Türkiye Aktivitesi
6481 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Türkiye Puanı

31755 puan Kırmızı Kalem

Derecesi

1 [Toplam 1626 kişi]

Türkiye
Sağlık(4)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 18 misafir olmak üzere 27 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
10 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Sütçünün Dilemması

Süt sağlıkla ilgili birçok tartışmayı alevlendirme yeteneğine sahip bir besin maddesidir. Süt üreticileri, birçok reklamda gördüğümüz üzere süt ve süt ürünleri satışlarını artırmak için elinden geleni yapar. Süt karşıtı olan grupsa hayvan hakları açısından bakarlar ve hatta “inek sütünün sadece buzağılar için olduğunu” savunurlar. Bebeğin süt şişesi için ağlamaya başladığı, yani organizmanın başını asıl yönelmesi gereken yer olan memeden, marketten alınmış süte çevirmesi için eğitildiği an bağımlı tüketicinin doğduğu andır.

Süt kalp hastalıkları, inme, göğüs kanseri, katarakt, prostat kanseri, yumurtalık kanseri, diyabet, alerjiler, mide krampları, ishal, otizm, balgam üretilmesi ve ilginç ama kemiklerin kırılmasıyla bağlantılı olmakla suçlanıyor. Ancak süt aynı zamanda kalp hastalıklarının, göğüs kanserinin, kolokrektal kanserin ve tabii ki kemik kırılmalarının azalmasını da sağlıyor. Aslında her şey kimi dinlediğinize bağlı.

Diren Bağırsak

Amerikalı antropolog William Durham, yaşam tarzındaki değişimlerin bazı insan genlerinin frekanslarını etkilediği bazı örnekleri inceledi. Bunlardan bir tanesi sütçülükle bağlantılı olan bir genetik değişimdi. Yaklaşık 6000 yıl önce, sığırların evcilleştirilmesinin ardından, insanlar süt, peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinden besin olarak faydalanmaya başladı. Fakat taze sütü kullanmak pek de düz bir iş değildi. Kendilerine “süt mükemmel bir besindir” denen ve “günde iki bardak süt için” gibi sloganlar beyni yıkanan insanlar, dünyadaki yetişkinlerin çoğu için sütün çok az besin değeri taşıdığını veya hiç taşımadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu durum 1960’ların ortalarında keşfedildiğinde insanlar, açlık çekilen ülkelere süt tozu göndermenin hiçbir amaca hizmet etmediğini fark ettiler. Aslında, süt tozu o insanlara zarar verebilirdi. Kana geçebilecek basit şeker moleküllerinin sütten alınabilmesi için, sütteki laktozun ince bağırsakta parçalanması gerekir ve bu iş için laktaz enzimine ihtiyaç duyulur. İnsanların çoğunda laktoz sindirme yeteneği bebek sütten kesildikten sonra azalır. Yetişkinlerin bağırsaklarında ancak az miktarda laktoz enzimi bulunur. Çoğunlukla insanlar peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini sindirmekte sorun yaşamazlar, çünkü bunlarda çok az laktoz vardır. İmalat sırasında mikroorganizmalar laktozun büyük kısmını yıkar. Doğru düzgün sindirilemeyen sadece taze süt ve taze süt ürünleridir.

Birinci kromozomdaki laktaz geni, sütte büyük miktarda bulunan laktoz şekerinin sindirilmesi için gereklidir. Doğduğumuzda sindirim sistemimizde bu gen çalışır haldedir, fakat çoğu insanın bebeklikleri sırasında genin faaliyeti durur. Bu aslında mantıklıdır: Süt, bebekken içtiğiniz bir sıvıdır ve sonrasında enzimi yapmaya devam etmek, enerjiyi boşa harcamaktır. Fakat birkaç bin yıl önce, insanlar evcilleştirilmiş hayvanlardan kendileri için süt almaya başladılar ve böylece süt ürünleri kullanma geleneği doğdu. Çocuklar için bunun bir mahsuru yoktu, fakat yetişkinlerde laktaz enzimi olmadığından, sütün sindirimi zor oluyordu. Sorunu çözmenin bir yolu, laktozu bakterilere sindirtmek ve sütü peynire dönüştürmekti. Laktoz miktarı düşük olan peynir, çocuklar için de yetişkinler için de sindirilmesi kolay bir besindir. Arada bir, laktaz geninin faaliyetini durduran kontrol geninde bir mutasyon beliriyordu ve laktaz üretiminin yetişkinlerde durdurulması gerçekleşmiyordu. Yan etkilerine maruz kalmadan süt sindirebilen insanlar laktoz geninin belirli bir alel çeşidine sahip oldukları için bunu yapabildiler. Bu alel genin üzerindeki kontrol mekanizmasını etkiler, böylece kişi yetişkinliğe ulaştığında laktoz hala faal olur. Bu mutasyonu taşıyanlar, hayatları boyunca süt içip sindirebilirler. Batı Avrupalıların %70’inden fazlası süt içebilir, oysa bu oran, Afrika’da, doğu ve güneydoğu Asya’da ve Okyanusya’da %30’dur. Kısacası, dünya nüfusunun yaklaşık %70’i laktozun düzgün sindirilmesi için gerekli olan laktaz enzimini üretme yeteneğinden yoksundur.

Hem etnografik hem de genetik bulgulara dayanan Durham, süt içmeye neden olan kültürel evrim ile laktoz devamlılığı sağlayan alelin frekansındaki artışın, her zaman aynı nedenden ötürü olmasa bile birkaç defa gerçekleştiği sonucuna ulaştı. Ortadoğu ve Afrika’da sütçülükle uğraşan göçebe toplumlarda açlık ve belki de susuzluk epey yaygındı, bu yüzden etleri için evcilleştirilmiş hayvanlar değerli bir besin ve içecek kaynağı olarak taze süt veriyorlardı. Bu göçebe toplumlarda laktozun devamlılığını sağlayan alele sahip olmak faydalıydı, çünkü kişinin sütün bütün besin değerlerine ulaşmasına imkân veriyordu. Alele sahip olan kişinin güçlenip çocuk sahibi olması bu aleli taşımayan kişiye kıyasla daha muhtemeldi ve böylece de laktoz emicilerin sayısı arttı.

Yalnızca sütçülük değil karışık tarım yapılıyor olsa da, laktoz devamlılığı sağlayan alelin yaygınlaştığı bir bölge de Orta ve Kuzey Avrupa’ydı. İskandinav ülkelerinde halkın %90’ından fazlası laktoz emicidir. Durham’a göre, bunun sebebi sütün sadece mükemmel bir enerji kaynağının olmasının yanı sıra, D vitamini gibi laktozun da bağırsakta kalsiyum emilimini kolaylaştırmasıdır. Normalde güneşli gölgelerin insanları yeterli D vitamini alır, çünkü gün ışığı derideki öncü molekülü D vitaminine dönüştürür. Fakat kuzeye ilerledikçe, gün ışığının az geldiği dönemler uzar ve D vitamini kıtlığı bile çekerler. Bu durum kalsiyum emiliminin azalmasına yol açar, sonuçta raşitizm ile osteomalasi (kemik yumuşaması) hastalıklarına meyilli olurlar. Süt içmek bu sorunlarının önüne geçmeye yardımcı olur, çünkü laktoz kalsiyum emilimini arttırır ve sütte de kalsiyum bol miktarda mevcuttur. Süt sindirimini mümkün kılıp laktoz devamlılığını sağlayan alel, taşıyıcılarındaki kemik hastalıklarını azaltır ve sonuçta da kuzey toplumlarında yayılır.

Sütten Midesi Yanan Yoğurt mu yesin ya da Peynir mi?

Yoğurt sağlıklı bir gıdadır ve sindirim sisteminin daha sağlıklı hale gelmesinde rol oynayabilir. Yoğurt geleneksel olarak Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus’la yapılmaktadır. Yoğurttaki laktoz oranı süttekine göre %3-4 kadardır.

28 gram çedar peynirinde bir bardak (250 ml) sütte bulunan miktarda kalsiyum bulunur, ancak içerdiği laktoz süttekinin onda biridir.

Fakat laktoz geni ile sütçülük kültürü arasındaki ilişkiler burada bitmiyor. Araştırmacılar, Hint-Avrupa kültürüne dâhil yerel mitolojilerde, halk hikâyelerinde ineğin öneminin coğrafi enlemle birlikte arttığını gösterdiler. Güney kültürlerinde mitler boğalar, kurban verme ve hayvan kesimi üzerinedir; daha kuzeydeki kültürlerdeyse ineklere, süte ve beslenmeye daha büyük vurgu yapılmaktadır. Kuzey mitlerinde yaratılışın ilk hayvanlarından biri olarak betimlenen inekler, kurban edilmeyip süt vermek için yaşadılar ve yine onların mitolojilerine göre, verdikleri sütü de devler ve tanrılar içtiler. Bu mitler açıkça taze sütün o toplumlar için önemini yansıtır, muhtemelen de “her gün iki bardak süt için” sloganından daha eğiticidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 17 misafir olmak üzere 26 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
7 Şub 16 17:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Celia'nın Yanlış Gelen Kargosu

1923 yılında Delaware-Virginia’nın Delmarva yarımadasında yaşayan Celia Steele’nin yanlış gelen kargosu, modern tavukçuluk endüstrisine ve endüstriyel hayvancılığın sinsice dünyaya yayılmasına sebep oldu. Ailesinin küçük tavuk sürüsünü idare eden Celia, anlatılana göre sipariş ettiği elli adet tavuk yerine beş yüz tavuk teslim aldı. Fazlalardan kurtulmaktansa, tavukları kış boyunca kapalı alanda tutmaya karar verdi. Yeni satışa çıkan yemler sayesinde tavuklar hayatta kaldı ve Celia’nın tavuklarının sayısı 1935 yılına geldiğinde 250.000’e çıkmıştı.

1928 yılında dönemin ABD Başkanı Herbert Hoover ‘her tencere için bir tavuk’ vaadinde bulunuyordu. Gelişmekte olan modern endüstriyel hayvancılık alanına finansal destek bulunarak, İkinci Dünya Savaşı’na kadar tavuk üretiminde yeniliklere ortam sağladılar. Devlet destekleriyle üretilen hibrit mısırlar, kısa süre içinde zincirli konveyör (yükleri veya gereçleri havadan veya yerden taşımaya yarayan ayrıca kapalı devre çalışan devamlı aktarma mekanizması) sistemleriyle dağıtılan ucuz yeme dönüştü. Gaga kesimi otomatikleştirildi (bu arada gaga, tavuğun temel keşif aracıdır). Otomatik ışık ve vantilatörler işi daha da büyüttü ve en sonunda, ışık idaresi yardımıyla günümüzün standart yetiştirme döngüleri yürürlüğe girdi. Daha fazla gıda ve daha az maliyet adına, tavukların yaşamı her yönüyle yeniden tasarlandı.

1940 yılı, sulfa ilaçları ve antibiyotiklerinin, büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla tavuk yemlerine katıldığı sene oldu. Yetiştirilmeye başlanan bu yeni nesil tavuklar için eşzamanlı olarak çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları geliştirildi.

Besin ve çevre faktörlerinin yanı sıra, genetik bilimi tavuklarda haddinden fazla yumurta (yumurtlayan) veya et (broyler) üretebilme adına kullanılıyordu. 1935’ten 1995’e değin ortalama ‘broyler’ tavuğun kilosu %65 artarken, pazara sürüm süresi %60, yem gereksinimi %57 düşmüştü. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu anlamak için bir bebeği hayal edin; bu bebek, yalnızca tahıl gofretleri ve multivitaminlerle beslenip sadece on yıl içerisinde 135 kiloya ulaşmış olsun.

Yeni tasarlanan broyler tavukların kas ve yağ dokuları kemiklerine oranla çok daha hızlı gelişir ve bu da biçim bozukluklarına ve hastalıklara yol açar. Kuşların % 1-4’ü, ani ölüm sendromuyla kasılıp kıvranarak ölecektir. Bu, endüstriyel çiftlikler dışında neredeyse hiç görülmemiş bir hastalıktır. Dörtte üçünde bir dereceye kadar yürüme bozukluğu gelişecektir ve bunların kronik acı çektikleri tahmin edilir.

Broylerlerin civcivlerinin yaşamının ilk bir haftasında daha fazla beslenmelerini teşvik etmek için günün yaklaşık yirmi dört saati ışıklar açık bırakılır. Sonrasında günde dört saatliğine karanlık ortam sağlanarak hayatta kalmalarına ancak yetecek kadar uyumalarına izin verilir.

Stres yüklü tavuklar;

Endüstriyel çiftliklerde, tipik bir yumurtlama kafesi, her tavuğa yaklaşık 450 santimetrekarelik bir alan sağlar (yaklaşık bir A4 sayfası kadar bir zemin). Sıkışıklıktan dolayı biçimi bozulmuş, ilaç verilmiş, stres yüklü kuşları bir arada, pislik içinde, dışkı kaplı bir odaya tıkmanın sağlıklı olmadığını söylemeye lüzum yok. Biçim bozukluğu dışında göz hasarı, körlük, kemiklerde bakteriyel enfeksiyon, belkemiği kayması, felç, iç kanama, anemi, tendon sakatlıkları, alt bacak ve boyun eğriliği, güçsüz bağışıklık sistemi ve solunum hastalıkları, endüstriyel çiftliklerde eskiden beri ve sıklıkla karşılaşılan sorunlardır.

Bu sorunları ortadan kaldırmak için 1940’ların sonlarından itibaren subterapötik olarak adlandırılan antibiyotik dozları, hastalıkları önlemek ve kaliteyi arttırmak için hayvan yemlerine düzenli olarak katılmaya başlanmıştır. Bazı çalışmalarda, antibiyotik kullanımının bağırsak duvarlarını incelttiği ve besin emilimini arttırdığı ve bunun da kilo almalarına yol açtığı öne sürülmüştür. Ancak antibiyotiğin subterapötik kullanımının hayvanlarda antibiyotik direncinin artmasına yol açtığı ve bu bakterilerin insanları etkileyebileceği netlik kazanmıştır. Örneğin, tavuklara tetrasiklin katılmış yemler verildikten 36 saat sonra dışkılarında antibiyotiğe dirençli E. coli görülmeye başlanacaktır. Bu bakteriler kısa sürede çiftçilerin dışkılarında da rastlanır. Ve bakterilerin genlerini birbirine geçirmesi gerçekten de korkunç bir manzaradır. Bu daha önce herhangi bir antibiyotiğe maruz kalmamış bakterilerin direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla direnç kazanmış bakterilerle karşılaşmasıyla dirençli hale gelebilecekleri anlamına gelir. Bakterileri dışkısıyla atan hayvanları, bu dışkının gübre olarak kullanıldığını, gübrenin yer altı sularına karıştığını düşünün. Bakteriyel direnç sorununun nasıl mantar gibi yayıldığı açıkça ortaya konmuş olur.

Tüketiciler, elbette ilaca boğulmuş, hastalıklı tavuklardan lezzet alamaz. Ancak kuşlara bizim tavuk görüntüsü, kokusu ve tadı sandığımız hali almaları için et suyu ve tuzlu solüsyonlar enjekte edilir. Daha sonra tavuklar, kafeslere toplanıp kamyona yerleştirilir. Kesim tesislerine varınca, tavuklar boyunlarından metal kelepçelere geçirip baş aşağı asarak konveyör sistemine sokulur. Konveyör sistemi sürükleyerek elektroşok banyosundan geçirir. Bu onları en iyi ihtimalle felç eder ama bilinçlerini kaybetmelerine yol açmaz. Elektrik banyosundan çıktıktan sonra felçli tavuğun gözleri hareket etmeye devam edebilir.

Hareketsiz ancak bilinci açık kuşun hat üzerinde bir sonraki durağı otomatik boğaz bıçağıdır. Eğer atardamar ıskalanmışsa kuşun kanı yavaş yavaş akacaktır. Kuşun kafa ve ayakları koparıldıktan sonra, makineler tarafından diklemesine yarılmak suretiyle bağırsakları çıkarılır. Hızlı işleyen makineler genellikle bağırsakları yırtıp açar, bu esnada kuşun vücudundaki oyuğa dışkı sızar ve bu nedenle mikroplar, daha çok burada bulaşır. Daha sonra tavuklar, binlerce tavuğun müşterek soğutulduğu büyük su tanklarına yollanır. Temiz ve sağlıklı tavuklar, pis olanlarla aynı suya konduğunda mikropların dolaşımı tamamen garanti altına alınmış olur.

Tavukçuluk endüstrisinin muazzamlığından dolayı, sistemde bir yanlış olması, dünyamızda son derece büyük bir yanlış olduğu anlamına gelir. Şu anda her yıl, Avrupa Birliği’nde 6 milyar, Amerika’da 9 milyar ve Çin’de 7 milyardan fazla tavuk, az çok bu koşullarda yetiştirilmektedir. Dünya genelinde toplam 50 milyar endüstriyel çiftlik tavuğu bulunmaktadır. Her yıl 50 milyar tavuk, böyle yaşayıp böyle ölmek zorunda bırakılmaktadır. Aslında daha büyük etkisi, bazen salgınlara neden olan virüsleri yaymalarıdır. Bununla ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: link

Eğer böyle et yemeye devam edersek, bu daha fazla tahıl ihtiyacına yol açacak. 2050 yılına gelindiğinde, dünyadaki tüm çiftlik hayvanları dört milyar insanın tükettiği kadar yiyecek tüketiyor olacak. Yakın bir gelecekte, küresel sofranın büyük bir bölümünü obez veya yetersiz beslenenlerin oluşturacağını hayal etmek zor değil...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 6 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

Aslında Tüm Gripler Kuş Kökenlidir!

Genellikle, her sene bu zamanlarda grip mevsimi açılır. Ve yine her sene bu zamanlarda bir süre -özellikle aşısıyla ilgili faydalı-faydasız tartışması üzerinden- gündemi işgal edip gelecek sene tekrar gündeme gelene kadar bir kenarda bekletilir. Peki bu gribin nedeni nedir? İşte bu sorunun cevabı:

İnfluenza sözcüğü, ilk olarak İtalyanca’da kullanılan ve yıldızların tesirine dair bir sözcüktü. Yani, aynı anda birçok insan tarafından hissedilecek astral ve okült etkileri ifade etmekteydi. Ancak on altıncı yüzyıla girildiğinde, diğer sözcük anlamlarıyla birleşip karışmaya başlayan ifade, aynı anda birden fazla topluluğu vuran epidemik (yerel) ve pandemik (dünya çapında) gripleri tanımlamak üzere kullanıldı.

İnfluenza araştırmalarının hikâyesinin kilit isimlerinden biri, insanlarda görülen tüm grip türlerinin kuş kökenli olduğunu kanıtlayan Robert Webster isimli bir Virologdur. İnsanlarda görülen pandemiğin genetik bazı özelliklerini, evcil hayvanlarda görülen kuş virüslerinden aldığını varsayan çalışmasına ‘çiftlik teorisi’ adını vermiştir. 1968’deki ‘Hong Kong gribi’ denilen pandemiden birkaç yıl sonra Webster buna yol açan virüsü teşhis etti. Tahmin ettiği gibi hibrit olan virüs, Orta Avrupa’da bir ördekte rastlanmış bir kuş virüsünün özelliklerini taşıyordu. Bugün 1968 pandemisinin kuş kaynaklı olduğunu yalnızca tek bir delil de belgelemiyor. Bilim insanları, artık tüm grip türlerinin kaynağının milyonlarca yıldan beri dünyayı gezen ördek ve kaz gibi göçmen su kuşları olduğunu savunuyor. Gribin, tamamen, kuşlarla olan ilişkimizle alakalı olduğu ortaya çıkmıştır.

Burada bazı temel, bilimsel verilere ihtiyaç duyuyoruz. Bu virüslerin kaynağı olan yaban ördekleri, kazlar, denizkırlangıçları ve martılar günümüzde sınıflandırılmış olan H1’den H16’ya, N1’den N9’a tüm grip türlerini taşır. Evcil kuşlar da bu tip grip türlerini yaygın olarak taşır. Virüsü taşıyan yabani veya evcil kuşların hastalanması gerekmez. Çoğunlukla taşıyıcı görevi görür, virüsleri bazen dünyanın bir ucundan diğerine götürür ve sonra dışkı yoluyla göl, ırmak, havuz ve en çok da, endüstriyel hayvan işleme teknikleri doğrudan yediğimiz gıdalara bulaştırırlar.

Kuşların taşıdığı virüslerin sadece bazıları memeli türlere tesir eder. Örneğin insanlar tipik olarak sadece H1, H2 ve H3; domuzlar H1 ve H3; atlar ise H3 ve H7 virüslerinden etkilenir. Buradaki H, grip virüsleri yüzeyinde bulunan, dikenli şekle sahip bir protein olan hemagglutinin temsil eder ve ismini ‘aglutinleşme’ yani alyuvarları bir araya getirme özelliğinden alır. Hemagglutinin, tıpkı düşman birliklerinin kurduğu eğreti bir köprü gibi virüsün kurbanın hücrelerine nüfuz etmesinde bir tür moleküler köprü görevi üstlenir. Hemagglutinin, bu ölümcül görevi insan ve hayvan hücreleri yüzeyinde bulunan ve reseptör olarak bilinen bu tür özel moleküler yapıya tutunma kabiliyetiyle gerçekleştirir. H1, H2, H3 gibi, genellikle insanlara saldıran bu üç çeşit hemagglutinin, solunum sistemimize tutunmakta ustadır. Grip bu yüzden sıklıkla insanların solunum yollarında baş gösterir.

Bu grip salgınlarının en çok bilineni İspanyol gribidir. 1918 salgını ‘İspanyol gribi’ ismiyle hatırlanır çünkü olayın sonuçlarını Batı’da layıkıyla ele alan İspanyol basınıydı. İspanyol gribi, isminin aksine tüm dünyayı vurdu. Bu salgını epidemi değil pandemi yapan buydu. Bu ne ilk ne de an yakın zamandaki pandemi vakasıydı, ancak gelmiş geçmiş en ölümcül olanıydı. AIDS’in 24 milyon insanı öldürmesi yaklaşık yirmi dört yıl alırken, İspanyol gribi aynı sayıda insanı yirmi dört hafta içinde öldürdü. Yapılan son incelemeler, dünya çapında bu nedenle ölenlerin sayısının 50 milyon, hatta 100 milyon olabileceğini öne sürüyor. Sadece çok genç, çok yaşlı ve zaten hasta olanlarda ölümcül tesirleri olan diğer griplerin aksine, İspanyol gribi hayatının en dirençli çağındaki sağlıklı insanları da öldürdü. Ölüm oranı en yüksek grup, yirmi beş-yirmi dokuz yaş grubuydu. Sağlık otoriteleri bugün böyle bir olay yaşanmasından ürküyor. H5N1 virüsü, büyük bir darbe vurmadan geçse de hiçbir sağlık otoritesi pandemilerin önlenebileceğini düşünmüyor. Burada 1918 İspanyol gribi pandemisinin diğer pandemilerden şöyle bir farkı vardır. Taubenberger ve Reid’in yaptığı çalışmalarda, bu pandemi 1968’deki ile aynı koşullarda oluşmadığını göstermiştir. O virüslerde doğrudan kuş kaynaklı, insan-uyumlu çekirdek genlerle birleşmiş yüzey proteinleri vardı. Hâlbuki 1918 virüsünde yüzey genleri karakteristik olarak memeli kökenlidir. Bu yüzden muhtemelen orijinali kuşlarda türemiş ve ilkin memelilerde, insan veya domuzlarda, yaşama adaptasyon sağlamak için yıllar harcamıştır.

Kaynaklar:

- Robert G. Webster, The importance of animal influenza for human disease, Vaccine, 20, S16-S20, 2002.

- Jeffrey K. Taubenberger, Ann H. Reid, Raina M. Lourens, Ruixue Wang, Guozhong Jin & Thomas G. Fannig, Characterization of the 1918 influenza virus polymerase genes, Nature, 437(7060), 889-893, 2005.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 14 misafir olmak üzere 24 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
2 Ağu 15 22:00

Kürşat Koyuncu

Puan: 31755

'çevreyi Koru'mak Mümkün Mü?

Canlı sistemler, madde ve enerjiyi bir biçimde alıp, başka türlerin tüketim kaynakları olacak başka bir biçimde aktaran malzeme dönüştürücüleridir. Bir türün besini tüketmesiyle oluşturulan atıklar sonra bir başka türün besini olur. Büyük otçulların dışkısı bokböceklerine besin sağlar. Böylece tüm organizmalar için yaşamsal önemi olabilecek şekillerde, diğer türlerin çevrelerini de değiştirirler. Bu değişimlerden en büyüğünü Homo sapiens yani insan yapmıştır.

Önceleri insan toplulukları yaban hayvan ve bitkilerle geçiniyorlardı. Yiyecek bulmak için dolaşan insanların tıpkı yiyecek bulmak için dolaşan diğer hayvanlar gibi sınırlı zamanı ve enerjisi vardır; bu zamanı çeşitli şekilde harcayabilirler. Yiyecek arayan canlılar farkında olmasa da önceliklerle ve enerjilerini pay etmekle ilgili karar alıyorlar. Önce en sevdikleri ya da ödülü en yüksek olan yiyecekler üzerinde duruyorlar. Ancak bu durum yiyecek bulmanın güçleşmesiyle zarar da verebilir. Nitekim yiyecek bulmanın güçleşmesi sonucunda, son 13.000 yılda avcı/yiyecek toplayıcıların kaynakları giderek azaldığı için yerleşik hayata geçiş kolaylaşmıştır. Yerleşik hayata geçiş sonucunda insan çevresini geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmiştir.

Çevrenin tarihi jeolojik değişimin, meteor çarpmalarının, buzul çağlarının yükselişi ve bitişinin, deniz düzeyinin yükselmesi ve alçalmasının, iklim örüntülerindeki kısa değişimlerin bir tarihidir. Organizmalar dış dünyanın hangi durumlarının kendileri ile ilişkileneceğini, biçimlerinin ve metabolizmalarının tipik özellikleri ile belirlemekle kalmazlar, etkin biçimde, kelimenin gerçek anlamıyla bir dünyayı da etraflarında inşa ederler. Organizmalar neyin kendilerine ilişkin olduğunu belirlemekle ve dış dünyanın uygun durumları arasında fiziksel ilişkiler kümesi yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda çevrelerini sürekli bir biçimde değiştirmektedirler. Bazı hipotezlere göre sadece insan değil, her tür, yetersiz durumdaki kaynakları kullanarak ve onları türün bireylerince kullanılamayacak bir hale dönüştürerek, kendi çevresini yok etme süreci içindedir.

Günlük ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, insan diğer türlere kıyasla, fiziksel çevresini daha çok değiştirmekte; üstelik bu sırada ileri görüşlü olmaktan ne yazık ki gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Çevre faktörleri insan etkinlikleriyle değiştikçe fizyolojik varlığımız için zorunlu olan biyolojik bileşenler zarar görmekte, küresel dengeler bozulmakta ve değişmektedir. Bu olumsuzlukların bir kısmı, küresel iklim değişimi olarak adlandırılabilir. İnsan karmaşık yapılı besin ve enerji zincirlerinde yer alan, heterotrof bir canlıdır. Bu nedenle, teknolojide ne kadar ilerlemiş olursa olsun, doğal çevreye muhtaç ve bağımlıdır. Yaşam-destek kaynaklarını (hava, su, yakıt ve besin gibi doğal ve doğaya bağımlı kaynakları) düşündüğümüzde, insan toplumlarının yoğun olduğu kütle biyosferin “parazitleri” kabul edilir. Kentler genişledikçe, teknolojik olarak ilerledikçe; çevredeki kırsal (ve/veya sulak) alanlar üzerindeki baskı ve doğadaki sermayenin zarar görme tehlikesi gittikçe artmaktadır. Bunun sonucunda ekosistem büyük tehlike altına girmektedir.

Ekosistem, biyolojik hiyerarşide komünite düzeyinden bir üst konumda yer alan ve canlılar ile cansız çevrede meydana gelen işlevsel bir ekolojik sistemdir. Ekosistem gelişimine genellikle “ekolojik süksesyon” adı da verilir. Ekolojik süksesyon sırasında komünitedeki olaylar ve işlevler birtakım değişimlere uğrar; ekosistemdeki enerji paylaşımı orada yaşayan türlerin çeşidi ve bolluk dereceleri değişir. Bu değişimler, ekosistem özelliklerine bağlı olarak önceden tahmin edilebilen belirli bir yöne doğru ilerler. Sistem dışı bazı etkenler tarafından önü kesilmedikçe, ekolojik süksesyon evreleri ve bu evrelerde ortaya çıkacak komünitelerin sırası bellidir. Bu nedenle ekolojik süksesyona başka kaynaklarda “sıralı değişim” denir. Ekolojik süksesyonda belirleyici etken, komunitedir. Komünite bir yandan fiziksel çevreyi belirli oranda değiştirirken; bir yandan da komünitedeki farklı türler ve populasyonlar arasında rekabet ya da birlikte-yaşama şeklinde etkileşimler olmakta ve ekosistem gelişimi bunlara bağlı olarak devam etmektedir. Ancak, bu evrelerin önünü kesecek etkenlerde olabilir.

Genellikle bir alan doğal bir felaket (fırtına, yangın, sel veya benzeri başka periyodik felaket) geçirdiği zaman, belirli bir sürede ekolojik süksesyon bu alanı tekrar iyileştirerek eski haline getirebilir. Oysa aynı alan insanoğlu tarafından yıllarca kötü kullanılırsa (aşırı otlatma, toprağın erozyonla taşınması, arazinin tuzlanması, bitki örtüsünün tamamen yok edilmesi, suyun ve toprağın zehirli atıklarla kirletilmesi, organizmaların gen yapılarının değiştirilmesi vb), kötü kullanım durduktan sonra bile bu alanda süksesyon işlemeyecek; toprak ya da su kendi kendini tamir edemeyecek hale gelecektir. Böyle bir alan artık tamamen farklı bir ekosistem grubuna girmiş ve çok özel önlemler alınmadıkça sonsuza kadar çıplak ve verimsiz kalacak demektir.

Organizmaların kendi çevrelerini inşa ettiklerini ve organizmasız çevre olmadığını takdir etmenin birincil önemde bir politik sonucu vardır. En iyi ihtimalle rahatsız edici, en kötü ihtimalle insan varlığını yıkıcı olacak olan doğal dünyadaki değişiklikleri önleme amacıyla, giderek büyüyen çevreci hareket, “Çevreyi Koru” biçimindeki yanlış slogan altında rasyonel olarak ilerleyemez. “Çevre” korunmak için var değildir. Canlı organizmaların bulunduğu dünya, sadece insan etkinliği ile değil, bütün bu organizmaların etkinlikleriyle sürekli değişmektedir ve yeniden yapılandırılmaktadır.

Çevresel değişikliği ya da türlerin yok oluşunu önleyemeyiz. Doğal dünyadaki değişimin yalnızca yönünü ve hızını etkilemek bile toparlanabilecek politik gücün tamamını gerektirir. Onarım süreci sonunda asıl amaç; ekosistemi tıpatıp, tahrip edilmeden önceki haline getirmek değil; onu tekrar işler hale getirmektir. Bütün yapabileceğimiz, yok oluş hızını ve çevresel değişim yönünü insanlar için makul bir yaşamı olanaklı kılacak bir şekilde etkilemeye çalışmaktır. Nesnelerin olduğu gibi kalmasını sağlamak ise elimizden gelmez.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.