Türkiye Aktivitesi
6579 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

33691 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1630 kişi]

Türkiye
Hayat(2)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 6 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 May 16 02:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

V-2 Roketi Mandoline Nasıl Yenildi?
d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

d0e36068dad3e8ddf9d58642aaf17b621464206439

Peki, bu nasıl oldu? Kısaca şöyle efendim: Biz 1920’lerde metrik sistemden, şapkadan -hatta şapkadaki tavşandan- alfabemize kadar her şeyimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için değiştirdik. Abdullah Cevdet din konusuyla ilgili bir seferinde şöyle demişti: “Millet, Tanrısıyla münasebete girmek istemiş, artık anlamını bilmediği kelimelerle Tanrısına hitap etmenin manasızlığını anlamıştır.”

Biz ve Almanlar savaştan yeni çıkmıştık. Bizde “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?” sorusunun etrafında derin bir tartışma sürüyordu. Almanya’da ise şöyle şeyler oluyordu. 1920'lerin sonunda Alman Uzay Yolculuğu Topluluğundaki fizikçilere, Alman ordusu, askeri amaçlı roket teknolojisini geliştirmek için ödeme yapmayı teklif etmişti. Wernher von Braun ve I. Dünya Savaşı gazisi Walter Dornberger bu fizikçilerden önde gelen ikisiydi. Tam da bu sıralarda bizdeki en önemli tartışma Kur’an’ın Türkçeleştirilmesiydi. E, çağdaşlık bunu gerektirirdi. Hemen kollar sıvandı. Suriyeli bir Katolik olan Zeki Meğamiz’i çeviriyi yapmakla görevlendirdi.

1930'lara gelindiğinde Walter Dornberger roketlerin "A Serisini" geliştirmeden sorumluydu. A1 çizim tahtasından öteye gidemedi. A2'ye anahtar niteliğinde yeni bir teknolojik parça ekledi. A3 ise daha güçlü bir modeldi. Ama asıl büyük yenilik A4'tü. Bu sırada diğer askeri projelerin desteklenmesine karar verilince, A4'ün geliştirilmesi ertelendi.

1930’larda ise bizde şöyle gelişmeler yaşanıyordu: Biz Türkler acaba Dolikosefal mi, yoksa Brakisefal miydik? Bunun hemen ortaya çıkarılması gerekiyordu. Yine bu süreçte ırkımızı da güçlendirmemiz gerekiyordu. Bu konuda Abdullah Cevdet’in müthiş bir fikri vardı. Şöyle diyordu: “... diğer bir olumlu tedbir, kanımıza kan ilave etmektir. Ben bu sistemi inceliyorum, sonucu Sağlık Bakanlığı'na sunacağım. Bunun ana çizgileri: İtalya, Almanya gibi müthiş derecede artan ve taşan milletler vardır. Bunları Türkleştirmek şartıyla arazi veririz. Sosyal durumları layık olan bu adamlar Türkler'le evlenerek, akrabalık ve karşılıklı ilişkiler kurarak Türk ırkı içinde kaynar. Diğer şart da, Anadolu içine gelecek ve kanlarını kanımıza katacak bu göçmenlerin ziraat ve ziraat sanayiinde bilgili olmaları ve bir miktar sermayeye sahip bulunmalarıdır.(Link: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2015/12/19/damizlik-erkek )” Çalışmalar dünyadaki en üstün ırkın Türkler olduğu anlaşılmış oldu.

1940’lara gelindiğinde nihayet roketlerin seri üretimine geçildi. Fakat Sovyet ordusunun hızla gelişmesi ve 1943'te Müttefik Kuvvetler'in Peenemünde'deki roket yapım üssüne tahrip edici bir saldırının düzenlenmesi, Almanları bir hayli yavaşlattı. Saldırıda A4'ün süper motorunu tasarlayan mühendislerden Walter Thiel öldü. Roketler için artık yeni bir üsse ve isme ihtiyaç vardı. Yeraltı Laboratuvarı Program, Almanya'nın ortasındaki Kohnstein Dağı'nın altında, Mittelwerk tünel ağının içinde bulunan bir yeraltı üssüne aktarıldı. Von Braun tarafından tasarlanan A4'e yeni bir ad, "Misilleme Silahı 2" anlamına gelen Vergeltungswaffe-2 veya kısaca V-2 adı verildi. Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels bu ismin Müttefikler'in kalbine korku salmasını umuyordu. V-2 hiç kuşkusuz amansız bir silahtı. Biz ise bu süreçte Hitler’e selam çakıp, Faşist İtalya’ya bütün “like”larımızı gönderiyorduk. İlerlemeyle ilgili tartışmalar yine alevlenmişti. Henüz Styx’in “Boat on the River” şarkısının ünlü olmasına çok seneler olmasına rağmen aklına nereden geldiyse bir tanesi bu durumu aşabilmemizin yolunun Mandolinden geçtiğini söyledi. Eski sanatlar yasaklanınca yerine de bir şey konmayınca sanatsız kalmış milletin hayat damarlarından kan sızıyordu. Bunun önüne geçilirse, millet en kısa sürede hatta beşinci günün şafağında tekrar Batı’ya bakmaya başlayacaktı. İyi de elde avuçta bir şey yoktu. Ekmek bile karneye bağlıydı. Bir başkası şu öneriyi getirdi: “İçimizdeki İrlandalılardan varlık vergisi alalım” bu fikir herkesin aklına yattı. Ancak işler umulduğu gibi gitmedi.

Rüzgâr Almanlar için tersine dönmüştü. V-2'nin altın çağından yeterince faydalanamadan, Avrupa'dan hızla çekilmeye başladılar. V-2 Londra'ya korkunç hasarlar verdi, ama kimine göre de Almanya'nın savaşı kaybetmesine neden oldu, çünkü V-2'nin geliştirilmesine çok para harcanmasına rağmen, silah savaşı Almanya'nın lehine çeviremeyecek kadar gecikmiş, zamanında yetişememişti.

Almanya’nın batan bir gemi olduğunu ve en iyi patronun ABD olduğunu fark eden von Braun ve ekibinden bazıları, gecenin bir köründe Alman yasalarını çiğneyerek ayrıntılı füze planlarını paketleyip işgalci Sovyet ordusunun gözlerinden uzakta, Mittelwerk yakınlarında bulunan metruk bir madende sakladılar. Von Braun'un şansına roketin müthiş potansiyelinin farkına varan ABD'liler, V-2'nin ardındaki beyinleri kapma isteğiyle onu arıyorlardı. 12 Eylül 1944'te, yedi Alman bilimci ailelerini geride bırakarak altı ay ABD'de çalışmayı kabul etti. Von Braun da onlardan biriydi. Çok önemli Alman bilimcilerden bazıları da doğuya, Sovyetler Birliği'ne yönelmeye karar verdi. Böylece roket uzmanlığı Doğu ile Batı arasında neredeyse eşit şekilde dengelendi. Artık füze yarışının sonraki evresi başlayabilirdi.

Almanlar savaşı kaybetti ve bizde tozlu raflarda yerini almış olan bir tartışma tekrar ortaya getirildi: “Almanya yenilince, bizde mi yenilmiş olduk?”

Soğuk Savaş Sovyetler, V-2 teknolojisinden kalanların bazılarını daha sonra kullanmak üzere sakladıktan sonra, bu teknolojiyi yeniden geliştirmeye koyuldular. Sovyetler Birliği, artık konvansiyonel nükleer bombardıman uçağı yapmaya gücü yetmeyeceğinden savaşı ucuza getirecek yeni bir nükleer başlıklı mekanizma geliştirmeye başladı. Sovyetler Birliği, teknolojik bilgisini uzay yolculuğu için de kullanmak niyetindeydi. Sovyet roket dahisi Sergei Korolev, hem dünyanın ilk uydusu Sputnik 1'in, hem de uzaya ilk insanı, (Yuri Gagarin) gönderen roketin arkasındaki beyindi. Von Braun'un roket teknolojisi üzerindeki etkisi muazzamdı. NASA'nın uzaya ve Ay'a uzanmasını sağlayan Saturn V roketinin ardındaki önemli rollerden biri de ona aitti.

V-2 teknolojisi sadece savaşın ve uzayın keşfinin yüzünü değiştirmekle kalmadı, diğer pek çok önemli keşfe de yol açtı. Ay'a ilk kez ayak basılması, beraberinde çeşitli icatları da getirdi; koşu ayakkabıları için rahat tabanlar, kablosuz elektrik takımları ve hafif yangın söndürme aleti gibi. Elbette bugün kullandığımız internete de kapı araladı.

Yuri Gagarin uzayda gezerken Türkiye’ye baksa şunu görürdü. Halkın plajlara akın edip vatandaşın denize girememesine yol açınca artık işleri tekrar ele almanın zamanının geldiğini düşünenler devrim(!) yaptı. Bunu onurlandırmak için bir de araba yapalım dediler, yaptılar da. Lakin Ankara’nın bağlarından ve büklüm büklüm yollarından geçemeden takıldı kaldı.

Biz zaten en çok “Devrim”in yolda kalanını sevdik…

NOT:

V-2 roketiyle ilgili bilgiler için Jheni Osman’ın “Dünyayı Değiştiren 100 Fikir” kitabından yararlandım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 7 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Ağu 15 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 33691

Karınca ile Ağustos Böceği

La Fontaine’nin iftiralarını cevaplar…

Yağmur ormanlarından çöle, dünyanın neresine giderseniz gidin sosyal böcekler merkezde, yani çevrenin istikrarlı, zengin kaynaklı bölümlerinde yer alır. Bir karınca kolonisi beslenme alanını yorgan gibi örter, yiyecek toplar, düşmanları yuvaya yaklaşamadan meşgul etmek için akıncılar gönderir. Aynı zamanda kraliçeyi ve onunla birlikte yuvada duran olgunlaşmamış karıncaları kollarlar.

Karınca toplulukları, tüm hayvan grupları arasında en savaşçı olanlarıdır. Çoğu karınca sık sık bölge savaşlarına tutuşur ve bu esnada kısır işçilerin intihar saldırıları sonucu belirler. Karınca sosyal hayatının başarılı olmasının başka sebebi kolonilerin yuvayı, bir kale içindeki klimalı bir fabrika gibi muhafaza etmek için çalışmalarıdır. Yuvanın içinde kraliçe ve bakıcı işçiler yavruları büyütmek ve nüfusu artırmak için hummalı bir faaliyet yürütürler.

Yuva düşmanları uzak tutacak şekilde inşa edilmiştir. Genellikle çok saldırgan bir işçi kuvveti tarafından korunur. Her kolonide sadece bir tane ana kraliçe vardır. Ona kızları refakat eder. Koloni sadece dişilerden oluşan bir toplumdur. Erkekler kısa süreliğine yetiştirilir ve yuvada tutulur, varlık sebepleri evlilik uçuşlarında bakire kraliçeyi döllemektir. Bu görevi yerine getirdikten hemen sonra ölürler.

Karıncalar, yuvalarının içindeki bahçelerde bazı özel maya ya da mantar türlerini yetiştirirler. Bazı karıncalar ürünlerini tırtıl dışkısı üzerinde, bazıları böcek ya da bitki kalıntıları üzerinde ve yaprak kesici karıncalar olarak adlandırılan bazıları da taze yaprak, kök ve çiçekler üzerinde yetiştirir. Örneğin yaprak kesici karıncalar, yaprakları kırpıp küçük parçalara ayırmakta, yaprakların üzerindeki yabancı mantar ve bakterileri temizlemekte ve bunları yuvalarına götürmektedirler. Yaprak parçaları, yuvada macun kıvamında ıslak topaklar haline getirilmekte, karınca tükürüğü ve dışkısı kullanılarak gübre yapılmakta ve bunu üzerine, karıncanın tercih ettiği, tek ve temel besin maddesi olan mantar türleri ekilmektedir.

Buraya kadar her şey tamam. O zaman artık “Gücün Karanlık Tarafı” geçebiliriz.

Kölelik kurumu yalnızca insan toplumlarına özgü değildir. 35’ten fazla karınca türü varlıklarının devamı için, kölelerin emeğine bağımlıdırlar. İşgüçlerini kuvvetlendirmek için başka karınca kolonilerine yaptıkları saldırılarda kullandıkları teknikler, böcekler dünyasında bulunabilecek en incelikli davranış biçimleri arasındadır. Köleci karınca türlerinin çoğu akın yapma konusunda öylesine uzmanlaşmıştır ki, kölelerini kaybettiklerinde açlıktan ölürler. Karıncalardaki köleliğin insanlardaki kölelikten bir diğer farkı da, köle karıncalar hep kendileri köleci olmayan, özgür türlerin üyeleridir. Bu açıdan köle karıncalar daha çok evcil hayvanlara benzerler. Ancak, karıncalarda kölelerin üremesine izin verilmez.

Bu köleci karıncalara en iyi örnek, Amazonlarda yaşayan Polyergus cinsi karıncalardır. Bu karıncaların minyatür kılıç şeklinde olan altçeneleri diğer karıncaların gövdelerini delmek için ideal bir silah şeklindedir. Ancak bu karıncaların yuvadayken yaptıkları tek iş kölelerinden yiyecek dilenmek ve kendilerini temizlemektir. Bu karıncalar yuvadan düzenli bir şekilde çıkıp köle türün yuvasına yürürler. (ARA BİLGİ: İnsanoğlu savaşa genç erkekleri gönderirken, karıncalar daha çok yaşlı kadınları gönderir.) Direnen karıncaları, gövdelerini parçalayarak bertaraf ederler. Daha sonra karıncaların pupalarına el koyup kendi yuvalarına götürürler. Pupalardan çıkan karıncalar, kendilerini kaçıran karıncaları kardeşleri zannederler. Dolayısıyla bu köle karıncalar, kendilerini işçi kastını üyeleri oldukları için üreyemezler. Bu nedenle de, köleci karıncalar yeterli iş gücünü koruyabilmek için düzenli akınlar yapmak zorunda kalırlar.

Ayrıca birçok böcek türü ve başka eklembacaklılar da karıncalarla hareketli bir asalak ilişkisi geliştirerek onlarla birlikte yaşarlar. Bu karıncaseverlerin bazıları karınca yuvasını kendi evleri gibi kullanır ve yuvanın tüm nimetlerinden yararlanırlar. Her yere burunlarını sokan bu asalakların zaman zaman konakçı karıncanın yavrularını yediği görülse de, karıncalar konuklarını şaşırtıcı bir dostlukla karşılarlar. İşgalci türü yuvalarına kabul etmekle kalmaz, konukların larvalarını kendi yavruları gibi besler, bakar ve büyütürler.

Karıncalar koloni ilişkileri bu kadar bilinmesine rağmen bu ilişkileri komuta eden bir merkez bulanamamıştır. Hiçbir birey kraliçe dâhil koloninin tümü için plan hazırlamaz. Örneğin kimse hangi karıncaların depolama kastının üyesi olacağını, hangilerinin yuva muhafızlığında uzmanlaşacağını belirlemez. Bir karınca kolonisinin ya da arı kovanının faaliyetleri, tek tek karıncaların çok sayıda kişisel tercihlerinin toplamıdır. Herkesin midesinde kabaca eşit ölçüde yiyecek olduğunda bireysel tercihler benzeşir ve daha uyumlu bir kitle faaliyeti doğar.

İyi de bu çılgınlar gibi çalışan karınca imajı nereden geliyor? Antropolog Marshall Sahlins: “On yedinci yüzyıldan beri bir kısır döngüye yakalandık, önce kapitalist toplum modelini hayvanlar âlemini yorumlarken kullandık, sonra da burjuvalaştırılmış hayvanlar âlemini insan toplumunun yorumlanmasında yeniden kullandık.” Diyor ve devam ediyor: “Burjuva kıtlık ideolojisi, serbest bir hareket alanı bulduğunda ve kaçınılmaz olarak daha önceki kültürü değersizleştirdiğinde, insanın mutsuz kaderini düzeltebilmesi için işlemesi gereken ideal modeli doğada aradı ve buldu: karınca, çalışkan karınca.” Ancak 1971 yılında yayınlanan bir haberde, Dr. George ve Jeanette Wheeler “Karıncalar hiç de aktarıldığı ve ünlü oldukları gibi çalışkan değil, biraz tembel olduğunu” söylemişler. Çalışkanlık hakkındaki masalların kahramanı olan bu mahlûkatı incelemek için yıllarını veren Wheeler’lar, haberin devamında hayalleri yıkan şu ifadeleri kullanmışlar: “Bir karınca yuvası gördüğümüzde, korkunç bir faaliyet olduğu izlenimine kapılırız. Fakat bunun nedeni yalnızca çok fazla karınca olması ve hepsinin birbirine benzemesidir. Bireysel karınca zamanın önemli bir kısmında aylak aylak gezer. Ve daha kötüsü, hepsi dişi olan işçi karıncalar süslenmeye bir sürü zaman harcarlar.”

Buraya kişisel olarak ben de bir katkı yapabilirim. Arılar üzerine çalışmış ve tez yazmış biri olarak, arılar içinde aynı durumun geçerli olduğunu söyleyebilirim. Yani çılgınlar gibi çalıştığı düşünülen arıların, kovanın en fazla yüzde onunu oluşturduğunu gördük. “Kanıtın var mı?” derseniz. Kanıtım yok ama eminim…

Ağustos böceğine gelecek olursak, o konuda şair her şeyi söylemiş zaten.

“…

Bir başka ağustosta yeniden doğacaktır

Ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde

Tanrı’nın sırrıyla bir mucizeyle

–Oysa nesli kesilmeliydi size göre–

Ama hiç bir zaman hiç bir yerde

Sönmez tanrının yaktığı meşale

İstersen bir böcekte olsun o meşale

…”

(Sezai Karakoç - Ağustos Böceği Bir Meşaledir)

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.