Türkiye Aktivitesi
970 ziyaret
1 online
Zihni Yıldız
Yol ve Yolcu

Türkiye Puanı

213 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

46 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(11)
Pinledikleri(0)
Zihni Yıldız yazdı, 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
16 Kas 17 17:00
Toprağın Tuzu Biberi
59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth) filmini izledikten sonra zihnimde oluşan ve dağınık halde bekleyen düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. O kadar dağınık ki klasik yazı stilimizin dışına çıkıp madde madde sıralayarak işin içinden çıkmaya çalışacağım:

- Yazının sonunda kuracağım "bu filmi mutlaka -ibret nazarı ile- izlemelisiniz" cümlesini dikey geçişle en baştan söyleyelim, sizin işiniz de kolaylaşsın. İsteyen istediği çıkıştan ayrılabilir. Biraz can sıkıcı konulara gireceğiz, yüreği yananlarla baş başa kalmamızda fayda var.

- Öncelikle Sebastião Salgado "usta"dan bahsetmek gerek. Gerek de ben kendisi hakkında hiç bir şey bilmiyordum bu güne kadar. Ara Güler'in arkadaşı imiş. TRT'de çalışırken Ara Güler'le röportaj çekimleri yapmıştık. (60'lı yıllarda çektiği bir İstanbul fotoğrafını bana hediye etmişti. Şimdi kim bilir nerede o siyabeyaz Karaköy fotoğrafı) O çekimler sırasında dostu Salagado'dan bahsetti ise ismini o zaman duymuşumdur. Yoksa bu güne kadar Salgado'nun ismini bile duymadım desem yalan olmaz. Bugünlerde biraz tanıdıktan sonra "bir kameraman eskisi olarak bu ayıp da bana yeter" dedim kendi kendime. Enteresan bir hayat hikayesi var. Brezilya'da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası onun ekonomi okumasını istiyor, o da sonuna kadar bu alanda okuyup uzmanlaşıyor. Dünya Bankasında çalışmaya başlıyor, ülkesindeki dikta rejiminden kaçıp Avrupa'ya göçüyor. İngiltere ve Fransa'da hayatını devam ettirirken yanında hep mimar eşi var. Eşi Lelia'nın fotoğraf makinesini iş gezilerinde yanına almasıyla başlayan fotoğraf merakı kısa sürede onu işi gücü terk edip tek uğraşı haline geliyor. Ondan sonra o ülke senin, bu ülke benim dolaşıyor dünyayı. Hep de problemli ülkeler. Savaşlar, kötü hayat şartları, göçler, krizler... Ömrünün sonuna doğru başlangıç noktasına, yani baba ocağına geri dönüyor ve kıraç toprakları yeniden yeşertmek için eşiyle birlikte saygı duyulacak bir projeye başlıyorlar. Ana hatları bu hayatının. Tabi bu arada oğlu da kendisi fotoğraf ve film alanında uzmanlaşmış. Bir de ilginç bir bilgi; fotoğraf çekmek için geldiği Türkiye'de esnaftan dayak yemiş.

- Yönetmen Wim Wenders ve oğlu Juliano, Salgado'nun 40 yıllık fotoğrafçılık serüvenini orijinal bir kurgu ile bu biyografik belgesel hazırlamaya karar vermişler. Çoğunlukla siyahbeyaz fotoğraflar ve Salgado'nun yine siyahbeyaz izahlarından oluşuyor. Etkileyici bir anlatım. 2 saatlik belgeseli dikkatiniz hiç dağılmadan seyredebileceğiniz konusunda garanti verebilirim.

- Çünkü bu belgeselde anlatılan çiçek-böcek değil, çoğunlukla biz insanlar. İnsanın yeryüzünde yapabileceği zulüm ve vahşet fotoğraflarla belgelenmiş. Donup kalıyorsunuz. Sürekli bir sağ yanağınıza, bir sol yanağınıza tokat atılıyor ve gözünüzden çıngılar çıkıyor. Şok üstüne şok yaşıyorsunuz. Kurmaca falan değil. Dünyanın dört bir yanından gerçek olayların fotoğrafları bunlar.

- Onun için filmin ismini "Toprağın Tuzu" koymuşlar. O tuz biziz, biz insanlar. Tuz dedikse olumlu manada değil tabi ki. yani "çorbanın tadı tuzu yok" derken buradaki "tuz"dan lezzet artıran bir unsuru kastederiz. Toprağın tuzu olan "insan" ise toprağı çoraklaştıran, çürüten ve yaşanmaz hale getiren bir karabasan gibi bir şey. En azından ben böyle anlıyorum. Tuz gıdaları korumakta kullanılır ama toprakta bulununca onu kurak hale getirir. Hiç bir şey bitemez, canlı yaşayamaz hale gelir. "Yeryüzünde yaşayan insan toprağı çoraklaştırıyor, yaşanmaz hale getiriyor" demek istemişler.

- Hatta Salgado, filmin sonlarına doğru "Biz insanlar korkunç hayvanlarız. Yaşanan bir delilik öyküsüdür. Biz gaddarız, tarihimiz savaşlar tarihinden ibaret, türümüzün ne kadar korkunç olduğunu görmek için herkes bu fotoğrafları görmeli" diye iddialı cümleler kuruyor ki buna katılmam mümkün değil. İnancım buna müsaade etmez. Biz insanız, hayvan değil.(hayvanları aşağılamak için söylemiyorum bunu. Salgado "korkunç hayvanlarız" derken hayvanları da aşağılamış oluyor farkına varmadan) İnsan gibi yaşarsak, tabiatımıza uygun davranırsak öyle "korkunç"luklar yap/a/mayız. İnsanda asıl olan iyiliktir, güzelliktir. Kötülük arızidir, hastalıktır ve tedavi edilebilir.

- Salgado'nun bu rijit cümleleri kurmasına sebep olan Ruanda'daki katliama bir parantez açmamız gerekecek. 1994'te 100 gün içinde 1.000.000'a (bir milyon) yakın insan tekinin öldürüldüğü insanlığın yüz karası katliam. Modern dünyanın gözü önünde Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki ölümcül kapışma. Horoz döğüşü seyreder gibi seyretti insanlık bu vahşeti. Salgado amcamız her zaman olduğu gibi tam zamanında orada. Fotoğraf makinesi ile şahit oluyor bu kadar insanın katledilmesine. Baş sorumlu Fransa. Salgado da bir Fransız ajansın muhabiri olarak orada. En "etkileyici" ve "estetik" ceset görüntülerini burada çekiyor. Hepsi siyahbeyaz.(Kan revan görüntü belli olmasın diye mi acaba?) Fransız ordusundan ayarlanan kepçeler cesetleri kavradığı gibi alıyor, birinin kolu, diğerinin bacağı sallanıyor. Açılan çukurlara boşaltıyor ve üstünü örtüyorlar. Salgado bu vahşetten acayip etkilenmiş olacak ki "biz insanlar korkunç hayvanlarız" deme noktasına geliyor. Tamam da bu zavallı kabileler durduk yerde mi birbirine girdi? Vahşi kapitalizmin hiç mi suçu yok? Ne diyordu Sezen Aksu: "masum değiliz, hiçbirimiz"

- Sonunda Salgado usta yaptığı işten nefret etmiş olacak ki, doğduğu topraklara dönüyor ailesi ile beraber. Babasının bakımsızlıktan çöle dönmüş arazisini ağaçlandırıp bir tabiat parkı haline getirmek için var güçleri ile çabalıyorlar eşi ile birlikte. Kendisi dağa taşa vuruyor, ot böcek resimleri çekmeye başlıyor, el değmemiş alanlara yöneliyor, doğanın kendi kendisini yenilemesine katkı babından kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Halen de devam ediyormuş bu uğraşları. Aslında saygı duyulması gereken bir davranış bu. Ama bana biraz da günah çıkarma gibi geldi, ne yalan söyleyim. Pişmanlık sayılmaz ama geçmişine bakıp "bu fotoğrafları çektim de ne oldu, o katliamları, sürgünleri, işkenceleri belgeledim sadece, engelleme yönünde hiç bir katkısı olmadı" diye mi düşündü acaba.

Neyse, Toprağın Tuzu böyle karışık çağrışımlara sebep oldu bende. İzleyin sizin de kafanız karışsın. "İnsan insanın kurdudur" sözünün sağlaması gibi bir şey. Esfelessafilin noktası yani. Oysa sarkacın diğer ucunda "insan insanın yurdu" olma potansiyeli her zaman vardı. Yazık ki ne yazık. İnsan "insan"lıktan çıkınca hem kendisinde hem de toprakta olumsuz/ölümsüz iz bırakıyor şekilde görüldüğü gibi.

59e17aa210bbc749d15a30b7ee7b8db11510837022

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
31 May 16 14:00
Tivitır/mivitır
625f7cc3499257744f3e251aa40524811464685342

625f7cc3499257744f3e251aa40524811464685342

- Haydaaa, bu ne hocam?

- Ne olacak, olayın "mivitır" tarafı!

Madem "tivitır"dan sıkıldık, biz de mivitırdan devam edelim: Efeniiiim, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Biz dünyaya geldik geleli birbirimizle iletişim kurma ihtiyacı duyduk, kayalara, taşlara şekiller çizerek haberleştik, derilere, papiruslara yazdık, gün geldi dumanla, gün geldi güvercinler aracılığı ile haberleştik. Mektup yazdık, telgrafı icat ettik, telefonu icat ettik, faksı icat ettik. Gazeteler, dergiler çıkardık. Radyo girdi hayatımıza, sinema, televizyon icat edildi. Önce siyah beyaz sonra renkli. İnternet'le son noktaya geldik, "medya" diye bir olgu girdi hayatımıza, yazılısı ile, görseli ile, sanalı ile medya bombardımanı altında iletişime gark olduk.

Buradan lafı nereye getirecektim yahu? İyice dağıttım konuyu!

Ha, şu resimdeki duvar yazısını açıklayacaktım.

Resimde "dünya şehri" haline geldiği söylenen güzel İstanbul'umuzda bir apartmanın girişi görülmektedir. Apartman sakinlerinden bir vatandaş merdivenlerdeki gürültüden, patırtıdan veya alt/üst komşusunun yüksek sesinden rahatsız olmuş. Aynı apartmanda komşusu olan yöneticiye durumu şikayet etmek için dahiyane bir iletişim yolu bulmuş. Girişteki posta kutularının bulunduğu duvara yazı yazmak. Şimdi yukarıda saydığım haberleşme yollarından hangisine giriyor bu? Bence hiçbirine, yani "e" şıkkına, yani "mivitır" şıkkına...

Yahu bırakalım "sosyal ağ" mavralarını. Ne sosyali kardeşim, insanımız "asosyal" hale gelmiş görmüyor musunuz? Yüzyüze iletişim unutulmaya yüz tuttu. Meramını konuşarak çözmeyi akıl edemez hale geldi. Cilalı imaj devrinden cilalı taş devrine doğru hızla ilerliyoruz. Şu hale bakar mısınız?

"YÖNeTic Çok patRtı OluloR lütfeN yapmayalım" 

Hani çağdaşlaşmıştık, hani eğitim seviyemiz yükselmişti, hani milli gelirimiz artmıştı, hani şehirlileşmiştik? Yanlış alaşılmasın, bu apartman İstanbul'un Sultanbeyli, Ümraniye, Gaziosmanpaşa gibi "varoş" diye aşağılanan ilçelerden birinde değil. Bilakis, belediyesi Ana Muhalefette olan "çağdaş" ilçemizin merkezinde bir apartman. (Amacım kimseyi aşağılamak veya yüceltmek değil. Ayrımcılık yapmak aklımın ucundan geçmez. Aman haa!) Daha gidecek çok yolumuz var da dizde derman kesildi ne yazık ki. Söylenecek sözümüz kalmadı. Dilim damağım kurudu, sesim kısıldı. Kapatalım bu konuyu en iyisi. Kapat ve kurtul. Şu okullar olmasa milli eğitimi ne güzel yönetirdik, değil mi? Sahi şu muhteşem el yazısı ile derdini duvara döken apartman sakini hangi okul mezunu acaba? Ona büyük R harfinin yazılışını öğreten öğretmen hayatta mı acaba?

Tamam, tamam saçmalamaya başladım. Toptan kapatmaktan başka çare kalmadı, "kes oğlum tüm bağlantıyı"

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 2 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
17 Ara 15 13:00
Yürek Yangını

Televizyon haberlerinden öğreniyoruz ki, bu günlerde Almanya'da hummalı bir faaliyet yürütülüyormuş. Suriye savaşından canını kurtaran ve yarım düzine ülke ve onlarca engeli aşıp Almanya'ya gelebilen mülteci çocuklar için "Noel Hediyesi" hazırlıyormuş yardımsever Almanlar. Tabi ya, bu bizim aklımıza nasıl gelmedi? Elin Cermen'i mültecileri memnun etmenin yolunu anında "şıp" bulmuş gördüğünüz gibi.

İşte tam bu noktada fonda duyulan "Bir ah çeksem karşıki dağlar yıkılır" türküsü "benim yüreğime hançer sokulur" durağında takılıp kalıyor. Yüreğimizden yaralandık ey okuyucu. Burada durup bir mola verelim, dizlerimin bağı çözüldü benim.

Buna yürek mi dayanır. Gözümüzün önünde oluyor her şey ve biz hiç bir şey yapamıyoruz. Bundan bir kaç ay önce Ege Denizinde boğulup yüzüstü sahile vuran Aylan bebeğin acısını unutturacak haberler geliyor Avrupa'dan. Ölüme kurban olayım. Ölmeden karşıya geçenlerin durumu içler acısı. Perme perişan, günlerce Ege Adalarında kalıyorlar, sonra Yunanistan-Makedonya sınırında dikenli tellere takılıyor vücutlarının bir bölümü, sonra Sırbistan, (Hırvatistan, Slovenya) Macaristan, Avusturya. Ve nihayet Almanya. Söylemesi kolay. Bu kadar ülkeyi nasıl ve hangi şartlarda geçiyorlar? Kimbilir bizim bilmediğimiz ne dramlar yaşanıyordur. Hele Macaristan'da (haberlerden gördüğümüz kadarı ile) insanlık adına utanılacak manzaralar kayda geçiyor. Görmez, duymaz olaydık.

Son durakta (Almanya) ise koyun can derdinde, kasap et derdinde. Hristiyan din adamları kolları sıvamış bile. Özellikle çocuklar üzerinde yoğun bir misyonerlik faaliyeti yürütülüyor/muş. Yaklaşan Noelle birlikte halkın da bu faaliyete katkıda bulunduğunu anlıyoruz ve kahroluyoruz.

Amin Maalouf'un kulakları çınlasın. "Ölümcül Kimlikler" teorisini revize etsin bir zahmet. Lübnan iç savaşından kaçıp Fransa'ya yerleştiğinde o da bu tür muameleye maruz kalmış mıdır acaba? Hiç sanmam. Çünkü kendisi zaten bir Hristiyan. Nihayetinde, dünya çapında bir şöhrete sahip olması her şeyi izah ediyor aslında.

Bu aşamada Lübnan iç savaşı aklıma geldi. Gençlik yıllarımda başlayıp orta yaşlılığıma kadar süren kanlı kapışma. Tam 15 yıl sürdü. 200.000 ölü, bu sayının iki katı yaralı, 1 Milyon mülteci. (Suriye savaşı 5 yıldır devam ediyor, şimdiden bu rakamlar katlandı. Allah beterinden saklasın) Lübnan savaşı yıllarında neler öğrenmiştik neler. Hristiyanların sağcı, Müslümanların solcu diye anılması tuhafımıza giderdi mesela. Allah, Allah! Bu nasıl olur. O günlerin "ateşli sağcıları" olarak bu durumu bir türlü kabullenemiyorduk. "Mutlaka bu işte bir yanlışlık var" deyip duruyordum.

Haberlerden Canbolat diye bir soyisim duyuyorduk sürekli. Falanjister vardı, Filistin Kurtuluş Ordusu vardı. "Yaşar" Arafat, Mişel Amon, vs, vs. Hey gidi günler hey. Bitmez diye bildiğimiz savaş bitti, geçmez dediğimiz o günler de geçti. Geçti de sen gel bir de o savaşı yaşayanlara sor. Ne acılar yaşanmış/tır, ne!

Ve söz döndü dolaştı, bizi gene Incendies durağına getirdi. Yolumuzun buraya çıkacağını bilseydim lafı hiç açmazdım inanın ki. Bu bir film. Türkçe'ye "İçimdeki Yangın" diye çevirmişler. Bu güne kadar izlediğim filmler içinde beni derinden etkileyen birkaç başyapıttan biri İncendies. Bu hafta sonu işi gücü bıraktım bir kez daha izledim. Gene ağlattı beni. İzleyenler zaten hemencecik anlamışlardır beni. İzlemeyenlere hararetle tavsiye ediyorum. Hele de bu günlerde, şu Suriye dramı gözümüzün önünde yaşanırken olaylara bir de bu açıdan bakmak için mutlaka izlenmeli. (Ama mutlaka orjinal dilinden ve altyazılı. Türkçe dublaj başarısız.)

Şimdi burada filmin kritiğini yapacak değilim. Sadece şunu söyleyeyim, bu film bana, acının da bir eşiğinin olduğunu öğretti. Aldığımız "Acı Haber" içimizin derinliklerinde yangın çıkmasına sebep olur/muş. Bu yangın bazen öyle büyür ki, sizin oracığa yığılıp kalmanıza ve hatta aniden ölüp gitmenize sebep olabilir/miş. Yani, dış/ımızdaki yangının çaresi bulunabilir, merhemle iyileşebilir, ilaçla tedavi olabilir; ama iç yangına merhem olacak bir ilaç henüz icat edilmedi, dikkatli olmak lazım. Allah böylesi bir iç yangından hepimizi muhafaza eylesin.

Filmden beni etkileyen o kadar çok sahne var ki. Hangi birini anlatayım. Kuşkusuz izleyen herkesin etkilenme merkezi değişiklik olacaktır. Filmin sonuna doğru Kanada'da bir sokak ortasında üç kahramanın bir araya geldiği yukarıdaki sahne beni çok etkiledi mesela. Filmin ve boğazımda bir yumruğun düğümlendiği "an"ı dondurup sizinle paylaşmak istedim. Bu kadar ipucu yeter.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
27 Kas 15 01:00
Mimberden Mü'minlere

Aziz ve Muhterem Cemaat-i Müslimîn,

Uzunca bir süredir size söylemeyi düşündüğüm, fakat bir türlü fırsat bulamadığım bir mevzuda ahkam kesmek üzere karşınızdayım. Hariçten gazel okumak kolay ya, hazır camiyi boş bulmuşken hemen başlayalım gazelimize:

Konuyu şıp diye anlamış olmalısınız. Resimden de anlaşılacağı üzere camilerle ilgili dertleşeceğiz bugün sizlerle. Vakit namazlarında mahzun, cuma namazlarında mağrur olan camilerimiz. Bu toprakların alameti farikası, gurur kaynağımız, ecdad yadigarı camilerimiz. İrili ufaklı, çil çil kubbeli, kalem minareli camilerimiz. Cami yapımı konusundaki güzel geleneğimizi, hassasiyetimizi çok seviyorum Allah için. Şöyle geriye doğru baktığımızda, bin yıla yaklaşan Anadolu maceramızda en kalıcı eserimiz bu camiler oldu. Coğrafyamızın her yerinde hem eski, hem yeni bina edilmiş camiye rastlamak mümkün. Eskiden vakıflar eliyle yapılırmış, şimdilerde cami yaptırma ve yaşatma dernekleri üstlendi bu görevi. Allah hepsinden razı olsun, hayır ve hasenatlarını kabul eylesin. Tabi ki zamanın şartlarına ve ruhuna göre değişiklikler oluyor. Hemen anlaşılıyor. Selçuklu zamanında mı yapılmış, Osmanlının ilk döneminde mi, şatafat döneminde mi yapılmış anlaşılıyor. Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan cami var mı bilmiyorum da 1900'lü yıllarda yapılan camilerle 2000'li yıllarda yapılan camiler bile farklı. Son zamandaki iyileşme, zenginleşme camilerimize de yansıdı hali ile. Artık camilerimizde teknolojinin sunduğu tüm imkanları görebiliyoruz. Doğalgazlı ısıtma sistemleri, halı altından ısıtma, klimalar, çift camlar... Kürsü vaizine destek babından projeksiyon cihazlı ve perdeli sunuma uygun teknolojiler, internet bağlantıları, kapalı devre vaazlar... Son model ses sistemleri, "ekolayzır"lı mikserler... Halılar saf düzenine uygun seccade desenli, yumuşacık. İmam odası, irşad odası, hanımlar bölümü, hanımlar şadırvanı, kutu kutu kilitli ayakkablılıklar... Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Her geçen gün değişiyor, gelişiyor camilerimizin tefrişatı. Cemaatin rahatı için "hizmette sınır ve sinir yok" anlayacağınız. Gel gör ki cemaat yok. İmamlar adeta sinek avlıyor. Vakit namazlarında ya bir saf, bilemedin bir buçuk, iki saf. Koca koca güzelim mabetler ıpıssız. Şu resmini çektiğim Ihlamurkuyu Merkez Camii onlardan biri. İnsan sormadan edemiyor, acaba bunun sebebi ne? Her cuma hıncahınç dolan bu camiler niye vakit namazlarında dolmaz? Biraz geç kaldığımda dışarıdaki temiz olmayan bir örtünün üzerinde cuma namazı kılarken bu soruyu hep sordum kendi kendime. Cevabı belli aslında bu sorunun. Herkesin bildiği cevaplar. Onları burada uzun uzun zikretmenin bir faydası yok. Nihayetinde kim ne yaparsa kendine yapar. Zorla olacak değil.

Bu kadar uzun bir girişten sonra kafama takılan mevzuyu arz etmemin tam zamanı :

Baştan belirteyim -hasbelkader- bir eğitimci olarak arz ediyorum, ona göre :))

Malumunuz herhangi bir alanda sertifika alan kişi o konuya -kendi çapında- vakıf olmuştur diyebiliriz. Bunun için kurs adı altında bir program dahilinde bilgiler teorik ve uygulamalı olarak öğretilir. Duruma göre süre değişir. Ders saati baz alınır. Mesela 20 saatlik, 30 saatlik, 50 saatlik kurs programları açılır. başarılı olan bir üst kura geçer. Nihayetinde bir belge ile tescil edilir. Falan filan işte, biliyorsunuz bunları. İngilizce kursları, biçki dikiş kursları... vs.

Bu açıdan bakıldığında ülke çapında en büyük ve en yaygın kurs programı cuma günleri yapılmaktadır, diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Hemen hemen her kesimden ve her yaştan müslüman, işi gücü bırakır cumaya gider. Doğru mu, doğru. Camilerin içi, dışı dolup taşar. Cemaatin en kalabalık olduğu ve pür dikkat kesildiği anda imam efendi hutbeye çıkar ve cemaate hitab eder. Haftada 1, senede 52 kere. 10 senede, 20 senede, 30 senede kaç kere olduğunu siz hesaplayın. Muhteşem bir süre. Belli bir program dahilinde verilse en cahilimiz bile dini konuda alim olur desek yeridir. Ama olmuyor, olamıyor. Acaba neden? Muhteva ile ilgili konuşmak bize düşmez. Zira bu konuda yetkim yok, bilgim kifayetsiz, edebim müsade etmez. Kelin ilacı olsa misali. Oraya hiç girmeyelim en iyisi.

Siz hiç hutbenin verildiği yeri merak ettiniz mi? Ben merak ettim, kafaya taktım, inceledim. Anlatılanların tesir etmemesinde ufak da olsa bu yerin etkisinin olduğuna inanıyorum artık. Bir seferinde cumayı üst mahfilde kıldım. Mimberin tam karşısındayım. Hoca merdivenleri çıkmaya başladı. Çık çık bitmiyor. Yükseldikçe kenarlardan tutmaya başladı, korkuyor besbelli. Mikrofonun hizasına gelince hemen oturdu. Hiç rahat değil. Başaşağı bir durum. Hele son zamanda yapılan gösterişli mermer mimberler devasa büyüklükte. Oraya çıkan herkes korkar. Korkmam diyen kendini kandırır. İçgüdüsel bir durum bu. Vücut tepki verir ister istemez. İç ezan okunduktan sonra adamcağız ayağa kalktı, derhal yan korkuluğa sarıldı. Çünkü bastığı merdiven basamağı o kadar dar ki ayaklarının yarısı ancak sığıyor. Dengesiz bir durumda. En ufak sendelemede paldır küldür aşağıya düşebilir. Tedirgin. Zihninin görünen bölümü okuyacağı hutbeye odaklansa bile arka bölümü dengede durmak konusu ile meşgul. Anlatırken ayaklarına baktım, gerçekten zor durumda. Sanki parmakları ile merdiveni kavramak istiyor gibi. Şimdi bu durumdaki bir kişinin anlattıklarının yüzde yüz tesirli olacağını, verimli bir ders olacağını söyleyebilir miyiz? Bu ne kardeşim böyle? Güzel görünsün tamam da, adam orada korkuyor yahu! Sonra da insanımız cahil kaldı diyoruz. Herkesin akın akın geldiği saatte tüm bilgileri güzel güzel talim etme fırsatı varken onu şekil uğruna feda edersen olacağı bu. Caminin içinde bir sürü değişiklik yapılıyor da hocanın adeta kuş gibi "tünediği" o merdiven basamağını genişletmek kimsenin aklına gelmiyor. Neymiş atalarımızdan beri öyle imiş. Kardeşim, atalarımıza saygımız sonsuz, bu basamağı genişletince bu saygı eksilmez merak etme. Hoca rahatça anlatsın, tedirgin olmasın. Genişletin şu ayağını bastığı yeri. Merak etmeyin kimse görmez, perdenin arkasında kalıyor orası.

Sesimi kim duydu? Boşluğa konuşuyoruz işte. Etkili ve yetkili konumlarda olanlar duysa vereceği tepkiyi az çok tahmin ediyorum: "Kardeşim sana ne, sen işine bak, hocalar bir şey demiyor da sana ne oluyor?" vs, vs... Sustum. Ama uzun süredir içimde olan bu yaraya parmak basmanın huzuru ile susuyorum artık.

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Kas 11:46

Maşallah

Zihni Yıldız yazdı, 3 kişi beğendi, 1 yorum yapıldı.
14 Eki 15 14:00
Mâh-I Muharrem

Yukardaki duanın Muharrem ayının ilk günüde ve aşure gününde okunması yönünde tavsiyeler var. 3 er kere okuyalım. Dua, bizim bu dünya yolculuğundaki en önemli yol arkadaşımızdır.

Zaman ırmağı gene bizi, tarifsiz hüzün mevsimine, Muharrem başlangıcına getirdi... "Keşke" diyorum, edeb sınırlarını zorlayak. "Keşke kulaklarım olmasaydı, işitme nimetinden mahrum olsaydım da Kerbela olayını hiç duymamış olsaydım. Belleğimde böyle bir bilgi olmasaydı da Eskimolar gibi kutuplarda yaşayan bir müslim olsaydım." Bu acı beni zorluyor sayın seyirciler, neden anlamıyorsunuz. Çıldırma noktasına geliyorum duymuyor musunuz? Yılın 11 ay olması çok mu zor? Ya da aranızda para toplayın yılda 10 günlüğüne beni uzaya gönderin. Kazakistan'a gitmem problem olacaksa kalan 11 ayı yürüyerek geçirmeye razıyım. Yanımda "Hüseyin" ismini bugünlerde öyle yerli yersiz söylemeyin, nefesim kesiliyor. Kelimeler bitti zihnimde, sildi hepsini Seyyidina Hüseyin'in hasreti.

Bu aşamada işin ehline müracat ederek "kelime" açlığımızı sonlandıralım:

[İnsanı kelimelerin doyurduğu kadar hiçbir şeyin doyurmadığına inanırım. Yürek açlığını, zihin açlığını hangi sofra bastırır ki?

Kur'an'ın kızı Fatıma değirmen çekmekten kabarıp su toplamış avuçlarını kocası Ali'ye gösteriyor. Müşfik koca “Babana müracaat etmenin tam sırası” diyor, “Hayber'den gelenler arasından belki bir yardımcı da sana düşer!”

“Babasının anası” derhal alemlere rahmet olanın kapısına varıyor ve halini arz ediyor. Aldığı cevap, ancak kelimelerin kadrini kendisi kadar kimsenin bilemeyeceği birinin ağzından dökülecek cinsten:

“Kızım, ben onları Suffe ehli için ayırdım, veremem. Fakat size ondan daha hayırlısını vereyim. Şu şu vakitlerde deyiniz ki: Sübhanallah, elhamdülillah, allahuekber…”

Babasının anası, can paresi “Söz karın mı doyurur” demiyor. Aksine sevinerek dönüyor. Kelimelerin gücüne inanıyor. Hz. Ali diyor ki: “O kelimeleri ömrüm boyu terk etmedim”. Oradaki biri ölüm-kalım gününe işaret ederek “Sıffin gününde de mi?” diyor. Aldığı cevap kelimelerin kadrini bilen birinin cevabı: “Vallahi Sıffin gününde de terk etmedim!”]

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Eki 21:20

Rapbim bizleri peygaberimiz ses al ve azablnl sefattici etsin inşallah onlarln dusturunu.nasip etsin insallah

Zihni Yıldız yazdı, 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
18 Eyl 15 14:00
Dımeşk'e Ağıt

Dostlarım, gelin biraz dertleşelim. Hızla akan zaman ırmağında bir kuytu bulalım. Akışı seyredeceğimiz hakim bir dağ başına çekilelim. Mesela Kasiyun Dağı’nda biraz duraklayalım mı ne dersiniz? Yeryüzünde yaratılan ilk topraklara ayak basalım. Bilâd-ı Şam’ı tepeden seyr edelim. Kadim Kasiyun Dağı’na kulak verelim. Taşın, toprağın hâl dili ile “Ey İnsan, aradan geçen binlerce yılın ardından neden hâla aynı noktadasın? Nedir sendeki bu hırs?” haykırışı ile kendimize gelelim. Eteklerinde cereyan eden Kabil-Habil hadisesini anlatsın bize. İlk cinayeti, Kabil’in katil oluş nedenini, Habil’in teslimiyetini fısıldasın gönlümüze. Biz Ademoğullarının dünya sürgünündeki aldanış hikayemizi özetlesin bize Kasiyun Dağı.

Allah-u a’lem, dünyanın sonu geldi dostlar. Somon balıklarının hikayesini bilirsiniz. Yumurtadan çıkar çıkmaz hızla uzaklaştıkları nehrin gözesine ömürlerinin sonunda tekrar dönüşleri vardır hani. Ölümüne bir yüzüştür bu. Her türlü tehlikeyi göze alıp akıntıya karşı yüzerler. Kaynağa geldiklerinde ömürleri de bitmiştir artık. Adem(asm) atamızın ayak bastığı topraklar, aynı zamanda ilk cinayetin işlendiği topraklar nihayet bugün son cinayetlere de sahne oluyor. Dara, Hama, Humus, Halep ve eski ismi Aşk Demi anlamında “Dımeşk” olan Şam-ı Şerif harabeye döndü tüm dünyanın gözü önünde.

Necip Fazıl üstadın kendi hayatını veciz bir şekilde özetlediği şu beyite bakar mısınız:

Çocukken gün battı mı bir köşede ağlardım

Nihayet döne döne aynı noktaya vardım

Evet biz insanlar da nihayet döne döne aynı noktaya geldik. Dünya Savaşları, Yüzyıl Savaşları, Hun Akınları, İskender’in Seferleri, Kuzey Güney Savaşları, Balkan Harbi, Normandiya Çıkarması, Atom Bombaları, Halepçe, Çanakkale, Mercidabık, Sırp Sındığı, Paerl Harbor… Ne bileyim, aklımıza gelen veya gelmeyen bütün savaşları yaptıktan sonra başlangıç noktasına geldik. İlk mazlum, ilk mağdur, ilk şehid Habil’in kabrinin yanıbaşında birbirimizi boğazlamakla meşgulüz bugünlerde.

Yukardaki fotoğrafı internetten buldum. Habil’in Şam yakınlarındaki mezarı olduğu rivayet ediliyor. Savaştan önce çekilmiş. Bugün "Yerinde mi acep ölü ve mezar?" diye haykırsak da bizi duyacak kimse kalmadı oralarda.

İlk cinayete dağlar, taşlar ve kuşlar (karga) şahitti yeryüzünde. Şimdi, yedi milyar kişiye yaklaşan insanlık ailesinin neredeyse tamamı şahit oluyor bu vahşete. Ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Her kavmin ayrı hesabı var. Ölen de insan, öldüren de insan; ama herkes bunu seyrediyor. Durum öyle bir hal aldı ki, komşu delikanlılarının ağız dalaşında bile araya girip ayıran biz Türk’ler, hemen yanıbaşımızda, komşumuzda cinayetler işeniyor, kardeş kanı akıyor, elimiz kolumuz bağlı bekliyoruz, çaresizlik içinde seyrediyoruz. Akıl tutulması gibi bir şey.Dünya dengeleri imiş, şu imiş bu imiş, hepsi hikaye. İnsanlar ölüyor kardeşim, daha ilerisi var mı. Allah sonumuzu hayr eylesin. Dedim ya, sona yaklaştık galiba a dostlar…

Duygularımıza tercüman olması için imdada çağırdığımız Üstad’ı bırakmayalım bir beyitle. Yazımızı O’nun Çile’sindan bir ızdırab çığlığı ile hitama erdirelim, vesselam…

Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum

Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Eyl 15 06:00
Yazarım Memleket Nire?

- Buyur abi, birine mi bakmıştınız?

- Yok, toplantı varmış da onun için geldim.

- Nerelisiniz?

- Niye sordun ki, gazeteci-yazar olmam yetmiyor mu toplantıya katılmam için?

- Yerleşim için gerekiyor abi.

- Orta Anadolu'nun ortasındaki falanca şehirde doğmuşum kardeşim.

- Abi Türk müsün, Kürt müsün? Bana bu lazım.

- Haydaa, ne alaka kardeşim, burası Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinin bulunduğu Kızlarağası Medresesi değil mi, yanlış yere mi geldim ben?

- Doğru geldin abi, bugünkü kahvaltılı toplantıda son günlerdeki terör olaylarını telin için Türk ve Kürt yazarlar bir araya gelecek, ortak bildiri yayınlanacak. Toplantı öncesi bir mizansen hazırladık. Başlangıçta yazarlar kökenlerine göre şu kubbelerin altına ayrı ayrı oturacaklar. Aralarında takım kurup satranç maçı yapacaklar. Sonuç berabere bitecek, hakem her iki tarafın da elini havaya kaldıracak, plaket takdiminden sonra kahvaltıya geçilecek. Kahvaltı masasına karışık oturacaklar. Menüde kürt böreği ikram edilecek. Kavga çıkmasın diye türk kahvesini orta şekerli yapacağız.

- (iç ses) Anladıysam Arap olayım. Bu çocuk sabah sabah benimle dalga geçiyor galiba.

- Buyur abi, bir şey mi dedin?

- Yok yok kendi kendime konuşuyorum. Tamam, her şeyi anladım da birader, neden sadece bana sordun bu soruyu? Deminden beri gelen giriyor!

- Abi senin ismin bana verilen yazar listesinde yok. Onlar derneğin üyesi olduğu için Kürt mü, Türk mü olduğunu biliyoruz. Çünkü üyelik formunda bu yönde bir madde var. Bilmem anlatabildim mi?

./.

Dikkat dikkat, sayın seyirciler alıcılarınızın ayarları ile oynamayınız. Yayınımıza hayali senaryo arası vermek zorunda kaldık. Özür dileriz. Birazdan Erkan Yolaç'ın sunacağı yarışma programı başlayacak. Sorulara makul ve mantıklı cevap verirken sakın o iki kelimeyi söylemeyin. Anadolu'nun neresinden geldiğinizin ne önemi var? Başınızı emme basma tulumba gibi sallayarak adamı zıplatmayın. Hepinizi birden İzmir Marşı ile gönderir haberiniz ola. Zaten girmişiz bir darboğaza. Bir de siz karıştırmayın kafamızı. Bak, hoca hutbede "vela teferrakû" ayetini okudu. Hem okur hem "yazar"sınız. Hatırlatmaya ne gerek var, kullanmayıverin şu iki kelimeyi hocam. Deli etmeyin adamı. Acaba ümmi olsanız daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Bu kadar uğraşmaz, hepinize birden "Ümmet" der, çıkardım işin içinden.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 6 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
9 Eyl 15 14:00
Fitne Üzerine

Fitne ateşinin içimizi dışımızı yakıp kavurduğu zamanlara kaldık dostlar. Ne yapmalı, ne etmeli, nere gitmeli? “Aşk adamı ağlatır, dert adamı söyletirmiş” ya, biz dertliyiz, derdimizi söylemekten başka ne yapabiliriz ki? Allah’tan ümit kesilmez; belki bir tabip çıkar, belki de iklim değişir, Akdeniz olur birden, kim bilir?

Bizim memlekette “meraklanmak” aynı zamanda “kederlenmek” anlamında da kullanılır. Merak makamında devam edelim inşallah.

Abdullah İbnu Mes’ud (r.a)’dan dan rivayet: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle söylediğini işittim: “İleride fitne çıkacak, o zaman uyuyan yatandan hayırlıdır; yatan oturandan hayırlıdır; oturan ayakta durandan hayırlıdır; ayakta duran yürüyenden hayırlıdır; yürüyen koşturandan (atlı) hayırlıdır. Fitnede savaşanların hepsi ateştedir.” Ben: “Ey Allah’ın Rasulü, bu söylediğin fitne ne zaman olacak?” dedim. “Bu, dedi, eyyamü’l herç’tir (dahilî kıtal zamanıdır). “Ben tekrar: “Eyyamü’l herç ne zaman olur?” diye sordum. Buyurdu ki: “Kişi arkadaşına itimat etmediği zaman.” O güne erişecek olsam bana ne emredersin?” dedim. “Nefsini, elini geri tut ve mahallene gir” dedi. Tekrar sordum: “Ey Allah’ın Rasulü, eğer mahalleme de girerse ne yapayım?” “Evine gir” buyurdu.

Sa’d İbnu Ebi Vakkas (r.a)’dan dan gelen rivayette Sa’d: “… Ey Allah’ın Rasulü, düşman evime kadar girip beni öldürmek için elini kaldıracak olursa ne yapayım?” diye sorar. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hz. Adem’in oğlu (Habil) gibi ol” der ve Hz. Adem’in oğulları Kabil ile Habil arasında geçen hadiseyi hülasa eden -ve Habil’in söylediği sözleri nakleden- şu ayeti okur:

“Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim. Çünkü ben, kâinatın Rabbi olan Allah’tan korkarım. Şüphesiz dilerim ki, sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin de o ateşe atılacaklardan olasın. İşte zalimlerin cezası budur” (Maide 28-29)

Bir başka rivayette bu duruma düşecek olan bir kimseye Hz. Peygamber (s.a.v.), daha açık bir ifade ile şu emri verir: “Elini tutsun, Allah’ın öldürülen kulu (Abdullahi’l-Maktul) olsun, Allah’ın öldüren kulu (Abdullahi’l-Katil) olmasın. Zira kişi, İslam cemaatinde bulunur da, kardeşinin malını yer, kanını döker, Rabbine isyan ederse cehennem kendisine vacip olur.”

Ölçümüz bu! Ümmetin içine düşen fitne ateşini söndürmenin en emin yolu. Paramparça olduğumuz şu zamanda hadiselere biraz da bu zaviyeden bakmamız gerekiyor diye düşünmekteyim.

Yazımızı rahmetlik Fethi Gemuhluoğlu’nun dostluk üzerine yaptığı sohbetin konumuzla ilgili bölümü ile bitirelim.

“…. Büyük Osmanlı, kurduğu fütüvvet düzeninde, bazı meslekleri fütüvvet düzeninin içine almamış. Sayyâdları almamış, -avcıları-. Kassâbları almamış, -kasapları-. Her mahalleye bir kasap lâzımdır beyefendiler, o siz olmayın. Kan dökücü olmayın. Maktûl olun, katil olmayın. Mazlûm olun, zâlim olmayın. Size kassâb olmak, sayyâd olmak, dellâk ve dellâl olmak yakışmaz. Dellâkler, vücudumuzdaki kiri önümüze koyarlar, Allah’ın Settârü’l-Uyûb vasfını rencîde ederler. Dellâller, iki kişinin mâbeyninde bir kişiyi iltizâm etmek durumunda kalırlar. Dellâl olmayın, dellâk olmayın, kassâb olmayın, sayyâd-ı bî-insâf olmayın. Bazı mesleklerin de, mesleklere sülûk da… Onlara düşmanlık ilân edilmemiş, cem’iyyette onların da bir fonksiyonu var. Cem’iyyet, onları da bu edebin dışında olanlara bırakmış yahut bunu bilmeyenlere bırakmış. Buradaki cehl, cehl dolayısıyla makâm-ı aftadır. Cehl bir nevi sebeb-i afdır. Seyr-i sülûkda, cehl, makâm-ı mâzeret sebebi değildir. Öyleyse bazı mesleklere sülûk edemezsiniz. Bazı meslekler de dost meslekler değildir….”

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Zihni Yıldız yazdı, 1 misafir olmak üzere 7 kişi beğendi, 5 yorum yapıldı.
27 Ağu 15 02:00
Ali Esin'e Vefa

Bir Ali amcamız vardı bizim. Daima gülümseyen, altın kalpli güzel insan Ali Esin. Babamla aynı yıllarda (1926) doğmuş. Biz onunla 90'lı yıllarda karşılaştık. Görmüş-geçirmiş, hayatın her türlü cilvesine şahit olmuş, devlet dairesinden emekli olmuş müşfik bir "abi" olarak çıktı karşımıza. Çalıştığımız kanallarda (Star Tv ve Kanal 6) o hava durumu sunuyor, biz de onu çekiyorduk. Meslekte hem "alaylı" hem "okullu" idi. Böylelerine az rastlanır. Meteoroloji yüksek mühendisi. 50'li yıllarda Yeşilköy Havaalanında işe başlamış, sonra gazeteye geçmiş, bilahare Türkiye'nin ilk hava durumu sunucusu olarak TRT'de çalışmaya başlamış. TRT'den emekli olunca kopamamış mesleğinden. Özel televizyonların kurulması onun için ikici bahar olmuş. Star'dan sonra Kanal 6'ya geçtik beraber. Ben bir ara haber yönetmenliği yapmıştım, o günlerde yakından tanışma imkanımız oldu rahmetlik ile.

*

İşine o kadar titizleniyordu ki zannedersiniz daha yeni başlamış, kendini ispat etmek için çabalıyordu. Herkesten önce gelir, o günün hava durumu ile ilgili tüm kaynakları tarar, araştırmalarını yapar ve bunların ışığında kendi tahminini oluştururdu. Ve bu tahminlerin haritaya dökülmesi. Beni/bizi hayretlere düşüren aşama buydu. O günün şartlarında doğru dürüst bilgisayar programı yok. Amiga marka bir bilgisayarı vardı. O bilgisayardaki iptidai programlarda neler yaptığını anlatamam. O çizgileri, kar-yağmur-bulut-güneş ikonlarını binbir zahmetle yerleştirirdi harita üzerine. Her gün ayrı bir sanat eseri çıkarırdı. Sade ve anlaşılır haritalarla inerdi rejiye. Mavi fon önünde boşluktaki hayali noktaları eli ile göstererek öyle tatlı bir anlatımı vardı ki herkes hayran kalırdı. Çoğu zaman, günlük hayatta işe yarayacak ipuçları ve örneklerle zenginleştirirdi anlatımını. Mesela, vücut ısısını dengelemek için dondurmayı kışın, çayı yazın tüketmemizi tavsiye ederdi. Oysa biz tam tersini yapıyoruz değil mi.

*

Ona arada bir takılıyordum. "Yahu Ali abi, akranların kahvede pişpirik oynuyor, artık sen bırak şu işi, gençlerin önünü aç. Git evinde dinlen, tatil yap, gez toz..." derdim. Tatlı tatlı gülerek "oğlum ben çalışmadan yapamam, bu işi seviyorum, bu işi doğru dürüst yapan yok ki, ben kimsenin önünü kesmem merak etme" derdi.

*

Bir gün "Zihni, ben yarın hastahaneye yatacağım, ufak bir operasyon geçireceğim, hakkını helal et" dedi. "Saçmalama Ali abi, ne hakkımız var ki, sen yarın yatar öbür gün sağlıkla çıkar işine gelirsin inşaallah" diyerek teselli ettim. Herkesle helalleşti, gitti.

*

Florence Nightingale Hastanesinde ameliyat olmuş. Doktorun anlattığına göre başarılı geçmiş, zaten gerçekten de basit bir operasyon imiş. Ali abi ameliyat çıkışı kendine gelmiş, hiç bir problem çıkmamış. İşte ne oldu ise ondan sonra olmuş. Anlatıldığına göre Ali abi ameliyat sonrası bir hayal kırıklığı yaşamış. Vefasız biri yüzünden dünyaya küsmüş birden. Ertesi gün ekipçe ziyaretine gittiğimizde Ali abi yoğun bakıma kaldırılmıştı. Doktoru ile konuştuk. "Ben böyle bir şey görmedim, Ali bey'in vücudu aniden kendini kapattı, önce yemedi, içmedi. Bunun üzerine serumla beslemeye karar verdik, enteresan bir şekilde vücut serumu da kabul etmedi. İlaç tedavimize cevap vermedi, kısa sürede yoğun bakımlık oldu" dedi. Şaşırıp kalmıştık. O günü hiç unutmadım, yeri geldiğinde arkadaşlarıma anlatıyorum örnek olsun diye. Ali abi yoğun bakımda da uzun kalmadı. Yanlış hatırlamıyorsam o gün veya ertesi gün vefat etti. Allah taksiratını affeylesin. Mekanı cennet olsun.

*

Ne yazık ki onunla çekilmiş bir fotoğrafım yok. İnternetten araştırdım. Ömrü hava durumu fonunun önünde geçen Ali abinin kamera önünde çekilmiş doğru dürüst bir fotoğrafı bile yok.

*

Derken içimi sızlatan yukarıdaki fotoğrafın bulunduğu internet sayfası ile karşılaştım. "Gitti Gidiyor" diye satış yapan bir sitede Ali amcanın renkli fotoğrafı 10 liraya satışa çıkarılmış maalesef. Vâ veylâ, vâ esefâ!

*

Ey insanlık, ey vefa duygusu! Nereye gittiniz, kaybolduğunuz yerden ne zaman çıkacaksınız? Her şeyi paraya çevirmeyi maharet sayan vahşi kapitalizm anılarımızı da sepete ekletmeden gelin artık ne olur. Çok üzgünüm.

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 15:12

Misafir

1

27 Ağu 10:59

Teveccühünüze teşekkür ederim Bulut bey.

Zihni Yıldız yazdı, 5 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
19 Ağu 15 04:00
Kedidir Ne Yapsa Yeridir

"bir kedi gördüm galiba"

...ya da

"kedidir, kediii"

Ne o sarı kuşun kafes içinde kedi ile mücadelesini anlatan çizgi filmi, ne de Zeki Alasya - Metin Akpınar ikilisinin -saçma sapan desem emeğe saygısızlık olacak- filmini izledim. Bu akşam bir kedi gördüm dostlar, bir sokak kedisi. Gözlerime inanamadım. Aha işte fotoğrafı. Yatsı vakti karanlık bir sokak olduğu için cep telefonu ile ancak bu kadar olabildi. Bu karanlık fotoğraftan bir şey anlamadım diyorsanız biraz sabretmeniz gerekecek. Zira bu konudaki açıklamayı yazının sonuna bıraktım. Şimdiki söyleyeceklerime "komplo" deyip burun kıvırmayın lütfen. Bu konu ciddi(!) Wikileaks belgelerine gösterdiğiniz ilginin binde birini bu konuya ayırın, çünkü bu konu sizi ilgilendiriyor. Saldırı öyle uzaklardan değil çok yakınınızdan, sokağınızdan gelecek. Haberiniz olsun.

Bu şehrin kedilerinin olağanüstü yetenekler kazandığını, yakında biz insanlarla sokak savaşlarına girişebileceklerini söylersem biraz abartmış olurum sadece. Sabahın alaca karanlığında karşı apartmanın altıncı katında oturan merhametli yaşlı kadının pencereden et, ciğer vb. atmasını hadi bu sokağın kedileri öğrendi diyelim. Başka sokaklardaki hatta başka mahallelerdeki kediler nereden biliyorlar? Vakti gelince toplanmaya başlıyorlar, hep birlikte o pencereye bakıyorlar gözlerini kırpmadan. Abartmıyorum bazen 50 ye yakın kedi oluyor o bölgede. Hızla düşen et parçalarının çıkardığı "pat, pat" sesleri ıssız sokaklarda yankılanmaya başlamışsa kediler için ziyafet vakti girmiş demektir. Hiç kavga etmeden herkes nasibini yiyor ve yarım saat sonra orada bir iki kediden başka kedi kalmıyor. Herkes ait olduğu sokağa dönüyor herhalde. Organizasyona bakar mısınız?

Sonra, bu kediler şehir hayatının zorluklarını bir bir alt etmeyi başarıyorlar haberimiz olsun. Hızla gelen arabanın altında kalıp ölen kedi olaylarına az rastlıyoruz artık. Adamlar -pardon kediler- işin püf noktalarını öğrendiler zahir. Trafiğin akış yönünü bilmese önce sağa sonra sola bakar mı kedicik. Aracın hızını da tahmin ediyorlar herhalde ki pırt diye geçiyorlar karşıya. Mega şehrin sokakları hızla kalabalıklaşan kedi nüfusuna ev sahipliği yapıyor artık. Hangi çöp kutusunda ne tür yiyecek var anlıyorlar. Bir çırpıda zıp diye çıkıyor, içine girip karınlarını tıka basa doyurduktan sonra kenara çekilip bir güzel yalanıyorlar. Bazı aylarda bizim bilmediğimiz bir lisanla birbirlerine bağırıyorlar bunlar. Sakın insanlara karşı yapacakları topyekün saldırının şifreleri olmasın bu garip bağırışlar? Kedidir ne yapsa yeridir.

Gelelim bu akşamki olaya: Dalgın dalgın kaldırımdan yürüyorum. O da ne, sıra sıra park etmiş araçlardan bir servis minibüsünün katlanmış aynasına leylek gibi tünemiş bir kedi. Birinden veya bir şeyden korkmuş desem, gözlerinde hiç korku emaresi yok. Gayet rahat, etrafı seyrediyor. Ben telefonu çıkardım, gece moduna getirdim, yakınlaştım, uzaklaştım hiç rahatsız olmadı. Aşağıya atlayacak diye telaş etmem boşunaydı. Hatta ben deklanşöre basarken başka yere bakıyordu, "pisst" diye bir ses verdim, bana baktı. Oraya nasıl çıkmış, dört ayağını birden nasıl sığdırmış o aynanın sırtına, ne arıyor o minnacık yerde? Şimdi gel sen komplo teorileri üretme. Bunlar araç kullanmaya başlarsa şaşmayacağım demiş miydim? Korkulur usta bu İstanbul'un kedilerinden. Öyle "kedidir kediii" deyip film çekmeye benzemiyor artık. Eski çamlar bardak oldu ey ahali. Benden söylemesi.

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
27 Oca 15:12

Misafir

1

21 Ağu 11:26

Meğer İstanbul'un kedileri sadece benim değil, dış "jurnal"lerin dikkatini çekmiş. Buyurun: "İstanbul'un kedileri Wall Street Journal'da" http://www.ntv.com.tr/galeri/yasam/istanbulun-kedileri-wall-street-journalda,yrLBfwHVS06ALDEPD1ox9Q/QadjfGr23

Zihni Yıldız yazdı, 6 kişi beğendi, 2 yorum yapıldı.
13 Ağu 15 16:00
Bir Zamanlar

Bir Zamanlar Anadolu'da filminin çekildiği Kırıkkale'nin Keskin ilçesi tipik bir Orta Anadolu kasabasıdır. Filmi izlerken Keskin'le ilgili TRT yıllarıma ait bir anı dağarcığımdan çıkıp geldi. Sadık Yalsızuçanlar'ın yönetmenliğini yaptığı "Ozanın Kopuzundan Aşığın Sazına" adlı belgeselin çekimi için uğramıştık. Bilenler bilir, Keskin denince akla Hacı Taşan gelir. Büyük usta Muharrem Ertaş'ın yanında yetişmiş. Kendine has üslubu ile ünü köyünün, kasabasının, vilayetinin dışına taşmış bir usta Hacı Taşan. Yanılmıyorsam biz 1989 yılında gitmiştik. Hacı Taşan vefat edeli yaklaşık 6 yıl olmuştu. Oğulları onun ocağını tüttürmeye, sanatını devam ettirmeye çalışıyorlardı. Belgeselin Kırşehir ozanları ile ilgili bölümünde Çekiç Ali, Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş ve Hacı Taşan anlatılıyordu. Hacı Taşan'ın Keskin'de ikamet eden oğullarının yaşadığı evde geçen birkaç saati hiç unutmuyorum. Arada bir tebessümle yâd ediyorum.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmini izlerken araç içi yol sahnesinde radyodan duyulan Neşet Ertaş'ın "Allı Durnam Ne Gezersin Havada" türküsü burnumun direğini sızlattı ve Hacı Taşan'ın evlatlarının yaşadığı o ev gözümün önüne geldi. Tek bir çatı altında 4-5 kardeş aileleri ile birlikte oturuyordu, yanlış hatırlamıyorsam. Bizi çok sıcak karşıladılar. Yemek hazırlamışlar, ikramda bulundular. Büyük ağabey, sanki babaları gibi diğerlerini yönlendiriyordu. O'nun bir dediğini iki etmiyorlardı. Bizim için ne yapacaklarını şaştılar, ezim ezim ezildiler o yoksulluk içinde. Bir ara ağabey Kudret Taşan "abilerime culuk hazırlayın" dedi kararlı bir tavırla. Bu emir, çekim telaşında arada kaynayıp gitti. Az çok "culuk" ne demek biliyordum. Ama "hindi kesin" mi demek istedi, yoksa başka bir şey mi, fazla üzerinde durmadım. Neyse çekim bitti, malzemeyi toplayıp minibüse yüklerken küçük kardeş iki elinde iki hindi ile geldi. Hayvanların ayakları bağlı, baş aşağı kanat çırpa çırpa acayip bir manzara. Ağabey Taşan yalvarmaya başladı, "ağabeylerim ne olur azımızı çoğa sayın, bu hedâyemizi kabul buyurun, gittiğiniz bir mola yerinde kestirir yersiniz" İçten ve saf bir eda ile ciddi ciddi bu hindileri kabul etmemizi istiyordu. Hiç olacak iş mi? Bunu kabul etmemiz mümkün değil tabi ki. Ama gel de anlat meramını. Adam "abi ölümü öp" diyor, "ölüm küskünlüğü" diyor, yalvarıyor. Zar zor ikna ettik. "Almış gibi olduk" dedik, "Allah razı olsun" dedik, babalarına rahmet okuduk. Sonunda başları önde isteğimizi kabul etmek durumunda kaldılar. O gün bu gündür arada bir "abilerime culuk hazırlayın" sözünü tekrar ederim. Youtube'dan arama yaparken öğrendim ki Kudret Taşan da vefat etmiş. Videonun altında, bu garip insanların dünyasını anlatan tipik bir yorum gözüme çarptı. Anadolu insanı mezardaki ölüye hitap ederken bile içtenliğinden hiç bir şey kaybetmiyor. (Af)Buyurun:

"mekanın cennet olsun kudret taşan sen gittin bu itler birbirine düştü para için sattılar düğünleri.düğüne 2 gün kala başka düğünlerden 100lira fazla verildiği için düğünü bırakıp gittmeye başladı satılmışlar. misal benim düğünüm senin varlığında böle miydi? Mekanın cennet olsun büyük keman üstadı seni saygıyla anıyoruz"

Vesselam...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Ağu 09:52

Teveccühünüze teşekkür ederim. Çalakalem bir şeyler karalamaya çalışıyorum uzun süredir. Blogda yazıların tamamına yakını var. Saygılar...

13 Ağu 18:25

Haddim olmayarak, uzun zamandır bu kadar güzel bir yazı okumadığımı söylemek isterim. Anlatımınız da en az anlattıklarınız kadar güzel. İnşallah sık sık yazarsınız. Saygılar..