaşı sırasında, Japonlar için en zor yıl olan 1945 yılında geçmektedir. O sıralar 15 yaşında olan Nosaka, yetersiz beslenmeden dolayı kız kardeşine kaybetmiştir.

1945 yılında, Japonya acımasızca hava bombardımanına maruz kalmaktadır. Bu bombardımanların birinde Genç Seita ve küçük kız kardeşi Setsuko annelerini kaybederler. Babaları ise donanmada hizmet vermektedir. Ateşböceklerinin Mezarı bu iki çocuğun bombaların altında cehenneme dönen Japonya da canları pahasına sarıldıkları özgürlüklerini, gururlarını ve hayatta kalma çabalarını anlatır. Ve bu yazının başındaki sözlerle başlar.

Ateşböceklerinin Mezarı farklı tarzda bir savaş hikâyesidir. Film, daha en başından ana karakterlerin öldüklerini gösterir. Aslında bu durum, mutlu sona alışmış seyirci için pek de iyi bir fikir gibi görünmez. Ancak yönetmenin anlatım tekniğindeki ustalık bunu çok iyi perdeler. Filmde bir başka özellikte, ‘düşman’ın görüntüsü yoktur. Düşman hakkında hiçbir şey söylenmez. Tek gördüğümüz gökyüzünden bombalarını bırakan uçaklardır. Uçaklar da görünmese sanki bir doğal afet yaşanıyor gibi gelebilir.

Filmdeki bir diğer ayrıntı da Setsuko’nun elinden düşürmediği teneke şeker kutusudur. Setsuko ilk önce kutunun içinde giderek azalan şekerler ile kıtlığın, açlığın ve idareli yaşamanın ne demek olduğunu öğrenir. Aslında biten şeker, biraz da yavaşça tükenip halsiz düşen ve en sonunda ölüme boyun eğen kardeşleri de temsil eder. Boş şeker kutusu da oyunla karışık aydınlatma amaçlı topladıkları ancak sabah olunca ölen ateş böceklerinin mezarı vazifesini görür, tıpkı Japonya’nın, üzerine yağan ateş bombalarının mezarı olduğu gibi.

Filmdeki bir diğer ayrıntıda, günümüzde sürekli propagandası yapılan bireyselleşme üzerinedir. Bunu Seita’nın verdiği kararlarda görebiliriz. Kendi başına buyruk hareket eden, tek başına güçlü süper kahramanlar normal durumlarda işe yarabilir. Ancak savaş ortamında bu güçlü bireysellik bir işe yaramaz.

Filmin asıl başarısı, şehirlerin veya ülkelerin yıkımından ziyade savaşın asıl insanın yıkımı olduğunu göstermesidir.

Yeni evler, yeni binalar ve yeni şehirler kurulabilir. Ölen bir çocuğu yeniden inşa edemeyiz, tıpkı sahillere vuran Aylan’larda olduğu gibi, tıpkı Madaya’da açlıktan ölen çocuklarda olduğu gibi…

Kazancakis, Allah’ın Garibi’nde ‘Dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu süre, korkma… her şey yolunda demektir.’ diyordu. Oysa bugün modern yaşamda, kimsenin çiçeğe, çocuğa ve kuşa ayıracak zamanı yok. Nereye koştuğumuzu bilmediğimiz bir hız çağındayız. Madaya’da veya herhangi bir yerde ölen çocuklara üzülmemiz iki tuş arasındaki mesafe kadardır, tıpkı Kevin Carter’ı ve onun fotoğrafladığı açlıktan iki büklüm olan çocuğu ve biraz ötesinde onu gözetleyen akbaba da olduğu gibi. O zaman yeterince üzüldüysek kanalı/sayfayı değiştirebiliriz…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
13 Oca 18:24

Eyvallah, teşekkür ederim.

13 Oca 12:36

Tüm yazılarınızı zevkle okuyorum. Öğretici ve doyurucu:) İsminize bakmadan yazılarınızı tanıyorum artık:)

Kürşat Koyuncu yazdı, 4 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 Eki 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Merihlilerin Amerika'yı İşgali

30 Ekim 1938 günü (meşhur Halloween'in bir gün öncesi), Orson Welles (Birçok eleştirmene göre sinema tarihinin en iyi filmi olarak kabul edilen 'Yurttaş Kane'in yönetmeni), radyoda H.G. Wells'in Dünyalar Savaşını tiyatrolaştırarak oynadı. Buraya kadar her şey normaldi. Ancak bir farkla; Orson Welles, romanda anlatılanların bir haber bülteniymiş gibi sunmuştu. Aslında, bunun bir oyun olduğu program başlarken söylenmişti. Ama radyo dinlemenin doğası olarak, insanlar kanallar arasında dolaşırken haberleştirilmiş oyuna denk geldiler. Bir anda panik başladı. Bu arada dinleyici sayısı milyonları aşmıştı. Sonrası ise tam bir kaos. Polis, itfaiye ve ambulansların telefonları, radyoların, gazetelerin telefon santralleri kilitlenmişti. Sokaklarda delice kaçışan on binlerce insan görüldü. İnsanlar telefonlarla sevdiklerine veda ediyordu. Evlerinden yayını dinleyenlerse, kapı ve pencere pervazlarını zehirli gaza karşı ıslak havlularla kapattı.

Bu arada emniyet radyo binasını bastı. Hemen bir duyuru yapılmasını istedi. Aslında oyunun içinde belli aralıklarla 'CBS’te H. G. Wells’e ait Dünyalar Savaşı adlı eserin, Orson Welles ile Mercury Tiyatrosu tarafından sahnelenişini dinlemektesiniz.' anonsu yapılıyordu. Oyunun sonlarına doğru stüdyoya gelen iki polis ise yayının bir radyo tiyatrosu olduğunu görünce yaşanan paniği göz ardı ederek seyretmeye koyulmuşlardı. Ancak, insanlar paniğe kapılmıştı ve bunun geri dönüşü yoktu. Nihayetinde oyun bitti.

Ertesi gün, bütün dünyadaki gazete manşetlerinde bu konu vardı. Kitle iletişim araçlarının gücünü göstermesi açısından önemliydi.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Fotoğraf, haberin 31 Ekim 1938'de çıkan The New York Times'ın manşetine ait. The New York Times’in manşetten şöyle vermiş: “Radyo Dinleyicileri Panik İçinde: Marslıların Gazlı Saldırılarından Kurtulmak İçin Çok Kişi Evini Terketti."

2.Aslında Mercury Tiyatrosunun önceki 16 oyunu çok fazla ilgi çekmemiş. Bunun üzerine CBS yetkilileri kendilerine bir destekçi bulamazlarsa bu oyunları yayından kaldıracaklarını söylemiş. Bunun üzerine Orson Welles romanı bir haber bülteni gibi sunmuş.

3.Bu olaydan sonra CBS aleyhine birçok dava açılmış ama sonra tüm davalar geri çekilmiş. Tüm bu olaylara rağmen CBS yetkilileri oldukça mutlu olmuşlar. Dinlenme oranları tavan yapınca haliyle cepleri de kabarmış.

4.Yine yaşanan olaylardan sonra Orson Welles sorumsuzca davranmakla suçlanmış. O da bu nedenle özür dilemiş. Şuradan izlenebilir link

5.Son olarak şunu belirteyim. Malcolm X'in dediği gibi:'Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler, mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise çok sevmenizi sağlar.' Örneğin, 'Dağ taş demiyorlar, sigara izmaritlerini bile yerlere atmıyorlar.' haberinde olduğu gibi.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 4 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Eki 15 06:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Doris Figgins'in Çiğnenen Onuru

Doris Figgins, ömür boyu süren hayal kırıklığının ve üzüntüsünün sebebini nihayet 1980’de keşfetti. O sıralar yetmişli yaşlarında olan Doris ve kocası Matthew Figgins Virginia, Charlottesville yakınlarında yaşıyorlardı. Yaşlı çiftin hayatları ve günleri sıradan bir şekilde geçmekteydi. Ta ki 1980 yılının başlarına kadar. O gün de aslında her şey aynı şekilde başlamıştı. Bu sıradanlığı bozan şey çalınan kapıyı açtığında bir grup insanla karşılaşması oldu.

Ablası Carrie Buck da aynı yerde yaşıyordu. Birkaç gazeteci ve bilim insanı, hayatlarının son yıllarında Doris ve ablası Carrie’yi ziyaret etmişti. Anlatılanlar karşısında şok geçiren, öfkelenen Doris, olduğu yere yığılı verdi:

“Çöktüm ve ağladım. Kocam ve ben çaresizce çocuk istemiştik. Çocuklara deli oluyorduk. Bana ne yaptıklarından hiç haberim olmamıştı.”

Aslında olayın merkezinde Doris’in ablası Carrie Buck vardı. Carrie 1924 yılında, yasa uyarınca Virginia’da kısırlaştırılan ilk kişi olmuştu. O sıralar Öjeni Kayıt Bürosu şefi Harry Laughlin’e göre bu kız genetik zihinsel geriliklerinden ötürü seçilmişti. Ama daha öncesinde 28 Mart 1924 günü, Carrie’nin ismi Vivian olan bir kız çocuğu dünyaya geldi. Carrie kızı olduğunda henüz 18 yaşındaydı.

O yıllar Öjeni hareketinin en gözde olduğu yıllardı. Siyasetçisinden, bilim insanına kadar geniş bir yelpazede “ırkın saflaştırılması”, “üstün ırk” gibi kavramlar oldukça rağbet görmekteydi. 1919’da Amerikan Doğum Kontrolü Hareketi ile Amerikan Öjeni Derneği arasında bir işbirliği anlaşması imzalanarak lobi faaliyetlerine başlanmış, geri zekâlılar ve epilepsi hastaları başta olmak üzere sakatların kısırlaştırılması konusunda politikalar geliştirilmiş ve desteklenmişti. Bu faa¬liyetlerin ilk meyvesi 1924’te çıkarılan göçmenlik yasasıdır. Yine bu yıllar IQ testlerinin gözde olduğu yıllardı. Yasa kapsamında Doğu ve Güney Avrupa’dan gelen göçmenlerin önü kesilmiş, Kuzey Avrupalı ve İngilizlerin ülkeye gelmesi teşvik edilmişti. Ülkeye göç edenlere zorunlu IQ testi uygulanmış, Doğu ve Güney Avrupa’dan göç eden, İngilizce bilmeyen, okuryazar olmayan yoksul göçmenler IQ testlerinde düşük puan aldıkları için zorunlu kısırlaştırma işlemine tabi tutulmuşlardı. 1927 tarihli “Buck’a karşı Bell” davasında Yüksek Mahkeme’nin sakatları kısırlaştırmanın anayasaya aykırı olmadığı kararını vermesi ile birçok eyalette kısırlaştırma yasası uygulamaya konmuştu.

Yargıç Oliver Wendell Holmes Jr. 1927’de, Buck’a karşı Bell davasında, Virginia eyaletinin kısırlaştırma yasasına dayanarak Yüce Mahkeme’nin kararını açıklamıştı. Zayıf akıllı olduğu iddia edilen bir çocuğu olan genç anne Carrie Buck’ın zekâ yaşının, -o sıralar meşhur olan- Stanford-Binet IQ testine göre dokuz olduğu bulunmuştu. Carrie Buck’ın o tarihlerde elli iki yaşında olan annesi Emma’nın zekâ yaşıysa yedi çıkmıştı. Holmes yirminci yüzyılın en meşhur, insanın kanını donduran satırlarından birinde şunları söylüyordu:

“Kamu refahının en iyi yurttaşları hayatlarını feda etmeye davet edileceğini bir kereden fazla gördük. Devletin, kuvvetini zaten tüketenleri daha küçük fedakârlıklarda bulunmaya davet etmemesi tuhaf olurdu… Üç kuşak embesil yeter.”

Buck’a karşı Bell davası, Amerikan tarihinde bir köşe taşıdır. Gerçi 23 Şubat 1980’de Washington Post’ta haber olarak tekrar gündeme getirilene kadar çok dikkat çekmemiştir. Çünkü zamansal olarak düzenli bir sıraya sokulmuş ve ayrılmış olayların yan yana gelmesi kadar rahatsız edici pek az şey vardır. Haberin başlığında “Virginia’da 7500’ü aşkın kişi kısırlaştırıldı” diyordu. Holmes’un dayandığı yasa 1924’ten 1972’ye kadar kırk sekiz yıl boyunca uygulanmıştı. Operasyonlar akıl sağlığı kuruluşlarında, “evlenmemiş anneler, fahişeler, adi suçlular ve disiplin sorunları olan çocuklar da dâhil” olmak üzere, öncelikle zayıf akıllı ve antisosyal olarak değerlendirilen beyaz adamlar ve kadınlar üzerinde gerçekleştirilmişti.

Carrie ve Doris Buck kardeşler her ne kadar resmi eğitim almamış olsalar da açıkça becerikli ve zekiydiler. Doris Buck da aynı yasa uyarınca 1928’de kısırlaştırılmıştı. Sonra tesisatçı olan Matthew Figgins’le evlenmişti. Ama Doris kendisine ne yapıldığı konusunda hiç bilgilendirilmemişti. “Bana operasyonun apandisit ve fıtık için olduğunu söylediler” diye anlatıyordu. Bu yüzden o ve Matthew çocuk sahibi olmaya çalışmışlardı. Doris çocuk doğurabilir çağdayken üç hastanede doktorlara danışmışlardı; hiçbiri de Fallopian tüplerinin kesilmiş olduğunu fark etmemişti. Doris Figgins, ömür boyu süren hayal kırıklığının ve üzüntüsünün sebebini nihayet 1980’de keşfetti.

İnsan hissiz bir hesap makinesine dönüşüp, Doris’in hayal kırıklığının, çılgın insanların tasarılarını ya da yöneticilerin tezgâhlarını desteklemeye yönelik savaşlarda ölen milyonların yanında hiçbir şey olduğunu söyleyebilir. Ama gerçekleşmemiş tek bir hayalin acısını, bir ırkı saflaştırmak amacıyla ileri sürülen bir ideoloji adına kamunun gücüyle ezilen savunmasız bir kadının umudunu ölçebilir mi?

MERAKLISI İÇİN NOTLAR:

1.Dr. John Hendren Bell’in, geri zekâlı olduğu gerekçesiyle Carrie Buck’ın kısırlaştırılmasını istediği dava “Buck’a karşı Bell” ismiyle meşhur olmuştur.

2.ABD’de 1938'de 33 eyalette kısırlaştırma yasası yürürlükteydi. 1930-1970 arasında yasa dolayısıyla yaklaşık 200 bin kadının zorunlu kısırlaştırmaya tabi tutulduğu tahmin edilmektedir.

3.Carrie Buck’ın kızı Vivian Buck Dobbs, J.T. and Alice Dobbs’a evlatlık olarak verilmiş; ancak 1932 yılında Vivian, henüz sekiz yaşındayken hayatını kaybetmişti. Vivian’ın öğretmenleri onu “çok parlak” bir öğrenci olarak tanımlıyorlardı.

4.Yargıç Oliver Wendell Holmes Jr.’ın babası, hekim ve aynı zamanda 19. Yüzyılın önemli şairlerinden olan Oliver Wendell Holmes Sr. da Kızılderililerin yok edilmesinden estetik gerekçelerle memnuniyet duyuyordu ve Amerika’nın son hali için şunları söylüyordu: “…Böylece kırmızı kalemle yapılmış eskiz silindi ve artık tuval insanın Tanrı’nın suretine biraz daha benzeyen bir tablosunu çizmeye hazır hale getirdi.”

5.Washington Post’un 23 Şubat 1980 tarihli haberine şuradan bakılabilir: link

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 11 misafir olmak üzere 18 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 15 02:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

George Orwell'in İnce Hastalığı

Önceki yazıda George Orwell, en son Burma’da yerel güvenlik muhafızlarına katılmıştı. Ancak zayıf bünyesi ve çocukluğundan beri peşini bırakmayan hastalıklar 1927 yılında Burma’dan geri dönmesine neden olmuştu. Daha sonra İspanya İç Savaşına katılmış ve orada yaralandıktan sonra tekrar Londra’ya dönmüştü. Şimdi hikâyenin Burma’dan döndükten sonra savaş dışındaki kısmına bakalım.

Orwell’in Burma’da biriktirdiği parayla, Londra’nın fakir mahallerinden birinde tek göz bir oda tuttu. Orwell, Burma’dan geri döndükten sonra Londra’da sahaflıkta dâhil çeşitli işlerde çalışır. 1928 yılında ise o sıralar hayatın çok ucuz olduğu Paris’e giderek Pot de Fer Sokağı 6 numarada ucuz bir otele yerleşti.

Orwell’in o sıralar Paris seçmesi dönemin tipik özelliğiydi. 1920’lerin Paris’i sanatçılar, yazarlar, öğrenciler, sanat meraklıları, seyyahlar, ayyaşlar tarafından adeta istila edilmişti. Hatta notlarına “şehrin bazı semtlerinde sözde sanatçı sayısı, fiilen, çalışan nüfustan daha çok idi” diye yazdı.

Orwell 1929 yılında rahatsızlandı ve Paris’teki X Hastanesine (Orwell hastanenin ismini vermez) yattı:

“Danışmadakiler beni kabul masasında alışıldık işkenceli sorguya tabi tutmuş ve gerçekten de içeriye girmeme izin verilene kadar yaklaşık yirmi dakika boyunca sorulanlar cevap vermek zorunda kalmıştım. Birkaç gündür ateşimin aşağı yukarı 39,5 derece olduğunu biliyordum ve mülakatın sonuna doğru ayakta durmakta zorlanmaya başlamıştım. Arkamda kaderine boyun eğmiş küçük bir hasta kitlesi, renkli mendillerden yapılmış bohçalarını taşıyarak kendi sorgulanma sıralarının gelmesini bekliyordu. Sorgulamadan sonra banyo faslı geldi; görünüşe göre bu tıpkı hapishane ve düşkünler evinde olduğu gibi bütün yeni gelenler için zorunlu ve rutin bir uygulamaydı. Elbiselerim elimden alındı ve birkaç dakika oturduktan sonra keten bir gecelik ve tüylü kumaştan kısa, mavi bir sabahlık verdiler. Dediklerine göre ellerinde bana olacak kadar büyüğü olmadığından terlik vermediler ve açık havaya çıkarıldım. Bir şubat gecesiydi ve zatürreydim.”

Orwell, orada geçirdiği günleri ve oradaki yoksulların durumunu ayrıntılarıyla anlatır. Hastanenin pislik içinde olduğunu ve gelen hastaların nasıl tedavi edildiğini ayrıntılarıyla anlatır:

“Daha önce hiçbir hastanenin halk koğuşunda bulunmamıştım ve bu, konuşmaksızın ya da insani anlamda hiçbir şekilde farkına varmaksızın insanı tedavi eden doktorlarla ilk deneyimimdi. Sabah beşte hemşireler geldi; hastaları uyandırıp ateşlerini ölçtülerse de kimseyi yıkamadılar. Eğer yeterince iyi durumdaysanız kendi kendinizi yıkıyordunuz, aksi halde yürüyebilen hastalardan birinin insafına kalmıştınız… Birkaç gün sonra doğrulup oturacak ve çevremdeki hastaları inceleyecek kadar iyileşmiştim. Komşunuzun eline dokunabileceğiniz kadar birbirine yakın yataklarıyla bu boğucu ve dar odada çok bulaşıcı vakalar hariç her tür hastalık mevcuttu sanırım…”

Hastane de her hastanın bir numarası vardı ve onunla hitap ediliyordu. Örneğin, ‘Numero 57’nin ölümünden sonra şunları yazar:

“Benden aşağı yukarı bir düzine yatak ötede bir karaciğer sirozu vakası olan Numero 57 vardı… Numero 57, belli ki hastanenin eski sakinlerinden biri ve karaciğeri epeydir bir patoloji müzesinde sergilenmek üzere kaydedilmişti… Yaşlı Numero 57, gece bir ara ölmüştü, kimse ne zaman olduğunu bilmiyordu. İlginçtir ki, gördüğüm ilk ölmüş Avrupalıydı. Daha önce de ölü adamlar görmüştüm, ama gördüklerimin hepsi Asyalıydı ve şiddet sonucu ölmüştü… İnsan, tabii ki yaşamak istiyor; gerçekten de ölüm korkusundan ötürü hayatta kalıyor; ama tıpkı o zaman olduğu gibi şimdi de şiddet sonucunda ve fazla yaşlanmadan ölmenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. İnsanlar savaşın dehşetinden bahsediyor, fakat hangi insan icadı silah gaddarlıkta sıradan hastalıklara yaklaşabilir ki? ‘Doğal’ ölüm, adeta tanımı gereği, yavaş; kokuşmuş ve ıstıraplı bir şey anlamına geliyor. Böyleyken dahi, bir devlet hastanesinde mi, yoksa evinizde mi öldüğünüz fark ediyor. Bitmek üzere olan bir mum gibi titreyip sönen bu zavallı gariban, ölüm döşeğinde başında bekleyecek birisine sahip olacak kadar bile önemli değildi. O yalnızca bir numara ve öğrencilerin neşterleri için bir ‘ders’ti. Ve böyle bir yerde ölmenin iğrenç umuma açıklığı! X hastanesinde yataklar birbirine çok yakındı ve aralarında paravan yoktu.”

Birkaç hafta sonra hastaneden taburcu olup Londra’ya döndü. 30’lu yılların ilk yarısı kitaplarını zorluklarla da olsa bastırdığı yıllardı. 1936 yılında Orwell, Eileen Maud O’Shaughnessy ile evlendi. 1945 yılında Hayvan Çiftliğini yayınlamadan bir süre önce Orwell’in eşi Eileen, rahim ameliyatı sırasında yaşamını yitirdi. Hayvan Çiftliğinin kazandığı olağanüstü ticari başarı yaklaşık yirmi sene önce, İmparatorluk Polis Teşkilatı'ndan ayrılma kararını verdiği andan bu yana, bir yazar olarak çektiği mali sıkıntılara bir son verecekti. 1947'de yeniden azan vereminin ilk aylarında 1984’ün ilk taslağını; 1948'de ise, ikinci taslağını yazdı. O yılın sonunda artık cidden hastaydı ve başka bir şey yazamıyordu. Hastalıklar Orwell’in hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. 1950 yılında, ikinci kez veremden dolayı Londra’da hastaneye yattı:

“…Her ne kadar hala ayaktayken ölmek daha iyi olsa da, kendi yatağında ölmek muazzam bir şeydir. Hastaneler ne kadar şefkatli ve verimli olursa olsun her hastane ölümünde, her gün insanların yabancılar arasında öldüğü bir mekânın gayri şahsiliğinden, acelesinden ve yoğunluğundan doğan acımasızca, sefil bir ayrıntı, belki anlatılmak için fazlasıyla küçük, ama arkasında korkunç derecede acı veren anılar bırakan bir şey olacaktır…”

Orwell her ne kadar hastanelerden nefret ettiğini ve sıcak yatağında ölmek isteğini dile getirse de, bunu başaramadı ve 21 Ocak 1950 günü hayatını kaybetti.

NOT: Tekrar olacak ama bu yazıdaki alıntıların da bulunduğu Kitaplar ve Sigaralar ile Katalonya’ya Selam kitaplarını hararetle tavsiye ederim…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 1 kişi sahiplendi, 9 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
23 Ağu 15 16:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Rüyada Terakki - Bir Osmanlı Ütopyası

Türk edebiyatında ütopya sınıfına dâhil edilecek çok fazla eser yok. 'Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet' bu nadir kitaplardan biridir. İçeriğine baktığımızda tipik bir Batılı ütopya metni olmasına karşın biçim olarak hâbnâme geleneğine yani herhangi bir olayı, düşünceyi veya kişiyi sanki rüyada görmüş gibi anlatılarak kurgulanmıştır.

Kitabın yazarı, Molla Davudzade Mustafa Nazım Erzurumi’nin (1867 - 1932) hayatı hakkında çok fazla olmamakla birlikte, Mustafa Nazım’ın Erzurum’da dört yüzyıl öncesine dayanan bir ailenin ferdi ve İstanbul’daki Osmanlı Asar-ı Vatan Fabrikasının kurucusu olduğu biliniyor. Kendisi, Avrupa’dan ithal edilen yetmiş altı çeşit malın Osmanlı’da üretilmesini sağlamıştır. Yirmi dört çeşit Osmanlı mürekkebi, altı çeşit boya ve yeni bir sabun özü üretmiştir. On dört sene laboratuvarın icatlar yapmakla uğraşmıştır.

Rüyada Terakki’de kurgu bir rüyayla başlar ve bu rüya dört yüz sene sonrayı ele alır. Mustafa Nazım, dedesi Molla Davut’la karşılaşır. 20. yüzyılın başlarında torun, dedesine Osmanlı’nın bulunduğu kötü durumu anlatır. İmparatorluğun ilerleyeceğine olan inancını yitirmiştir. Bu umutsuzluğun bir nedeni de kitabın yazılmış (1913) olduğu tarihte Balkan Savaşlarının kaybedilmiş olmasıdır. Bu durumla ilgili şöyle bir yakınması olur:

[Eğer o vakit siz, ele geçirmiş olduğunuz yerleri, sınırları dâhilinde birtakım bölgelere bölerek büyük büyük kuvvetler oluşmasına engel olacak olan girintili çıkıntılı memleketlerden gerektiği kadarını gayrimüslim unsurlara terk edip de sizin işinize uygun memleketlerdeki gayrimüslimleri adalet ve insaf dairesinde yerlerinden kaldırarak ve bırakacakları gelirlerine, mülklerine, arazilerine karşılık kendilerine gelir, mülk ve arazi vererek oralarda iskân etmiş ve daha da memnun olmalarını sağlamak üzere idare ve geçimlerine, hüner ve marifetlerini ilerletmelerine yardım etmiş olsaydınız hem onları memnun etmiş olurdunuz, hem de Osmanlı topraklarını doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden akın akın gelmekte bulunan Müslüman oğlu Müslüman Osmanlılarla doldurarak ahaliyi yekpare bir bütün haline koymuş bulunurdunuz.(s23)]

Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın bu alıntıda bahsettiği etnik arındırma ve asimilasyon politikaları günümüzde de bu coğrafyanın en temel ve yakıcı sorunu olarak gündemde varlığını sürdürmektedir. Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın bu fikirleri savunmasında, II. Meşrutiyet yılları adeta ‘tekâmül’ ve ‘terakki’ kavramlarının kötüye kullanılacak derecede gündelik basına yayıldığı bir dönemdi. Ayrıca bu dönemde, Subhi Edhem gibi aydınların ırk konusundaki görüşleri de etkili olmuştu. Yine bu dönemde, 1890’dan sonra hâkim olan radikal sosyal Darwinizm, ırkın korunmasını öne çıkaran öjenizmi de ekleyebiliriz. Antropolg Alfred Ploetz, öjenizmin kurucusu Francis Galton’un izini sürerek, seçici cinsel ilişkiler ve bu arada sterilizasyon yöntemiyle ırkın daha da nitelikli bir düzeye çıkarılmasını savunuyordu. Bu sürece verdiği isim ‘ırk hijyeniği’ idi. Bütün bu gelişmelerden, yani bilimsel ve teknolojik gelişmeler, fikirler ve düşüncelerden Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın haberi olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

24. yüzyılın İstanbul’unda, Mustafa Nazım dedesinin rehberliğinde öncelikle bir büyük bahçeye giderler. Bu bahçe simgesel olarak cennet bahçesinin yeryüzündeki tecellisidir. Uçsuz bucaksız bir cennet bahçesi olarak tasvir edilen bahçenin tüm personeli bir müdür ve yardımcısından ibarettir. Çünkü bahçenin bakımını bitkiler, hayvanlar ve böcekler yapmaktadır. Dedenin ifadesiyle:

[Oğlum canlı mahlûkların hepsinde bir his vardır. Hangi mahlûk olursa olsun, onun hissi uyandırılıp da bir işe alıştırılırsa, o işte sadık bir hizmetkâr gibi kullanılır. Bu bahçede çalışan hayvanların özel eğitim alanları vardır. (s.32)]

Yine burada da görüleceği gibi Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın yine o dönemlerde Pavlov’un yaptığı deneylerden ve Pavlov’un keşfettiği şartlanma ya da bağdaştırma mekanizmalarından ve keşfedilen bu mekanizmaların sonucunda beynin, dış dünyanın kuralları hakkında bilgi edinebildiği bilgisinden de haberi olduğu sonucuna varabiliriz.

Geleceğin güzelliği bu harika bahçeyle sınırlı değildir. Aksine kitapta, yüksek binalardan, kalabalık meydanlardan, adaların arkasında kapkara bulutlar gibi yükselen fabrika bacalarından, üç katlı bir asma köprüden, Boğaz hattı boyunca çalışan ve adalara kadar dubalar üzerinde giden hızlı trenlerden, garsonların servis yapmadığı tüm siparişlerin otomatik makinelerden alındığı lokantalardan bahsedilir. Birçok ütopya kitabında olduğu gibi en çok altı çizilen özellik de insanların çok çalışması, herkesin bir iş sahibi olması ve durmaksızın üretmesi. Bu nokta aslında bütün ütopyalarda öze ait bir öz taşır. Ütopyaların içlerinde totaliter bir öz vardır. Ütopyaların en büyük özelliği, geleceğin teknolojisini ve bilimini hayal etmek değildir aslında; gelecekte nasıl bir toplumsal yapı olması gerektiğinin kurgulanmasıdır. Rüyada Terakki de benzer şekilde totaliter bir sistemi hayal eder.

24. yüzyılın dünyasında ya da İstanbul’unda çocuğun ve kadının ilginç bir yeri vardır. Anneler doğum yapmak için devletin parasız hizmet verdiği doğumevlerine gelirler, orada doğum yaparlar ve bebekler orada büyütülürler. Yazar burada belki de bu düşüncesine Osmanlı’daki devşirme sistemini kaynak olarak almıştır.

Ancak birçok ütopya ya da totaliter sistem çocukların belirli kalıplar içinde merkezi organizasyon (devlet, parti vb) tarafından yetiştirilmesini hayal eder. Çocukların eğitimi konusunu daha sonra Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’sında da kullanır. Orada da çocuklar hipnopedya yöntemiyle şartlandırılır. Yine Cesur Yeni Dünya’da olduğu gibi Rüyada Terakki’de yetiştirmeyle alakalıdır. Çocukların kaderi, çevresi tarafından önceden belirlenmiştir. Bu aslında biyolojik belirlenimciliktir.

Rüyada Terakki temel olarak zengin ve mutlu bir Osmanlı ülkesini resmeder. Yine bu kitapta ütopyaların vazgeçilmez motiflerinden birisi olan adaya gelinir. Kitabın içeriğini daha fazla vermek okuma zevkini azaltacağı için oraya girmeyeceğim.

Sonuç olarak, Balkan savaşlarının sonrası, I. Dünya Savaşı’nın öncesinde yazılmış ütopik bir deneme olan Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet kitabı, bir Osmanlı aydınının nasıl bir gelecek hayali kurduğunu, gündeminde ne gibi sorunlar olduğunu göstermesi açısından ilginç bir kitap. Aslında burada işlenen Batı aklıyla kurulmaya çalışılan bir İslam medeniyetinin melezliği konusu, bizim halen de tartıştığımız ana meselelerimizden biri olmayı sürdürecekmiş gibi görünüyor.

Ütopya seven ya da sevmeyen herkese, ilginç ayrıntıların olduğu bu kitabı heyecanla tavsiye ederim…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 16 misafir olmak üzere 30 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
5 Ağu 15 10:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Aldous Huxley Vs. Cesur Yeni Dünya

1932’de Aldous Huxley topyekun manipülasyon (öjenizm ve hipnopedya (uykuda öğretim)) yoluyla mükemmel mutluluğun gerçekleştirildiği distopik bir toplumu resmeden Cesur Yeni Dünya’yı yayınladı. Kitap, öjenizm konusundaki heyecanın en yüksek seviyesinde bulunduğu sıralarda yazılmıştı. Dünya Devleti’nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış iki milyar yurttaşı sadece on bin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere ‘kuluçka’dan çıkarılmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa – artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış Epsilon – eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti’nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için toplanırlar. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir.

Cesur Yeni Dünya’nın yazılış serüveni

Kardeşi Julian’a Ağustos 1918’de mektupta Aldous Huxley 1. Dünya Savaşı’nın en kötü sonuçlarından birinin ‘Amerika’nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı’ olacağını tahmin etmişti. Bu fikrini 1926’da Amerika ziyaretinden sonra ortaya atmıştır. Huxley’nin Los Angeles’da karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı’nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. “Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya’ya en çok yaklaşan yerdir.” der Huxley. “Amerika’nın geleceği dünyanın geleceğidir.” kehanetini 1920’lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir.

Ekim 1929’da Wall Street’in çöküşü, Britanya’nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanlar için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Parlemento’nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Bu dönemde yaşanan ekonomik bunalım ve işsizlik, öjenizm düşüncesinin yeniden canlanmasına neden oldu. İngiltere’de kurulmuş olan öjenizm derneklerine üye olanların sayısı rekor düzeye ulaşmıştı; çünkü insanlar, artan işsizlik ve yoksulluğun sorumluluğunu, tam da yüzyılın başında öjenizmin ilk savunucularının öngördüğü biçimde ırkın yozlaşmasına bağlıyordu. Söz gelimi İsveç ve Almanya, zorunlu kısırlaştırma kanunu 1934 yılında uygulamaya soktu.

Cesur Yeni Dünya’nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932’de BBC’deki bir radyo konuşmasında Huxley öjenizmin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve “bütün Avrupa soyunun hızlı bozuluşu”nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley’nin öjenizme veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi 1920’lerde belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu.

Cesur Yeni Dünya’nın arka planını bilmek romanın distopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı okunacağı gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alınabilir. Cesur Yeni Dünya’nın yapısı 1931’in Nisan ve Ağustos ayları arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; hiciv mi, kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi.

Cesur Yeni Dünya’ya 1946’da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjenizmin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir gönderme de bulunmaz. Hitler ve ‘Nihai Çözüm’ bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti.

‘Cesur Yeni Dünya’ ifadesi, merkezi kontrol ve ileri seviye bilimin el ele verdiği bir distopya anlamına kavuşmuştur. Bu sebeple, kitabı okuduğunuzda aslında içinde öjenizmle ilgili hiçbir şey olmaması şaşırtıcı gelir. Alfalar ve epsilonlar üreme yoluyla elde edilmezler. Yapay döl yataklarında, kimyasal ayarlamalarla üretilirler ve sonrasında, Pavlov’unkine benzer şartlandırmalar ve beyin yıkama işlemleri uygulanır. Yetişkinlerde ise bu sürece uyuşturucu benzeri ilaçlarla devam edilir. Başka bir deyişle, bu distopya doğayla ilgili değil, yetiştirmeyle ilgilidir. Bu, genetik bir cehennem değil, çevre şartlarının oluşturduğu bir cehennemdir. Herkesin kaderi genetik yapısı tarafından değil, çevresi tarafından önceden belirlenmiştir. Bu aslında biyolojik belirlenimciliktir, genetik belirlenimcilik değil. Yetiştirmenin hâkim olduğu bir dünyanın, ne kadar korkunç olabileceğini fark etmek, Aldous Huxley’nin dehasıdır.

Etkilediği kuşakla, modası, müziği, yaşam tarzıyla bir döneme damgasını vuran “beat” kuşağının ve distopik roman anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Aldous Huxley, Orwell’a 1984 okuduktan sonra yazdığı mektupta şunu söylemişti: “1984′ün kâbusunun “Cesur Yeni Dünya”da kurguladığım dünyanın kâbusuna daha fazla benzeyen bir yapıya ulaşmasının kaderinde olduğunu düşünüyorum. Bu değişim artan verimin ihtiyacı olarak meydana çıkacak. Büyük ölçekte biyolojik ve atomik bir savaş varken, diğerinin kâbusuna ve hemen hemen hayal edilebilir türlere sahip olabiliriz.” Huxley kitabı yazdığında henüz Hitler ve yarattığı kâbus başlamamıştı.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.