Türkiye Aktivitesi
610 ziyaret
1 online
Kürşat Koyuncu
Hakkında henüz bir şey yazmadı.

Edebiyat Puanı

316 puan Koyu Mavi Kalem

Derecesi

18 [Toplam 182 kişi]

Edebiyat
Tümü(4)
Pinledikleri(0)
Kürşat Koyuncu yazdı, 50 misafir olmak üzere 66 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Tem 16 18:00
Bosna'nın Mavi Kelebekleri
3d2416ecb027cb5a2191d0052ee17e341468243987

3d2416ecb027cb5a2191d0052ee17e341468243987

Hepimizin malumu olduğu üzere, son yıllarda “Srebrenica Soykırımı” anılırken ya da Bosna’da bulunan her toplu mezar haberinden sonra bir kelebek ve bir bitki ön plana çıkıyor. Aslında Adli Bilimlerde bitkilerden ve böceklerden yararlanmak yeni bir şey değil, ancak bizde yeni yeni gündeme geldiği için pek bilinmiyor. Böcekten, sinekten ve polenden ölüm zamanı tespit edilebiliyor ya da Bosna’da olduğu gibi hayvan davranışı takip edilerek toplu mezarlar bulunabiliyor. İşte ben de bu yazıda, toplu mezarların bulunmasıyla ilgili o kelebek ve bitkiden biraz dedektiflik yaparak -umuyorum ki başarırım- bahsetmek istiyorum.

Daha önce burada birkaç tane bitkilerin tozlaşmasıyla ilgili yazı yazmıştım. Merak edenler profilimden bakabilir. İşte o yazılarda da belirttiğim gibi, bitkiler döllenmek için hareket edemez; yeni alanlara kendi başlarına gidip yayılamaz. Bunun, başka yoldan yerine getirilmesi gerekir. Kimi bitkiler tozlaşmada rüzgâr veya sudan yararlanır. Bitkiler ayrıca, hayvanları kullanacak şekilde başka stratejiler de geliştirmiştir. Çiçekli bitkiler, tozlaştırıcı hayvanları gösterişli ve kokulu çiçekleriyle kendilerine çeker.

Aslında bitkiler doğanın simyacılarıdır; bitkiler su, toprak ve güneş ışığını değil imal, idrak etmesi bile insanoğlunun yetilerinin çok ötesinde olan bir dizi değerli maddeye dönüştürme uzmanlarıdır. Bitkilerin kimya ve fizikteki keşiflerinin çoğunun sonuçta bize de faydası oldu. Besleyen, şifa veren, zehirleyen ve duyuları hoşnut kılan kimyasal bileşimler de, bizi canlandıran, uyutan ve sarhoş eden başkaları da, hayret verici bilinç değiştirme gücüne sahip birkaç tanesi de bitkilerden gelir. Bitkilerin yukarıdaki özelliklerine Bosna Soykırımı’ndan sonra bir tane daha eklendi; toplu mezarların yerinin tespit edilmesi.

Bitkiler bunca çok sayıda karmaşık molekülün reçetelerini hazırlayıp, sonra da onları imal etme zahmetine neden giriyor? Önemli bir neden, savunma. Bitkilerin ürettiği kimyasal maddelerin çoğu, başka yaratıkları onları kendi hallerine bırakmaya mecbur etmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır. Ölümcül zehirler, kötü kokular, yırtıcıların aklını karıştırmak için toksinler bu mekanizmanın ürünüdür. Ancak bitkilerin yaptığı diğer maddelerin çoğunun da tam tersi bir etkisi vardır; arzularını kışkırtıp tatmin ederek, başka yaratıkları kendilerine çekerler.

Bitki yaşamının aynı büyük varoluşçu olgusu, bitkilerin neden diğer türleri hem iten, hem çeken kimyasal maddeler yaptığını açıklar: hareketsizlik. Bitkilerin yapamadığı tek önemli şey hareket etmek, ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir yerden başka bir yere gitmektir. Bitkiler onları avlayan yaratıklardan kaçamaz; ayrıca yardım almaksızın yerlerini değiştiremedikleri gibi, alanlarını da genişletemezler. Bitkiler hareket edemez ama bekleyebilirler.

Ancak beklerken de boş durmazlar. İşte bu süreçte, bitkiler besin maddelerinin birçoğunu topraktan alırlar. Topraktan aldıkları bu besin maddeleri çürümekte olan diğer canlılar ve onların artıklarıdır. İnsan bedeni de toprağa karıştıkça işte bu bitkilerin besin maddelerinin zenginleşmesini sağlar. Bilimsel adı Artemisia vulgaris olan ama daha çok “Misk Otu” olarak bilinen bitki de bundan en çok faydalanan bitkilerin başında geliyor. Bosna’daki birçok toplu mezarın bulunduğu bölgede de bu bitkinin yoğun bir şekilde olduğu fark edilmiş. Bitki bu konuda yalnız değil; ona yardımcı olan bir de kelebek var.

Yazının kelebekle ilgili kısmına geçmeden önce Eşkıya filminden küçük bir alıntı yapalım. İzleyenler bilir; Cumali’nin ölüm sahnesinde şöyle bir diyalog yaşanır: “Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın, çiçeğin özüne bir arı konacak, belki o arı ben olacağım.” (https://www.youtube.com/watch?v=k--DL4FQons)

Bizde son yıllarda artan bir ilgi olsa da tozlaşma konusu çok biraz geri planda kalmıştır. Ama bu dışarıda çok ilgi çeken ve araştırılan bir konudur. Hatta şöyle bir anekdot aktarayım; İngilizler, o üzerinde güneş batmayan imparatorluğun askeri gücünün Bombus arısından geldiğini söylerler. (Bombus için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Bombus) Hikâyesi şöyledir: Kırsal kesimde tek başlarına yaşayan yaşlı kadınlar kedi besler, kediler civardaki tarla farelerini öldürürler, fareden boşalan yuvaya Bombus arıları yerleşir ve burada çoğalan Bombus arıları civardaki bitkilerin tozlaşmasını sağlarlar, tozlaşma sonucunda oluşan daha kaliteli yemleri yiyen büyükbaş hayvanlar daha semiz olurlar ve bunlarla beslenen askerler de daha güçlü olurlar ve daha iyi savaşırlar.

İşte kelebek de Bosna’da toplu mezarların bulunmasında büyük bir katkı sağlamış. Tabi ki kelebekler bu katkıyı tozlaşma stratejileri sayesinde yapmışlar.

Kelebekler, çiçekleri gözleriyle bakarak bulurlar. Üzerine konduktan sonra çiçeğin iyi bir nektar kaynağı olup olmadığını anlamak için ayaklarıyla ve antenleriyle kokusunu alırlar. Kelebeklerle tozlaşan çiçekler, büyük ve gösterişli, güzel kokulu ve pembe, mavi, mor, kırmızı lavanta renklidir.

Kelebekler polenleri sindiremezler, bu yüzden nektarı polenden daha çok tercih ederler. Kelebeklerle tozlaşan çiçeklerde, dar tüp ya da dikenli yapının içinde gizli olarak bulunan nektar alabilmeleri için basit nektar rehberleri vardır. Kelebekler bu şekilde bulunan nektarı, uzun dillerini dar tüp ya da dikenli yapının içine uzatarak alırlar. Kelebekler sahip oldukları bu uzun dil sayesinde dar ve derin yerlerden nektar emebilirler.

Bilimsel adı Polyommatus icarus olan ancak yaygın olarak bilinen ismiyle Mavi Kelebekler de nektar aramak için Artemisia gibi yukarıdaki tanıma uyan çiçekleri olan bitkileri tercih eder. Kelebeklerin bu davranışını bilen bilim insanları da işte bu toplu mezarların ortaya çıkarılmasında, kurulan komisyona yardımcı olmuş ve böylece birçok toplu mezar da ortaya çıkarılmış.

Yani her ne kadar medeni Avrupa, kıtanın orta yerindeki soykırımı, ölümleri, tecavüzleri, toplu mezarları görmemiş, duymamış ve bilmemiş gibi yapsa da bir kelebek ve bir bitki bu vicdansızlığa daha fazla sessiz kalamamış…

Başta Srebrenica soykırımında olmak üzere, savaş sırasında hayatını kaybeden tüm Boşnaklara Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 8 misafir olmak üzere 17 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
28 Eki 15 18:00
Sadece Bir Oy

Hepimizin bildiği gibi demokrasilerde yönetim halkın elindedir. Demokrasinin bel kemiğiyse seçimlerdir. Seçimlerde söz konusu olan seçmenlerin niteliği değil, net bir biçimde sayısal niceliğidir. Demokrasinin gereği olarak oy verenler, bazıları tarafından budalalıkla suçlanır. Daha da kötüsü "bu budalaların" demokrasiyi tehdit ettikleri de söylenir. Demokrasiyi rasyonalize etmeye çalışanlar, oy vermeden önce seçmenini zekâ testine tabi tutmayı düşünenler, aslında aklın diktatörlüğünü hedeflemektedir. Buna örnek olarak, bizdeki ‘dağdaki çobanla benim oyum bir mi?’ saçmalığını da verebiliriz.

İşte iyi edebiyat, özellikle Bilimkurgu edebiyatı bu gibi durumlarda yeni bakış açıları getirebilir. Zaten iyi bir bilimkurgu eseri, aynı zamanda iyi bir fikir egzersizidir. Yerleşik değerlerin ve tabuların ötesinde başka bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterirler. Bir açıdan iyi bilimkurgu eserleri epey de siyasidir.

Örneğin, bilimkurgunun büyük ustalarından Isaac Asimov, 1955 yılında yazdığı ünlü hikâyesi “Franchise”da çok farklı bir oylama sistemi kurgular. Bu hikâye 1952 seçimlerinde Eisenhower’ın seçileceğini önceden tahmin eden UNIVAC’ın bir hicvi olarak da görülebilir. Hikâyede ABD “elektronik demokrasi”ye geçiş yapmıştır. Uzak bir gelecekte, yaşlı bir adam, Amerika'da insanların oy vermesine dayalı bir seçim sistemini anlatmaktadır. Burada en çok oy alan seçilir. Oy verme işlemi çok uzun sürdüğü için verilen ilk oyları önceki yıllarda verilen oylarla karşılaştırarak sonucu tahmin edebilen bir seçim makinesi icat ederler. Makineler gittikçe büyür ve daha az oya ihtiyaç duyar hale gelir. En sonunda yeni tasarlanan Multivac makinesi, yerel ve ülke çapındaki tüm seçim sonuçlarını tahmin edebilmek için sadece bir oya ihtiyaç duyar hale gelir. Multivac rast gele seçilen bir Amerikalı sayesinde diğer Amerikalıların düşünce dünyasının içyüzünü ortaya çıkartabilir. Bu şekilde, bir dükkânda tezgâhtar olarak çalışan Norman Muller yılın seçmeni seçilmiştir.

Multivac Norman’ın seçilme gerekçesi olarak, onun Amerika'nın en zeki, en güçlü ya da en mutlu kişisi olarak değil, en iyi temsil edeni olduğunu söyler. Ancak Norman bu sorumluluğu almaya hiç de gönüllü değildir. Norman “neden ben?” diye sorduğunda karısı Sarah bu ünvanın onlara şöhret ve para getirebileceğini hatırlatır. Norman “bu olsa olsa senin gerekçen, seçmen olmanın gerekçesi bu değil” diye itiraz eder. Çünkü tek seçmen diğerleri tarafından başkan seçiminden ve başkanın muhtemel başarısızlıklarından sorumlu tutulur.

Norman’ın, politikacılardan, işadamlarından ya da fanatiklerden etkilenmemesi için seçim gününe kadar evin dışına çıkmasına izin verilmez. Gazete okuması ya da televizyon seyretmesi de yasaktır. Multivac'ın karşısına olabildiğince normal bir ruh haliyle çıkması gerekmektedir.

Seçim ortamı olarak bir hastane kullanılır. Burada bedeni bir makineye bağlanır ve tansiyonu, kalp atışları ve beyin dalgaları kaydedilir. Bu sayede çeşitli durumlar hakkındaki tepkileri kaydedilir. Multivac, Norman’a ‘Yumurta fiyatları hakkında ne düşünüyorsunuz?’ gibi tuhaf sorular sorar

Asimov'un hikâyesi demokrasinin bir karikatürü değil, daha çok demokrasinin kalbinde gizlenmiş çılgınlıkların bir taklididir. Demokrasiyi rasyonalize etme çabaları içindeki makine seçmeni dışlayamaz. Seçmen, demokrasinin çılgınlık noktasını oluşturur. Kendini tek bir seçmenle kısıtlayan makine, bir yandan parti politikalarının kirli oyunlarına son verir, diğer yandan da tek bir seçmen diğer insanların devlet mekanizmalarına yabancılaşmamasını sağlar. Demokrasi, Norman sayesinde insani bir çehreye bürünür. Onun adı başkanın başarı ve başarısızlıkları ile eşanlamlı hale gelir. Komik olan, seçmenin, seçim sonuçlarından sorumlu tutulmasıdır. Bu şekilde makine zirveye yerleşir. Seçmen her bakımdan anlaşılmaz olan devlet mekanizmasının mazereti haline gelir. Devlet otoritesi gücünü vatandaşlarının korkusundan alır.

Riskleri azaltmak için seçmeni Multivac seçer. Norman’a verilen rol sadece resmidir. Sözünün hiçbir hükmü yoktur. Makine sayesinde oyunun belirleyici olduğu uydurmasına inanır. Dolayısıyla bu hikâye, insanların, sayıların değil bireysel oyun belirleyici olduğu hayaline kapılmalarına hizmet etmektedir. Vatandaş demokrasinin bütün sorumluluğunu omuzlarında taşıyormuş gibi oy verir. Seçim esnasında herkes kendini prens zanneder.

Her seçmenin kendine layık bulduğu özel statü, Yılın Seçmeni’nin seçilme gerekçeleri söz konusu olduğunda göreceli hale gelir. Norman, seçkin bir Amerikalı olarak gösterilir. Ona verilen, imkânsız bir görevdir. Norman’ın şaşkınlıktan dili tutulmuştur. Başkalarında olmayıp da Norman da olan nedir? Norman'ı diğer Amerikalılardan ayıran paradoksal bir şekilde onları bir araya getiren özelliklerdir. Norman'ın özgünlüğü aslında hiç de özgün olmayışından kaynaklanır. O anormal bir şekilde normaldir. Tam da hiç özel olmayan bir kişi olarak en seçkin Amerikalı odur. Demokrasinin öznesi en zeki olan değil, en ortalama insandır.

Norman en sonunda kendisine verilen göreve inanır ve zaman içinde gerçek vatandaşlık tanımına uygun olarak davranır.

MERAKLISINA NOTLAR:

1.Isaac Asimov’un Franchise hikâyesinin Türkçesi zannedersem yok. Varsa da ben bulamadım. Şu adreste İngilizcesi var. link

2.UNIVAC I, ENIAC’tan sonra ticari amaçla üretilmiş ilk bilgisayardır. 31 Mart 1951’de üretilmiş. Ününü 1952 yılındaki seçimleri doğru tahmin etmesiyle sağlamış. O sıralar CBS televizyonu seçimleri tahmin edebilmek için UNIVAC’ı kullanmış. UNIVAC’ın tahminine göre, Eisenhower’ın Stevenson’a karşı büyük farkla (438’e karşı 93 oy) seçimi kazanacağı yönündeydi. Program sonunda oylar UNIVAC’ın tahmin ettiği gibi çıktı. Eisenhower’ın 442 oyuna karşılık, Stevenson 89 oyla aldı. UNIVAC %1’den de az bir yanılmayla sonucu bulmuştu. Bu olay bilgisayar tarihinde bir dönüm noktası oldu ve bilgisayarları popüler kültüre yerleştirdi.

3.Bu yazıyı genel olarak Matthijs Van Boxsel'in Aptallık Ansiklopedisi adlı kitabından yararlanarak yazdım. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.

4.Yazıda anlatmadım. Ama burada bahsetmek isterim. Black Mirror isimli bilimkurgu dizisinin ikinci sezonunun üçüncü bölümünde Waldo isimli bir mavi ayıcığın sosyal medya sayesinde nasıl parlatıldığını gösterir. Sosyal medyanın gücünü görmek açısından iyi bir fikir verir. İzlemenizi tavsiye ederim.

5.Yine bu yazı da yok. Ancak sosyal medyanın gücünü görelim. Ama ona çok fazla kapılmayalım. Eğer kapılırsak, diktatörlerin seçimle iş başına geldiğine iddia eden ergenlere inanmış oluruz. Ergenlik yaşında güzeldir. Yaşını başını almış ergenlerdense görüldüğü yerde uzaklaşılmalıdır. Tabi günümüzün bize dikte ettiği bu medyatik kültür ortamında bunu başarmak maalesef biraz zor oluyor. Zira ergenliğin ömür boyu uzatılmasına inanan tek kültür bugünkü yaşadığımız kültürdür.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 6 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
23 Eyl 15 10:00
George Orwell'e Bir Kurşun

Önceki yazıda George Orwell, en son Burma’da yerel güvenlik muhafızlarına katılmıştı. Ancak zayıf bünyesi ve çocukluğundan beri peşini bırakmayan hastalıklar Burma’dan geri dönmesine neden olmuştu.

Orwell, Burma’dan geri döndükten sonra Londra’da sahaflıkta dâhil çeşitli işlerde çalışır. Bu sırada faşist Franko rejimi İspanya’da her gün daha fazla güç kazanmakta ve İspanyol aydınlarının yardım çığlıkları Londra dâhil birçok Avrupa şehrinde yankılanmaya başlamıştı. 1936 Temmuz'unda İspanyol İç Savası patlak verdi. Sonbaharın sonuna doğru, Orwell da pek çok çağdaşı yazar, şair ve sanatçı gibi İspanyol İç savaşına katılmaya karar verdi ve İspanya’ya gitti. Barselona'ya vardıktan hemen sonra P.O.U.M. (Partido Obrero de Unification Marxista) milisine katıldı, 1937 yılının Ocak ayında onlarla birlikte çarpıştı. Daha sonra, POUM ile saf tutan Bağımsız İsçi Partisi'ne geçti; onbaşı, sonra teğmen oldu, Mayıs ortalarında yaralandı.

“…Birçok kereler ateş ettim. Birini vurup vurmadığımı bilmiyorum –çok muhtemelen vurmamışımdır; tüfek konusunda çok kötü bir atıcıyım. Fakat er geç birini yakalayacağıma kesin kanaat getirmiştim. Gelin görün ki, ava giden avlandı, bir Faşist nişancı vurdu beni. Vurulduğum zaman cepheye geleli on gün kadar olmuştu.

… Nöbet değiştirmeye hazırlanan askerlerle konuşuyordum. Aniden, sözümün ortasında bir şeyler hissettim. Kabaca, bir patlamanın tam ortasında olmaya benzer bir duyguydu bu. Gürültülü bir bangırtı ve bütün çevremde göz kamaştırıcı bir ışık parıltısı oldu gibi geldi. Muazzam bir şok hissettim. Acı falan yoktu, yalnız elektrik çarpmış gibi şiddetli bir sok; sonra onunla birlikte aşırı bir zayıflık, hiçliğe doğru bir itilme duygusu. Önümdeki kum torbaları benden ta uzaklara doğru çekildi gitti. Vurulduğumu hemen anladım, ama bangırtı ve patlama yüzünden yanı başımda bir tüfeğin kazayla ateş alarak beni yaraladığını sandım. Bütün bunlar bir saniyeden daha az bir zaman aralığında oldu. Hemen arkasından dizlerim büküldü, düşüyordum, basımı yere vurdum, ama neyse ki canım acımadı. Kendimi uyuşuk ve sersemlemiş hissediyordum, ağır yaralandığımın bilincindeydim ama olağan anlamında hiçbir ağrım sızım olmadı. Vurulmadan önce konuşmakta olduğum Amerikalı nöbetçi ileri doğru atılarak ‘Hay Allah! Vuruldun mu?’ diye sordu. Millet çevremde toplandı. Böyle durumlarda hep olduğu gibi telâş içindeydiler: ‘Kaldırın! Neresinden yaralanmış. Gömleğini açın!’ vb. Amerikalı gömleğimi kesip açmak için bir bıçak istedi. Cebimde bir bıçak olduğunu biliyordum, çıkarmaya çabaladım, ama sağ kolumun felce uğradığını keşfettim. Ağrılı sızılı olmadığım için belli belirsiz bir tatmin duydum. Karımın sevinmesi gerekir diye düşündüm. Büyük muharebe geldiğinde ölmekten kurtulayım diye hep yaralanmamı isterdi. Ancak bundan sonra neremden ve ne derecede yaralandığımı merak etmek aklıma geldi: hiçbir şey duymuyordum ama merminin vücudumun ön tarafında bir yere saplandığının bilincindeydim. Konuşmaya çabalayınca sesimin olmadığını fark ettim, ağzımdan yalnızca zayıf bir mırıltı çıktı; ama ikinci bir denemeden yaralandığımı sormayı becerdim. Boğazından dediler…”

Orwell’i Tarragona’daki hastaneye götürdüler ve zorlu bir tedavi süreci başladı. Kurşun boğazından girip ensesinden çıkmıştı. Neyse ki mermi aortuna zarar vermemişti. Ama mermi ses tellerinden birine zarar vermişti. Sesine yeniden ne zaman kavuşacağını sorduğunda Doktor; ‘Sesin mi? Sesin hiçbir zaman geri gelmeyecek!’ Ancak, zaman doktorun yanıldığını gösterdi. İki ay kadar bir süre sesi fısıltı şeklindeydi, ama sonradan öbür ses teli durumu telâfi edince, sesi hızla normale döndü. Kolunu felç eden ağrının nedeni ise merminin ensesindeki bir sinir demetini delip geçmesinden ileri geliyordu:

“… Nevralji gibi feci bir ağrıydı, bir ay boyunca devam etti. Bilhassa geceleri canımın acısından bir türlü uyuyamadım. Sağ elimin parmakları da yarı yarıya felce uğramıştı. Şimdi bile, aradan beş ay geçmiş olmasına rağmen, bas parmağım hâlâ uyuşuk, bir boyun yarası için hayli tuhaf bir etki.”

İç savaş döneminin en kanlı çarpışmalarının ortasına düşen Orwell gruplar arası anlaşmazlıklar yüzünden o cepheden o cepheye yaralanana kadar gibi dolaşıp durdu. Yaralandığı sırada POUM grubu ile savaşıyordu. Ama ne yazık ki direniş çözülmeye başlamıştı. Küçük gruplara ayrılan devrimciler hem kendi aralarında hem de düşmanla çatışmaya başlamışlardı. Yani kimin kimle savaştığı iyice karışmıştı.

Tedavi sonrası arkadaşına yazdığı bir mektupta; “Terhis kâğıtlarımı alabilirsem, iki hafta içinde evde olacağım demektir. İğrenç bir şekilde yaralandım. Aslında pek kötü bir yara değil: boynumu delip geçen bir kursun, düpedüz beni öldürebilecekken, sağ kolumdaki sinirlerimi hasat etti ve bu arada sesimi de aldı götürdü. Buradaki doktorlar sesime tekrardan kavuşup kavuşmayacağım konusunda kesin bir şey söylemiyorlar. Şahsen ben, sesimin geri geleceği kanaatindeyim. Çünkü sesim bazı günler eskiye kıyasla bayağı iyi oluyor. Her halükârda, hemen eve dönmek ve doğru dürüst bir tedavi görmek istiyorum… İspanya üstüne bir kitap yazmam gerektiğini ifade eden son açıklaman için de teşekkür ederim. Su lanet olası kolum iyileşir iyileşmez, kuskusuz, bu kitabı yazacağım. İspanya'da harikulade şeyler gördüm… Burada L.P. (İngiltere İsçi Partisi) yerine CP'nin (Komünist Parti) tavsiyesi ile gelmiş olsaydım katılmak zorunda kalacağım Uluslararası Tugay'da değil de Anarşistler ve POUM'dakiler ile birlikte, kısmen az bilinen bir cephede bulunduğum için de çok memnunum.” Ama hastaneden taburcu edildikten sonra POUM yasadışı ilan edildi. Orwell daha sonra Fransa’ya kaçtı.

Talihsizlikler George Orwell’in peşini burada da bırakmamıştı. İspanyol İç Savaşı çok önemli tecrübeler kazandırmıştı. Burada yaşadığı olaylarla ilgili anılarını –ki yazıdaki alıntılarında içinde olduğu– “Katalonya’ya Selam” isimli kitabında bir araya getirdi.

George Orwell savaşla ilgili çok ilginç anekdotlar aktardı. Bir tanesinde şöyle der: İspanyol İç Savaşı'nda savaşırken yarı çıplak halde ve pantolonunu tek eliyle tutarak canını kurtarmak için koşan bir adam görmüştü. Orwell şöyle yazmıştır: “Ona ateş etmedim. Kısmen pantolonuyla ilgili bu ayrıntı yüzünden. Buraya ‘Faşistlere’ ateş etmek için gelmiştim; fakat eliyle düşmesin diye pantolonunu tutan adam faşist değildir, açıkça dost bir yaratıktır, sana benzer…”

NOT: George Orwell’in yaşamıyla ilgili bir yazı daha var. Yazının içinde de geçiyor ama tekrar hatırlatayım. “Katalonya’ya Selam” kitabını da meraklısına şiddetle tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Kürşat Koyuncu yazdı, 8 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi, 8 yorum yapıldı.
21 Eyl 15 14:00
George Orwell'in Çocukluğu

“St Cyprian’s’a geldikten kısa bir süre sonra yatağımı ıslatmaya başladım. Sekiz yaşındaydım; yani bu, en geç dört yıl önce büyüyüp bırakmış olmam gereken bir alışkanlığa geri geri dönüş anlamına geliyordu.

… Evlerinden alınıp yabancı bir yere götürülen çocuklar için normal bir tepki bu. Ancak o zamanlar buna çocuğun bilerek işlediği iğrenç bir suç gibi bakılıyordu ve uygun görülen tek çare dayaktı. … Her gece daha önce hiç sahip olmadığım bir coşkuyla dua ediyordum, ‘Lütfen Tanrım, yatağımı ıslatmama izin verme! Ah, lütfen Tanrım, yatağımı ıslatmama izin verme!’ Ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. O şey bazı geceler oldu, diğerlerinde olmadı; üstünde bir iradem, ona dair bir bilincim yoktu. Aslını söylemek gerekirse, eylemi yapmıyordunuz: Yalnızca uyanıyor ve çarşafların sırılsıklam olduğunu fark ediyordunuz.’

Asıl adı Eric Arthur Blair olan George Orwell 25 Haziran 1903 yılında İngiliz Sömürgesi altındaki Motihari Hindistan’da doğdu. 5 yaşında annesiyle İngiltere’ye dönen Orwell 1912 yılına kadar babasını neredeyse hiç göremedi. Kendi ailesini “orta direğin altı” olarak tanımlamıştır. Babası sömürge altındaki Hindistan’da bir devlet görevlisiydi. Az parayla daha rahat yaşayabilmek için buraya göç etmişlerdi. Fakat Orwell’in babası Muson mevsiminden çok kötü etkilenen oğlunu annesiyle İngiltere’ye gönderdi. Henüz sekiz yaşındayken ilk yatılı okulu olan St. Cyprian’s’a burslu olarak başladı. Okul müdürü ve karısı okulu son derece sıkı bir disiplinle yönetiyorlardı:

‘… Yatağımı yeniden ıslattığım o gece miydi hatırlamıyorum, ancak her halükarda yatağımı epey kısa süre sonra tekrar ıslatmıştım. Ah, o çaresizlik, o amansız adaletsizlik; tüm dualarımdan ve kararlarımdan sonra birden tekrar nemli çarşafların arasında uyanmak! Yaptığımı saklamanın hiçbir yolu yoktu. Margaret adlı, o asık suratlı, endamlı müdire özellikle benim yatağımı kontrol etmek için yatakhaneye geldi. Yorganı kaldırdı, yaklaştı ve korkunç sözler gök gürültüsü gibi ağzından saçıldı:

‘Kahvaltıdan sonra müdüre RAPOR VERECEKSİN!’

RAPOR VERECEKSİN’i büyük yazdım, çünkü kafamda o şekilde belirmişti. St Cyprian’s’taki ilk yıllarımda bu cümleyi kaç defa duyduğumu bilmiyorum, ama dayak yemekle sonuçlanmadığı zamanlar çok nadirdi…’

Büyük bir korkuyla müdürün odasına gitti. İşlediği suçu beyan etme zorunluluğu, rapor verme cezasının bir parçasıydı. Müdür binici sopasıyla vurmaya başladı. Dayak küçük Eric’in beklediği kadar şiddetli değildi. Hatta müdürün odasından çıkarken gülümseyecek kadar şuursuzca davranmıştı. Dışarıdaki cezalarını çekmeyi bekleyen diğer çocukların ‘sopa yedin mi?’ sorusuna gururla ‘canım yanmadı’ diye cevap verdi. Ancak bu arada müdürün karısı her şeyi duymuştu ve tekrar müdürün odasına girmesi için bağırdı. Bu sefer müdür daha bir hevesle dövmeye başladı ve dayağa sopayı kırana kadar devam etti:

‘… Kendimi bir sandalyeye bırakmış, hafif hafif inliyordum. Bunun, ilk gençliğim boyunca dayak yemenin beni gerçekten ağlayacak hale getirdiği yegâne sefer olduğunu hatırlıyorum ve ilginçtir ki, o zaman bile acıdan ağlamıyordum. İkinci dayak da canımı fazla yakmamıştı. Korku ve utanç beni uyuşturmuş gibiydi. Kısmen benden beklenenin ne olduğunu düşündüğümden, kısmen pişmanlıktan, kısmen de çocukluğa özgü ve aktarması kolay olmayan bir kahır, bir yalnızlık ve çaresizlik, yalnızca bu düşman dünyaya değil, kuralların uymamı olanaksız kılacak türden olduğu iyinin ve kötünün dünyasına hapsedilmişlik hissinden ağlıyordum.

Ama ne olursa olsun bu, çocukluğumda aldığım büyük ve kalıcı bir dersti: İyi olmanın mümkün olmadığı bir dünyadaydım. Ve içine fırlatılıp atıldığım çevrenin acımasızlığını ilk kez fark etmemi sağlayan çifte dayak bir dönüm noktasızdı. Hayat hayal ettiğimden daha berbat, bense daha kötücüldüm.’

Ve bu kötümserlik artık onun ayrılmaz bir parçası olmuştu. Orada geçirdiği süre boyunca geldiği sınıftan dolayı müdür ve karısı tarafından hep aşağılanmalara ve hor görülmelere muhatap oldu:

‘Sekiz yaşında birden bu sıcak yuvadan alınır ve turnalarla dolu bir depoya atılan bir Japon balığı gibi zor, hile ve gizlilikle dolu dünyasına fırlatılıp atılırsınız. Zorbalığın derecesi ne kadar büyük olursa olsun çaresizsinizdir. Kendinizi savunmak için yapabileceğiniz yegâne şey, birkaç katı bir şekilde tanımlanmış durum haricinde affedilmez bir günah olan ispiyonculuktur. Eve mektup yazıp ailenizden sizi okuldan almalarını istemek daha da olanaksızdır; zira bunu yapmak, mutsuzluğunuzu ve popüler olmadığınızı itiraf etmek anlamına gelir, ki hiçbir oğlan bunu yapmayacaktır…

… Yine de her zaman kalbinizin orta yerinde –ister gülmüş ya da sızlanmış, ister küçük iyilikler için aşırı minnettarlığa kapılmış olsun– bozulmaz bir benlik var gibiydi ve o benlik ne yaparsanız yapın yegâne hissinizin nefret olduğunu bilirdi.’

Bunca kötümserliğine rağmen neyse ki Orwell derslerinde başarılıydı ve İngiltere’nin en prestijli okullarından olan Eton Koleji’ni tam bursla kazandı. Hatta kolejde kısa bir süre Aldous Huxley’den Fransızca dersleri aldı.

Ancak Eton Koleji’nden diplomasını almadan ayrıldı. Daha sonra Burma’ya gidip yerel güvenlik muhafızlarına katıldı. Ancak zayıf bünyesi ve çocukluğundan beri peşini bırakmayan hastalıklar Burma’dan geri dönmesine neden oldu.

NOT: George Orwell'in yazı içerisindeki alıntılarında bulunduğu ve her ikisinde de çok güzel denemelerin olduğu 'Kitaplar ve Sigaralar' ile 'Neden Yazıyorum' kitaplarını meraklısına şiddetle içermeyen bir şiddetle tavsiye ederim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.