Türkiye Aktivitesi
6527 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

32738 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1627 kişi]

Türkiye
Bilim-Teknoloji(6)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 44 misafir olmak üzere 61 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Eki 16 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 32738

Fotoğraf No.51: Bir Keşfin Karanlık Tarafı
a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

a10845e6c2b180dc8102ea0362693cc51476007409

Malum olduğu üzere, her sene Ekim ayı başında Nobel ödüllerinin açıklanmasıyla birlikte “hak etti/hak etmedi” ekseninde dönen çeşitli tartışmalar olur. İşte ben de bu yazıda, hem daha önce yazdığım bilim tarihi yazılarına devam edeceğim, hem de aslında yaptıkları çalışmalarla bilimde çığır açılmasına neden olan ancak ne Nobel komitesi, ne de meslektaşları tarafından ciddiye alınmayan, görmezden gelinen ve hatta unutturulmaya bile çalışılan birkaç kişiden bahsedeceğim.

İki genç bilim insanı, Nisan 1953 yılında, Nature dergisinde, bilim tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak, DNA’nın yapısını keşfettiklerini ilan eden 1 sayfalık bir makale yayınladılar. Peki, bu çok önemli keşfin bütün parçalarını bu iki genç bilim insanı mı birleştirmişti? Bunu öğrenmek için, her şeyin başladı noktaya, bir önceki yüzyıla gideceğiz.

Yıl 1865, Gregor Mendel, bugün Çek Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Brno şehrindeki bir manastırda bezelyelerle yaptığı kalıtım deneylerini “Bitki Hibritleri Üzerine Araştırma” başlığı altında yayınlar. Çalışmalarının bilim dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklerken büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Mendel, 1884 yılında, kayıtlara kalp ve böbrek yetmezliği olarak geçse de, hayal kırıklığından ölür. 1866 yılında yayınladığı makale, ta 1900 yılına kadar dikkat çekmez.

Frederick Griffith, 1928 yılında Streptococcus pneumoniae adlı bakteriyle yaptığı çalışma kalıtımın moleküler yapısı hakkında ilk bilgileri verir. Oysa onun asıl amacı zatürreye karşı bir aşı geliştirmektir. Bunun için iki bakteri tipini yalıtır ve bu bakterilere, besiyerinde çoğaltıldıklarında şekillerinden dolayı birine S(İng: Smooth, Düzgün, Pürüzsüz) tipi, diğerine de R(İng: Rough, Pürüzlü) tipi adını verir. Daha sonra bunları farelere enjekte eder. R tipi enjekte edilenler hasta olmaz. S tipi enjekte ettiğindeyse fareler ölür. Griffith, S tipinin hastalık yapıcı, R tipininse zararsız olduğuna karar verir. Deneyin ikinci aşamasında Griffith yüksek sıcaklıklarda ısıtarak öldürdüğü S tipini farelere enjekte eder. Fareler ölmez. Daha sonra Griffith ölü S tipi bakterileri R tipiyle karıştırıp tekrar farelere verir. Fareler yeniden zatürreye yakalanır. Bu sonuç, hastalık yapıcı etkenin, öldürülmüş olan S tipinden bir şekilde R tipine geçtiğini ve onu hastalık yapıcı hale dönüştürdüğünü gösterir. Grifftih’in çalışmaları sonucunda hastalık yapıcı etkenin bir bakteriden diğerine aktarılmış olduğunu ispatlar, ama hala etkenin yapısı bilinmemektedir.

1940’lı yıllara gelindiğinde bilim dünyasında kalıtımın proteinlerce yönetildiğine inanılıyordu. Bu inanışı değiştiren Oswald Avery isimli bir mikrobiyolog oldu. 1944 yılında ekibiyle birlikte yaptığı bir seri deney sonucunda, Griffith’in deneylerinde ölü S tipi bakteriden R tipine geçerek onu hastalık yapıcı hale getiren molekülün aslında protein olmadığını bulurlar. Avery, DNA’yı parçalayan enzimleri kullanarak tekrarladığında beklediği sonuçları elde eder. Fareler zatürreye yakalanmaz. Bu bulgu, hastalık yapma özelliğini bakteriler arasında taşıyan molekülün DNA olduğunu ispatlar.

Avery’nin elde ettiği sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmez. Çoğunluk, genetik malzemeyi, dört farklı baz, şeker molekülü ve fosfat atomundan başka bir şey olmayan DNA’nın değil daha karmaşık yapıdaki protein olduğuna inanmaktadır ve bu görüş o zamanlar hakim görüştür. Hatta bu görüşü savunanlar açıkça Avery’ye baskı yaparlar. Avery işte bu baskılar sonucunda emekliye ayrılmak zorunda kalır. Avery’nin keşfi aslında Nobel kazandıracak bir keşiftir, ama Avery ödül alamadan, adını hayal kırıklıkları tarihine altın harflerle yazdırarak 1955 yılında hayata veda eder. Yıllar sonra Nobel Komitesi’nin arşivleri halka açıldığında, Avery’nin Nobel ödülü almasına, Norveçli bir protein kimyacısı olan Einer Hammarstan’ın engel olduğu ortaya çıkacaktır.

1950’lere gelindiğinde artık üç grup DNA’nın yapısını çözmek için uğraşmaktadır. Bunlar; Linus Pauling’in grubu, James Watson ve Francis Crick ile Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’dir. Pauling, yaptığı çalışmalarla DNA’nın üçlü sarmal şeklinde olduğunu iddia eder. Ancak daha sonra yanlış değerlendirme yaptığının ortaya çıkmasıyla bu iddia geçersiz hale gelir.

Bu sırada X-ışını kristalografisinde uzmanlaşmış olan R.Franklin, mürekkepbalığı sperminden aldığı ıslak DNA’yı incelemektedir. Franklin önce DNA moleküllerinin birbirlerine paralel olarak dizilmelerini sağlar, daha sonra onları X-ışınlarına maruz bırakır. X-ışınları DNA moleküllerine çarpıp geri dönerek, geride adeta molekülün bir gölgesini oluşturur. DNA’nın gölgesi daha sonra röntgen filmi üzerine çıkarılır.

e9f98f61b4ae5eb78e09ab3049fe7b061476007567

Aslında Wilkins, rakip olmalarına rağmen Watson ve Crick arada bir görüşmektedir. Bu görüşmelerin birinde Franklin’in haberi olmadan ödünÇALDIĞI, yukarıdaki meşhur 51 numaralı fotoğrafı Watson’a gösterdiğinde ağzı açık kalır. Çünkü Franklin’in elde etmiş olduğu DNA’nın X-ışını fotoğrafları, Watson ve Crick’in düşündükleri modelin ispatıdır ve bunu 1953 yılının Nisan ayında Nature dergisinde yayınlarlar.

R.Franklin utangaç bir kişiliğe sahiptir. Erkeklerin çoğunlukta olduğu bilim dünyasında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Ancak Franklin hak ettiği saygıyı görmez, aksine erkeklerin kadınları kendilerine denk görmedikleri kendisine her fırsatta hissettirilmektedir. DNA’nın keşfinde de böyle olur. Onun adını kimse anmaz. Franklin, 1958 yılında öldüğünde, ölüm nedeninin kanser olduğu söylenir. Ancak listenin başına yerleşecek kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığının kaydı hiçbir yere düşülmez. Watson, Crick ve Wilkins, DNA’nın yapısının açıklanması çalışmalarıyla 1962 yılında Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü alırlar. Franklin’in insanlık tarihinin en önemli keşfindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim dünyasının en büyük ayıplarından biri olarak kayıtlara geçer.

Nobel Vakfı bile olsa, belli bir grup insanın bir araya gelerek verdiği karar, gerçeği bağlamaz. Ancak gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir tarafı vardır. Bilimin ışığıyla aydınlandığını iddia eden insanların, kendileri gibi bilimle uğraşan insanlara bu haksızlıkları yapmaları, onlara utanç olarak yeter…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. 1970’lerden itibaren kullanımı yasaklanan DDT, 1948 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Paul Hermann Müller, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

2. Kullanımı hala tartışmalı olan ve birçok yerde yasaklanan Lobotomi yöntemi de (Beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesi), 1949 yılında çok önemli bir keşif olarak değerlendirilmiş ve onu bulan Antonio Egas Moniz, Fizyoloji/Tıp dalında Nobel ödülünü almış.

3. Kendisi gibi Batılı(!) olmayanlar hakkındaki utanç verici görüşleriyle de bilinen James Watson'ın, 2007 yılında Sunday Times gazetesine verdiği demeçle ırkçılığı tescillenmişti. Nörobiyolog Steven Rose; onun ırkçılığının yanı sıra kadınları aşağılayan görüşleriyle de ünlü olduğunu belirtmişti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 56 misafir olmak üzere 71 kişi beğendi, 3 yorum yapıldı.
28 Eyl 16 14:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 32738

Söğüdün Gölgesinde
1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

1093bfb1948c82b959eaa3d18be5d8f81475058026

A dostlar, öldüğüm zaman benim

Bir söğüt dikin mezarıma!

Ağlamaklı yapraklarını severim,

Soluk rengi de gider hoşuma;

Ve ağırlık etmez toprağına

Gölgesi yattığım yerin...

Alfred de Musset - Mezar Yazısı (Çeviri: Hüseyin Demirhan)

Söğüde geçmeden önce yazıya “Ankara’nın 11 Eylülü” hadisesiyle başlayalım. İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı, yüzyıllarca Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak’ın içinden geçip Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden kıvrılarak Dışkapı’dan ovaya açılırdı. 11 Eylül 1957 günü ikindi civarlarında İdris Dağı’na büyük bir dolu yağışı olur. Bu doluların erimesiyle Hatip Çayı tarihte görülmemiş bir seviyeye yükselir ve bunun sonucunda Cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketine yol açar. Meydana gelen selde 169 hayatını kaybeder.

22afae2a55f3688bfd73383637d4aaf71475058137

İşte bu felaketten sonra muhtemelen sözü değil de sesi en yüksek çıkanın fikri uygulanır: “Çayın üzerini kapatalım!” Oysa doğada böyle bir şeye rastlayamazsınız. Siz hiç gök gürültüsüyle bir tohumun fidana döndüğünü gördünüz mü? Göremezsiniz. Böyle aykırı(!) fikirler, örneğin Tuna Nehri taşsa ve Buda ve Peşte kentlerini sular altında bıraksa dahi ortaya atılmaz. Ama modernleşmeyi beton yığınak yapma olarak algılayan bizim gibi memleketlerde ciddiye alınır ve uygulanır.

Her neyse biz konumuza dönelim. Yağmurun bol olduğu mevsimlerde bendine sığmayan Hatip Çayı çevresine zarar verse de, şehrin sayılı yeşil alanlarından ve ağaçlıklı semtlerinden biri olması nedeniyle burası geçen yüzyılın ortalarına kadar mesire yeri olarak kullanılmaktaymış. Eskiden beri Ankara’nın sayılı mesire yerlerinden biri olan -ve maalesef yakın zamana kadar hoş olmayan bir şekilde bilinen- Bentderesi, yeşili, ağacı ve suyu bol olan bir yermiş. Bentderesi’nde iki kıyıyı birleştiren bir tahta köprüyle birkaç taş köprü bulunurmuş. Burada Romalılar döneminden kalan bir su bendi bulunuyormuş. Eski Roma bendinin yeniden kazanımı düşünülerek, meşhur Ankara Planının müellifi Hermann Jansen tarafından çizilen plana göre Hatip Çayı üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmış. Hafta sonu tatili Ankaralılar dere boyunca mesireye çıkarlarmış. Ayrıca Hatip Çayı, çay kenarlarındaki, ta Akköprüye kadar uzanan ve o zamanlar Ankara’nın sebze ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bostanların sulanmasında faydalanılmış.

3e616754f74debc62bd2349be55854551475058187

İşte bu ve bunun gibi bozkırın ortasında geçen çayların en büyük özelliği, girişteki şiirde de bahsedilen söğüt ağaçlarıyla sarılmış olmasıdır. Söğüt bozkırda yaşayan insanın en vefalı hemşerisidir. Yazın bozkırın sıcaklığına serin bir yeşillik katan tek ağaç odur. Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Ancak Batı kültüründe salkım söğüt şeytanla ilişkilendirilir ve hatta Britanya’da, evin içine söğüt çiçeği sokmak, kötü talihi davet etmek demektir.

Ama söğüdün en önemli özelliği sağlık açısından faydalı bitkiler sınıfında olmasıdır. Hatta Aspirin’in ilk olarak bu ağaç sayesinde üretilmiştir. Söğüt ağacının Latince ismi olan Salix kelimesi, bu ağacın özellikle kabuk kısmında bulunan salisilik asitten gelmektedir. Salisilik asidin ağrı ve ateş düşürücü özelliğinin keşfedilmesinden beri söğüt ağacının popülaritesi uzun yıllar devam etmiştir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü özelliklerinde dolayı söğüdü ilk tavsiye eden kişi Hipokrat’tır. M.Ö. 4. asırda, “#Söğüt ağacının kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen su şişliği ve ağrıyı ve ateşi dindirir. Kesin bilgi, yayalım! ;)” şeklinde bir tweet atar ve olaylar çığırından çıkar. Artık her ağrısı olan söğüt kabuğunu soymaya başlar ve bunun sonucunda neredeyse ağaçlar yok olmanın eşiğine gelir. Sonrasında bunu engellemek için ağır cezalar konur. Cezaların konmasının bir diğer nedeni de söğüdün sepet sanayisinde kullanılmasıdır. Bu cezalardan sonra söğüt uzunca bir süre sessizliğe gömülür.

Tekrar gündeme gelmesi 12. asırda, -ki kendisi 2012 yılında Azize ilan edilmiş- Hildegard von Bingen, söğüt ağacının kabuğunu ağrılar ve ateşli haller için etkili bir ilaç olarak takdim etmesi ve Hippokrat’ı mentionlayıp tweet’ini RT’lemesiyle olur. Haber artık Afrika’dan Amerika’ya dünyanın her köşesine yayılır. Hatta Vikinglerin bile söğütle tedaviden haberdar oldukları sanılmaktadır.

1897 yılında Alman kimyager Felix Hoffmann saf asetil salisilik asidi sentezlemesiyle artık ilacın hap haline getirilmesi sağlanmış ve insanların söğüt ağacının kabuklarını kemirmesinin önüne geçilmiştir.

Aslında, salisilik asit bir bitki hormonu olarak görev yapar ve istilacılara karşı savaşan proteinlerin üretimini kodlayan genleri harekete geçirir. İnsanda ise kan akışını düzenlemede yardımcı olur. Hemen birazcık yukarıda Türk kültüründeki yerinden bahsedilirken söylenen, kişinin çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinmesi işte bu hormon sayesinde olur. Yani söğüdün gölgesinde oturmak bile insanı rahatlatır.

Söğüdü sevmemiz için sırf bu erdemi bile yeterlidir. Tüm bunların dışında, söğüt her zaman güzeldir. Yazın narin, ince yapraklı iken, kışın yapraksız koyu, kesik ve ağır başlı iken, baharda sıcak sarı dalları çiçeklerle süslüdür. Bozkırın çayları, dereleri ve özlerinde uzayıp giden, tertemiz dallarıyla bozkıra ayrı bir güzellik katar söğüt ağaçları…

Thomas Jefferson diyor ki; “Bir ülkeye yapılabilecek en büyük hizmet, o ülkenin kültürüne faydalı bir bitki kazandırmaktır.” Biz ise elimizdekilerin üzerine beton döküp bir bilinmezliğe itiyoruz. Yerlerine parklar yapılıyor, ama bir işe yaramıyorlar. İnsanın öncelikle park mantığını anlamak içinde bir süre harcaması gerekiyor. Örneğin, belediye sol olunca ağaçsız, sadece çim yeşili olan, tabanı beton ve post-modern heykellerin fink attığı parklar oluyor. Eğer belediye sağ partideyse parkta illa ki bir şelale ya da benzeri bir şeyin olması gerekiyor. Böyle olunca da, mandalar yavrusunu bir sineğin kapacağı söğüt dalı bulamıyor ve yerine post-modern heykelin üzerine yuva yapmaya çalışıyor ama onu da başaramıyor. (Gerçi memlekette manda sayısı da hayli azaldı, bunların yerine Mandacılığı savunan sayısı arttı ama neyse o da ayrı bir konu…) Âşıklar söğüdün narin yapraklarında serinleyecek ama ara ki söğüt bulasın. Şelalenin altında ıslanıyorlar, sonra bozkırın ayazında tamamen üşütüyorlar.

Parka ek olarak, çim mantığını da hiç anlamadım. Sanırım anlasam İngilizlerden de hoşlanırdım. Anadolu kültüründe çim yoktur; çınarın altında, söğüdün gölgesinde oturmak vardır, hele bir de çay varsa…

MERAKLISINA NOTLAR:

1. Şurada sel felaketiyle ilgili kısa bir görüntü var: https://www.youtube.com/watch?v=YSY1PJsm6Nk

2. Her ne kadar uygulanmamış olsa da “Ankara Planı”nı çizen Hermann Jansen, Hatip Çayı aşağıdaki üzerine beton takviyeli mini bir baraj yapılmasını öngören planı çizmiş.

66db46b17375346f1b2ee32646cb883d1475058408

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
30 Eyl 11:16

Teşekkürler Kürşat Bey.. Geornalist Edebiyat devreye alınmıştır. Şiir, hikaye gibi her türlü denemelerinizi bekliyoruz. Sayfaya gitmek için lütfen üst menüdeki Geornalist logosuna tıklayınız.

28 Eyl 22:54

2. nottaki "aşağıdaki" kelimesi, "Hatip Çayı'ndan sonra değil, "öngören" kelimesinden sonra olacak. Hata etmişim affınıza sığınırım...

Kürşat Koyuncu yazdı, 42 misafir olmak üzere 58 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
7 Eyl 16 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 32738

Joseph Nkwain'in Derin Uykusu
959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

959d89a6d4460a6312078d25c117d1d91473257212

Joseph Nkwain, derin uykusundan uyanmaya başladığında saat yaklaşık 16:30’u gösteriyordu ve günlerden cumaydı. Ancak Joseph’in kendine gelmesi kolay olmadı. Sanki göğsünün üzerine birisi oturmuş ve onun kalkmasına izin vermiyordu. Son bir hamleyle yerinden güçlükle kalkabildi. Kollarında ve vücudunda yaralar vardı ve bu yaraların nasıl açıldığını bir türlü hatırlayamıyordu. Daha sonra, onunla yapılan bir röportajda yaşadığı bu durumla ilgili şöyle demişti:

“21 Ağustos akşamı, tatillerini benimle geçirmek için Subum’a (Joseph’in köyü) gelen küçük kızımla masada oturuyorduk. Ben ona okumasında yardım ediyordum. Saat 21:30 civarı kızım yatmaya gitti. Bir süre sonra bende yatağıma yattım. Bir anda uçak sesine benzer bir ses duydum ondan sonra patlamaya benzer bir sesle sıçrayıp uyandım. Başta bu sesleri rüyada gördüğüme yordum. Ancak çok geçmeden cildimde bir sıcaklık hissettim. Daha sonra burnuma çok pis bir koku geldi. Koku o kadar pisti ki, ağzıma açıp konuşamıyordum bile. Aniden kızımın horlamaya benzer korkunç bir sesler çıkardığını duydum. Hem kızıma bakmak hem de bu pis kokunun nereden geldiğini araştırmak için ayağa kalkmaya çalıştım. Zorlukla ayağa kalkabildim. Kızımın yattığı yere yürümeye çalıştım. Ancak başaramadım, olduğum yere düşüp bayılmışım. Sabah dokuz civarı kapı sesini duydum, fakat bir türlü konuşmadım. Sonra yatağıma kendimi attım…”

Joseph kendine geldiğinde, kızının yatağına gitti. Ama kızı için yapılacak bir şey yoktu, kızı hayatını kaybetmişti. Joseph kapıya yöneldi, güç bela kendini dışarı atabildi. Etraftaki komşularının evlerine tek tek baktı ama yaşayan kimseye denk gelmedi. Evine dönüp motosikletini aldı ve civardaki Kam ve Cha köylerine doğru gitti. Yolun çevresinde, daha dün etrafta yayılan tüm hayvanlar ölmüş, ağaçlar bile devrilmişti. O köylerde de durum çok kötüydü. En kötü durumdaki köy ise Nyos köyüydü. Oradan da ayrıldıktan sonra Nyos Gölüne doğru gitti. Gölün son halini görünce şaşırıp kaldı. Daha düne kadar mavi olan Nyos Gölü kırmızı bir renge dönmüştü.

Peki, insanlar dâhil civardaki canlıların ölmesine ve gölün renginin değişmesine yol açan olayların sebebi neydi?

Nyos Gölü bir zamanlar lavlarla dolup taşan bir kraterdi. Göl, en son 400 yıl önceki volkanik faaliyetten sonra sessizliğe gömülmüş, bu arada kraterin açtığı boşluğa su dolarak gölü oluşturmuştu. Ancak gölün altındaki faaliyet tamamen durmamış, volkanik güçler yıllar boyunca büyük miktarlarda karbondioksit dâhil olmak üzere çeşitli gazlar salmıştı ve bu gazlar anında göl suyuna karışmıştı. Sonunda su artık daha fazla karbondioksit taşıyamayacak duruma geldi ve rahatsız olan her ev sahibi gibi o da asalak kiracılarını tahliye etmeye başladı. Ancak göl her seferinde az miktarda gaz salmak yerine devasa bir karbondioksit balonunu bir anda dışarı bıraktı. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında gölün derinliği de etkili olmuştur. Sudaki basın her 10 metrede 1 atmosfer artar. Yaklaşık 208 metre derinliğindeki Nyos Gölü’ndeki basınçta yüksek olduğu için karbondioksit yoğunluğu fazla olan büyük bir patlama gerçekleşmişti. Tahminlere göre, göl duvarındaki kayaların kayması sonucu böyle bir patlama tetiklenmiş oldu.

d4bf0e9253654c309e462c844ec87eba1473257343

Yukarıdaki şekilde de görüldüğü üzere 1 saat gibi kısa bir sürede yaklaşık 1,2 milyar metre küplük karbondioksit açığa çıktı ve yaklaşık 50 metrelik kalın bir bulut şeklinde etrafa yayıldı. Karbondioksit havadan ağır olduğundan neredeyse saf karbondioksitten oluşan bu hareketli bulut sinsice sahile ulaştı, yaklaşık 25 kilometrelik mesafedeki insanları ve böcekler de dâhil hayvanları sararak büyük bir sessizlik içinde canlarını aldı.

Normalde gölün mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyun hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya döndü. Gölün seviyesi, gaz çıkışıyla bir metre kadar düştü.

Burada, “Karbondioksit gerçekten de bu kadar acımasız bir gaz mıdır?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Bu görece az bilinen ve zararsız gaz molekülü artık insanlığın gerçek ya da hayali en kötü karabasanı düzeyine yükselmiş bulunuyor. Nyos Gölü’ndeki aşırı faaliyeti saymazsak, karbondioksit son yıllarda kötü bir ün kazandı. Daha 2000’li yıllar öncesine kadar karbondioksit önemsiz bir gaz durumundaydı. İklim dinamiklerinde önemli bir etken olarak görülmüyor ve kesinlikle kötücül bir atmosferik güç olarak değerlendirilmiyordu. Artık bu gaz iklim değişikliği dediğimiz uzun süreli dramatik oyunun başrol oyuncusu haline geldi.

Günümüzde toprağın yüzeyinde, altında ve yukarısında bulunan tüm karbon eski yıldızlarda, tüm yıldızların içinde bulunan yoğun füzyon fırınlarında oluştu. Nihayet Dünya oluşup soğuduğunda denizlerle kaplanmış ve azot, karbondioksit ve su buharından oluşan kalın bir atmosferle çevrelenmiş bulunuyordu. İki oksijen molekülü ile bağları pek çok farklı kimyasal reaksiyonla kolayca kopacak ve böylece serbest kalan molekül, okyanuslar, ayağımızın altındaki toprak ve canlılar arasında gidip gelecekti. Karbondioksit kendini katı, sıvı ya da gaz olarak açığa vurabilir. Dolayısıyla karbondioksit, dünyanın oluşumundan itibaren var olmasına rağmen, şu anda atmosferimizde uçuşmakta olan karbondioksit moleküllerinin gezegenimizin özgün, doğal malzemesi olduğu çok kuşkuludur.

Karbondioksitle ilgili temel buluşlardan biri yeterince yoğunlaştığı takdirde karbondioksitin insanlar için zehirli hatta öldürücü olduğuydu. Şu an atmosferimiz 400 ppm düzeyinde karbondioksit içeriyor. Eğer bu oran %1 seviyesine yükselirse Dünya canlılardan önceki haline dönerdi. Karbondioksit daha da artarak mesela atmosferde %15 civarı yüksek bir orana ulaşsa, tüm canlılar kendilerinden geçer ve birkaç saat içinde ölürlerdi. Nyos kıyılarında yaşayan insanların ölümü de tam da bu nedenle olmuştu.

Sonuç olarak, çevre konuları şakaya gelmez. Bu gibi konuların gündemimizden hiç düşürmememiz gerekiyor. Ama maalesef memleketimizde iklim değişimi özelinde, çevre konularını kendi ideolojik saplantılarından bir türlü kurtulamayan insanlar yüzünden tartışamıyoruz. Âcizane, aslında hayatımızın merkezinde olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi adıma bu konularda birkaç yazı yazmayı düşünüyorum. İklim değişimi konusunda ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar faydasını görürüz. Çünkü önümüzdeki yıllardaki en büyük kavgalar bu iklim değişimi, karbon vergisi vs. gibi konular etrafında olacak. Bir an önce ideolojik körlükten kurtarmalıyız. Olması gerektiği gibi tartışmalıyız. Eğer başaramazsak çok şey kaybederiz…

MERAKLISINA NOTLAR

1. Nyos Gölü’nde meydana gelen bu patlamada çevrede bulunan Subum, Cha, Kam ve Nyos köylerinde toplam 1746 kişi öldü. Ayrıca 3500 büyükbaş hayvan da telef oldu.

31ace76d76cda3135f70a105d9b6fe7d1473257555

2. Karbondioksitin bir diğer etkisi de vücutta aşağıdaki resimde görüldüğü üzere insanların vücutlarında yaralar açılmasına neden oldu.

4f6931fe997407f61e1e05f61612d9d41473257608

3. Nyos Gölü’ne 2000’lerin başında gaz çıkışını sağlamak için boru döşendi.

3e31a84485cd6a3d6d44b19f92eb06c41473257881

4. Benzer bir gaz patlaması, 1984 yılında, yine Kamerun’da bulunan Monoun Gölü’nde meydana geldi. Bu patlama da 37 kişi hayatını kaybetmişti.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
09 Eyl 19:02

Teşekkür ederim

09 Eyl 03:44

ne denilebilir ki ... sürükleyici bir hikaye idi. Kaleminize sağlık.

Kürşat Koyuncu yazdı, 44 misafir olmak üzere 61 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
19 Ağu 16 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 32738

El Ele Tutuşursak Depremi Engelleyebilir Miyiz?
1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

1ddb6b618d0efc09abcc8d3d9b04a26b1471621093

Aslında depremin merkezinde olduğu, yeryüzündeki kıtasal hareketlerle ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum. Gündemi meşgul etmesi gereken daha önemli konular varken son günlerde, özellikle Melih Gökçek gibi gündemi değiştirme gücü olan birisinin “yapay deprem” konusunda söylediklerini ve Geornalist’te bu konuyla ilgili şu linkteki yazıyı (https://www.geornalist.com/post/12081/fethullaci-teror-orgutu-istanbulda-deprem-yapabilir-mi) görünce konuyla ilgili birkaç şey söylemek istedim. Girişte dediğim gibi, daha sonra ayrıntılı bir yazı da yazabilirim. Aşağıda yazdıklarımın çoğunu twitter’den paylaştım. Ancak toplu olarak da, tekrar paylaşmak istiyorum.

Efendim, Dünyadaki bütün kara parçaları 500 milyon yıllık periyotlarda bir araya gelir ve birbirinden uzaklaşır. Bunu fosil kayıtlarından biliyoruz. Yani bugün buzlarla kaplı Grönland bir zamanlar daha sıcak bir kuşaktaydı ve üzerinde isminden de anlaşılacağı gibi "yeşil" hâkimdi. Bir diğer örnek, bundan en yakın 10 M yıl önce Anadolu’nun çoğu sular altındaydı. Kanıt; Ankara'da deniz canlılarına ait fosillerin bulunmasıdır. Ekstra bir bilgi vereyim. Anadolu yükseldikten sonra Tetys Denizi kapandı ve Akdeniz oluştu. Ayrıca son Buz Devri yaşandığı sıralar Karadeniz de yoktu. Anadolu’nun genelinde soğuk bir iklim vardı. Bunu da yine Anadolu’da bulunan Mamut fosillerinden biliyoruz. Her neyse, Buz Devri sona erdikten sonra buzlar bir yandan eriyip, diğer yandan da kuzeye çekilmeye başladı. Bu erimelerin sonucunda Karadeniz oluştu. Önce denizle bağlantısı yoktu ancak tüm bu erimelerin sonucunda deniz seviyesi yükseldi ve Akdeniz’le Karadeniz birleşti. Hatta “Nuh’un Gemisi” Karadeniz’de arayan bilim insanları haberleri de bununla ilgilidir.

Konumuza dönecek olursak, Dünya üzerinde tüm kara parçaları en son 220 milyon yıl önce bir aradaydı ve bu tek kıtaya Yunanca "Pangea" ismi verilir. Daha sonraki birkaç 10 M yıllık süreçte bu "Pangea" doğu batı ekseninde ikiye bölündü ve birbirinden uzaklaşmaya başladı. Kuzeydeki kısmına "Lavrasya", güneydekine kısmına "Gondvana" ismi verildi. Daha sonra bunlarda kendi içlerinde parçalara ayrıldı. Bu kara parçaları yakındaki kara parçasından uzaklaşırken, bir başka kara parçasıyla çarpıştı ve böylelikle yeni kıtalar oluştu. Bunun en bilinen örneği Hindistan yarımadasıdır. Hindistan Afrika'dan koptuktan sonra Güney Asya'ya doğru kaymaya başladı ve sürecin sonunda Hindistan Güney Asya'yla birleşti, hatta onun altına girmeye başladı ve Asya'daki toprak yükselerek Himalayaları oluşturdu. Halen de Hindistan Himalayaların altına girmeye devam ediyor. Diğer taraftan Afrika'nın Güneybatısından kopan parçada batıya ve kuzeye doğru hareket edip, Lavrasyanın batısından kopan (Bugünkü Kuzey Amerika) parçayla birleşti. Bugün Güney Amerika olarak bildiğimiz kara parçasının bu hareketi sonucunda And Dağları ortaya çıktı. Güney Amerika'nın batısındaki -özellikle Şili'yi içine alan bölge- en aktif fay hattı da yine bu hareketler sonucu oluştu.

Peki, bu hareketler sona erdi mi? Hayır. Bugün bu hareketler hala devam ediyor, örneğin Arap yarımadası Anadolu’ya doğru hareket etmeye devam ediyor. Yani Anadolu’yu sıkıştırıyor. Diğer taraftan Amerika kıtası Asya-Afrika'dan uzaklaşmaya devam ediyor; bunun en belirgin örneği İzlanda'nın ortadan ikiye bölünmeye başlaması. Tüm bu hareketlerden sonra yapılan tahminlere göre bu hareketler devam etmesi sonucunda en yakın 50 milyon yıl sonra Akdeniz tamamen kara haline gelecek. Yine en yakın yaklaşık 150-200 milyon yıllık bir süreçte tüm kıtalar tekrar bir araya gelecek, yani ayak bastığımız her yer değişecek.

İşte bu kıtaların kayması, yakınlaşması, uzaklaşması vs. süreçler bize deprem olarak yansıyor. Deprem illaki olacak, çünkü dünyanın merkezi bir kor halinde ve oradaki her patlamanın etkisi yüzeye de çıkıyor, çıkarken de ayağımızın altındaki kayaçların yerini değiştiriyor. İşte bu nedenle her zaman depreme hazırlıklı olmalıyız, deprem bir gerçek, dışarıdan bir etki olsa da olacak olmasa da olacak. Şu aralar konu "yapay depremler" efsaneleri arasında sulandırılıyor, böyle şeylere aldanmayalım, bu kadar komplo teorisi bünyeye zarar. Bu ayki Bilim ve Teknik dergisinde “yapay deprem”lerle ilgili yazı şu anda ortalıkta dolaşan konuyla ilgili değil, petrol ve kaya gazı çıkarılması sonucu olan depremlerden bahsediyor.

Burada asıl sıkıntı şu; elinde “yapay deprem” yapacak teknolojisi olanlar bile bunu denemeye korkarlar. Çünkü bu iş hani kocaman binaları dinamitle yıkmaya benzemez. Örneğin, İstanbul’da depreme yol açan patlama yapıldı, diyelim. Bunun sonucunu kestirmek zor. Kelebek etkisi denen bir şey var. Hani şu; “Çin’de bir kelebeğin kanat çırpışı, Atlantik okyanusunda fırtınaya neden olur.” Oluşacak bu fay kırılmalarının nereleri etkileyeceğini ve sonucunda ne olacağını kimse kestiremez.

"Dünya" dediğimiz şey yaşayan, yıkılan, ölen, tekrar dirilen, kısacası hareketin hiç bitmediği bir organizmadır. Her denizin, her nehrin, her gölün tıpkı insan, hayvan ve bitki gibi bir ömrü vardır. Deprem olmasa, illa ki bir meteor çarpacak -ki sürekli çarpıyor-, ha bu meteor büyük olursa yaşamı da etkiler, daha önce dinozorları yok oluşuna neden olduğu gibi. Ve yine deprem olmasa, mega bir yanardağ patlaması olacak -ki birkaç 100 bin yılda olduğu gibi-. Özetle demek istediğim şu; Biz sadece bu gibi etkilerden minimum zarar görmek için tedbirimizi almalıyız. "Tedbirini al, takdir Allah'tan" boşuna atasözü olmamış. Fanusta yaşıyormuş gibi yapmanın âlemi yok, böyle şeyleri gündeme getirmenin de âlemi yok. En nihayetinde hepimiz ölecek yaştayız, her şeyin bir ömrü var ki buna Dünya'da dâhil...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
23 Ağu 00:42

Ne de güzel anlatılmış

Kürşat Koyuncu yazdı, 7 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
30 Ağu 15 18:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 32738

Bitkilerde 'Wireless' İletişim

2008 yılında “The Happening” ya da Türkçeleştirilmiş ismiyle “Mistik Olay” –memleketimizde filmlere garip isimler bulma konusunda uzman bir grup var sanırım- gösterime girmişti. Hollywood dev örümcekler, katil köpekbalıkları, vahşi arılar, adam kovalayan akıllı anakondadan sonra akıllara zarar bir malzeme daha bulmuştu. Film Amerika’nın birkaç şehrinde insanların birdenbire kendilerini öldürmeye başlamalarını anlatmaktaydı. Senaryoya göre bu duruma bitkilerin yaydıkları kimyasal bir madde neden olmaktadır. Aslında fikir olarak ilginç bir filmdi. Filmin kötü yönetilmesi ve oyuncuların sıradan performanslar sergilemesi nedeniyle beğenilmedi. Hatta Hollywood’da en kötü filmlere verilen Ahududu ödüllerinde, en kötü film, en kötü senaryo, en kötü oyuncu dallarında aday gösterilmişti. Konumuza dönecek olursak, senaryoda bahsedilen durumun herhangi bir gerçeklik durumu var mıydı? İşte cevabı…

Bitkiler, yüzlerce yıl, insanlar tarafından yaşamayan cansız varlıklar olarak görüldü. Çünkü bitkiler, hareketsiz oldukları için, yaşayan varlıklar olarak düşünülmüyorlardı. Hatta şuurunu kaybetmiş ve hayati fonksiyonları en aza inmiş hastalar için kullanılan ‘Bitkisel Hayat’ terimi de bu nedenle verilmiştir. Bitkiler canlılar âleminin en önemli parçaları olmalarına rağmen bizler tarafından ne yazık ki yeterince iyi tanınmaktadır. Bu yüzden de onlarla ilgili pek fazla bilgi sahibi değiliz. Bizlere öğretilenlere göre, bitkiler canlı varlıklardır ama onların hayvanlar gibi karşılaştıkları her etkiye karşı bir tepki verme yetenekleri yoktur. Örneğin siz bir kedinin kuyruğunu koparamazsınız çünkü bunu yapmaya çalıştığınız takdirde kedi sizin yapmış olduğunuz etkiye karşı bir tepki gösterecektir. Oysaki bir bitkinin çiçeğini kopardığınızda ya da onun canını yaktığınızda o size herhangi bir tepki vermeyecektir. İşte bu tepkisiz yaşam biçimine ‘bitkisel hayat’ adı verilmektedir. Koma durumundaki bazı hastalar için ‘bitkisel hayata girdi’ cümlesinin kullanılmasının nedeni budur.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler bitkilerden gelir. Tüm bunları yaparken bitkiler kendilerini de savunur. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür.

Bitkilerin, farklı bölgelerinin kendi aralarında ve farklı bitkilerin birbirleriyle haberleştiği, yapılan birçok deneyle ortaya konmuştur. Bitkilerdeki iletişim temelde kimyasal maddelere dayanmaktadır.

Bitkiler, izole olmayıp yaşadıkları alanlarda diğer pek çok tür ile etkileşim halindedir. Temel üreticiler olarak bitkiler çoğu besin zincirlerinin tabanında bulunur. Bu nedenle, bitki yiyen pek çok hayvanın (herbivor) saldırısına maruz kalırlar. Bitkiler, bu tehlikelere, herbivorları caydıran ve enfeksiyonları önleyen savunma sistemleriyle karşı koyarlar. Bir herbivora cevap olarak bitki tarafından salınan toksik maddelere örneğin kartaleğreltisinde şu şekilde olur. Böcekler çenesini geçirdiği anda taze yapraklar hidrojen siyanid salar, bu gaz böceği öldürmez ya da caydırmaz ise onu daha zalim bir zehir beklemektedir. Kartaleğreltileri, başka hiçbir bitkide olmadığı kadar çok ekdizon (deri değiştirme hormonu) adında bir hormon ihtiva eder ve böcek bu hormonu hazmettiğinde kontrol edilemez bir deri değiştirme süreci başlar. Romalılar ahırlarının zeminini kartaleğreltisi ağırlıklı bir karışımla kaplarlardı. Birinci yüzyıldan kalma böyle bir ahırda 250.000 ahır sineği pupası bulundu, hemen hepsinde de gelişimin durduğuna ya da bozulduğuna dair göstergeler vardı.

ABD New Hampshire’daki Darmouth College’den I.T. Baldwin ve J.C. Schultz 80’li yılların başında şöyle bir şey keşfettiler: Bir kavağın, bir akağacın ya da meşenin yapraklarının bir kısmını yok ettiğinizde ağacın geri kalan kısmı herbivor hayvanların yiyemeyeceği maddeler, özellikle de tanen salgılıyor. Kısacası, ağaç fazla tüketilirse kendini yenmez hale getiriyor. Yara almamış komşu ağaçları inceleyen araştırmacılar aynı maddelerin bu ağaçlarda da üretildiğini görmüşler ve bu ağaçlardaki tanen miktarının da kemirilmiş olanlarla aynı oranda arttığını tespit etmişlerdir. Bu çalışmanın sonucunda şu açıklamayı yapmışlar: Yara alan ağaçlar bir tehlike sinyali vermiş gibi görünüyorlar.

Yine bu dönemde Güney Afrika’da, Pretoria Üniversitesi’nden Profesör Van Hoven bir antilop türü olan ve akasya yapraklarıyla beslenen kuduların, yemeyi reddettikleri ağaçların yanı başında açlıktan ölmelerini araştırıyordu. Yaşadıkları arazi kapalı olmasına karşın geniş olduğundan, esaret stresi gibi bir açıklama yeterli gelmiyordu. Ölü hayvanlar üzerinde otopsi yapan Van Hoven hayvanların midesinde yüksek miktarda tanen içerdiği için hazmedilmemiş yapraklar buldu. Araştırmalar sürdürüldü ve bir deneye girişildi. Bir grup öğrenci akasyaların alt yapraklarını sopalayarak parçaladı. Bu yapraklar her çeyrek saatte bir tahlil edildi. İçlerindeki tanen miktarı düzenli olarak artıyordu. Ağaç iki saat boyunca sopalandıktan sonra, başlangıçtaki miktarın iki buçuk katına çıkıyordu. Yaprakların parçalanmasından yüz saat sonra yapraklardaki tanen miktarı normale dönmüştü. Araştırmacılar deneye yeniden başladılar; bu sefer bazı ağaçları dışarıda bıraktılar. Vurulan ağaçlara üç metrelik bir mesafe içinde kalan tüm ağaçlarda aynı tanen artışı görüldü. Ağaçların arasında kesinlikle bir iletişim olmuştu.

İletişim genellikle akıl ve zekâ dolayısı ile beyin ile ilişkilendirilir. Bitkiler “beyinsiz” olduğuna göre bu nasıl olmuştu? Çözüm Baldwin ve Schultz’dan geldi: Bitkilerin kendi aralarında, çok basit bir gaz sayesinde iletişim kurduklarını keşfettiler. Bu gaz iki atomlu etilen(C2H4) gazıydı ve bu gaz bitki hormonları içerisinde tek gaz içerikli hormondu. Aslında etilen meyvelerin olgunlaşmasında rol oynar. Örneğin; elmaların olgunlaşma aşamasında etilen yoğun olarak yayılarak, yakınlarda bulanan yeşil muzların da sararmasını sağlar. Etilen meyvelerin olgunlaşmasını ve yapraklarda tanen üretimini etkinleştirirken bitkiler arasında da sinyal görevi görmektedir.

Sonuç olarak, aslında ortada mistik bir olay yok. Sadece Hollywood var ve onu kuran zihniyetin doğaya dair bakış açısı var. Bu bakış açısının kökeni, ta o ilk elmaya kadar gider…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.