Türkiye Aktivitesi
1679 ziyaret
1 online
Sıla Münir
Okur-bozar

Türkiye Puanı

10 puan Açık Yeşil Kalem

Derecesi

10 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Sıla Münir yazdı, 110 kez açıldı , 3 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
14 Haz 17 13:00
Başsız Bir Yazı
0530521f54c340adc987a1473a6ce1c91497432728

(Ana başlık atmadım çünkü, dört başlıklı bir hatıra silsilesi ile yazımı toparlamaya çalıştım.)

Allahü teâlâ'ya şükr ve hamd içerisinde hatıralarımı paylaşmaya devam ediyorum.

'Vay arkadaş, ne hatıraymış, yaz yaz bitmedi!' diyorsunuz değil mi?

Ben de bu kadarını tahmin etmiyordum. Sanki ben yazdıkça bir kutu daha açılıyor, hafızam her birini sıra sıra önüme seriyor...

Çocukluk hatıralarını biriktiren ve güzelleşmesine katkıda bulunan en mühim şeylerden biri, iyi komşulardır. Hele meyve bahçeleri, ahır ve kümesleri varsa...

BÜYÜK BAŞIN DERDİ.....

0530521f54c340adc987a1473a6ce1c91497432728

Çocukken komşunun devâsa ahırının devâsa bahçesine giderdik iki üç arkadaş. İçeri girmez, eni yaklaşık iki karış aralık demir parmaklıklı kapıdan bakardık ineklere... Tabi sadece inekler yoktu. Tosunlar, düveler, dana ve buzağılar da vardı. Toplamda on beş ya da on altı büyükbaş hayvan... Onların aralarında efe efe gezen horozlar ve avaneleri de vardı.

Bir keresinde temaşaya fazla kapılıp, başımı o demir kapının parmaklıkları arasına sıkıştırmıştım. O korkuyu hiç unutamam. Başımı çıkarmak için debelenirken, üstüme üstüme gelen irice bir inek, en kallâvî gerilim filmini aratmamıştı. Bereket yalnız değildim de boynuzlanmaktan ucuz kurtulmuştum.

BIZZZT... ÇITT ÇITTTT...

a93d72a91fed58aad06d3253f54949141497432746

Bir komşumuz da ipek böceği yetiştirirdi. Gün gün gidip, böceklerin kozaya durmasını safha safha izlemek ne keyifli olurdu. Tırtılların yaprak kemirme sesleri hâlâ kulaklarımdadır. Yumurtanın üçte biri büyüklüğünde bembeyaz kozaların üzerinde biriken pamukçukları işaret parmağımıza dolamak sûretiyle imece usulü temizlerdik. Hiçbir karşılık beklemeden... Kavuklu işaret parmağımız olurdu. Kimimiz abartır, üç parmağımıza da dolardık. Saatler, belki günler sürerdi.

ONUN BUNUN ÇOCUĞU!

e8b7446d6079383e97e4c6ef837a0d031497432759

Fındık tarlası olan bir dede, çelik çomak oynarken yakalayıp, hatırı sayılır bir harçlık karşılığında, fındıkları bize ayıklattırırdı. Mısır da soydurur ve ufalattırırdı. Çok severdik o dedeyi. Çağırdığında koşa koşa giderdik. Tabiii harçlıklar da tatlı gelirdi, yalan yok.

Dede yine bir gün, mısır ufalamak için çağırmıştı. O gün iki misli keyifli geçmişti. Çünkü dedenin, bizden yaşça büyük, çok sevdiğimiz torunu Ahmet abi de gelmişti yardıma. Bilmeceler sorar bizi çok eğlendirirdi. O gün, aynı zamanda benim son gidişimdi. Sebebi ise, işimizi bitirip sıra harçlık dağıtımına gelince, dede Ahmet abiye parayı uzattığında onun şu sözü çocuk aklımla kalbimi çok kırmıştı, âdetâ ciğerime ok saplamıştı; 'yaa dede, ben onun bunun çocuğu muyum ki bana da veriyorsun!'.

Abimden ayırmayıp gözünün içine baktığım, her halimle ona hürmet ve sevgimi gösterdiğim insan bu cümleyi kuruyordu...

Nasıl bir hayal kırıklığı hesab edin...

Bir daha gitmedim.

KALANDAR

b7254b06408f0a226e16ff26ce7d28f01497432772

Hatırlayanlar vardır belki. Biz Hicrî yılbaşı geceleri yapardık daha çok. Çocuklar tanınmayacak kılıklara girip, mahalledeki evlerin kapısına vurarak ya da ziline basarak, kapı açılır açılmaz kulbundan tutup ev sahibinin tamamiyle açmasına mani olup, ucuna poşet bağladıkları sopaları aralıktan uzatıp, hediyeler toplarlardı. Değişik usulleri de vakitleri de var bu âdetin. Bizimki böyleydi. Ben de bir kez kalandar yapmış, elime yüzüme bulaştırmıştım. Şöyle ki; kapı komşumuzun ziline basmış, o kapıyı açtığı an elimdeki çubuğu böğrüne saplarcasına bir hışımla uzatmıştım. Yalnız, bir gariplik vardı. O da, ben poşeti çubuğun ince tarafına takmış, kalın tarafını da tutmuştum. Tabi komşumuz Allah ne verdiyse, gönlünden ne koptuysa doldurmuştu. Fakat poşeti takıyor, çubuğun ince tarafı olduğu için ağırlıktan, poşet her defasında düşüyordu. Bağlamayı bile denedi, ı-ııh, olmadı, olmadı. Bütün bunlar gerçekleşirken ikimiz de sessiz bir (ne demekse) gülme krizine girmiştik. Nihayetinde pes etmiş çubuğu oracığa fırlatıp eve kaçmıştım.

İlk ve son kalandarımdı...

Fotoğraflar: cokokuyan

15 Haz 08:27

Teşekkürler.

15 Haz 06:49

Misafir

:)) çok hoş hatıralar

Sıla Münir yazdı, 104 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 6 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
17 May 17 01:00
Asabi Kimseler

Öfkem büyük ve derin,

Asabi kimselere,

Hiç sevimli, hiç şirin,

Olamaz asabi kimse.

Kaşları çatmak zinhar;

Yakışmaz müslümana,

Kalp kırmak ki denk olmuş,

Beytullah'ı yıkmaya...

Aslında acınacak

Haldeler böyleleri,

Nasıl taşır kalbinde,

Bunca öfkeyi ve kini...

Herkesi yaralıyor,

Her bakışı her sözü,

Herkesten âh alıyor,

Nasıl gülecek yüzü.

Etrafındaki kimseler,

Gazabından korkarak,

Hep müdara ederler,

Heyhât, kendisi bilmez,

Hiç kusurunu görmez,

En yakınları bile,

Onu yürekten sevmez!!!

Sıla Münir yazdı, 152 kez açıldı , 5 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
5 May 17 05:00
Sev Bostancı Danayı

Çok uzun yazılar, kimi vakit beni de sıkar.

Fakat, bunu da yazmalıyım, alem bunu da bu gözle görmeli ve okumalı diye tarihe not düşmek istiyorum. Gerçi çok da muazzam bir bakış açım yok. Ama ne yalan söyleyeyim  ifade ediş tarzıma biraz güveniyorum galiba. İşte bu hislerle kaleme aldığım, bir sayfada bulunan fakat mevzuları farklı birkaç satır...

Birden, komşumuzun derya misali yonca tarlası aklıma düştü. Dizleri aşan yoncalar tırpanla biçilir, hepsi aralıklı dizilerek arsanın belli bir yerinde toplanır, kurumaya bırakılır. Kalan boş alanda ise inekleri yayılırdı. Evvela yere yumulmuş tombul ve sümüklü bir burun, sonra otların dişler vasıtasıyla kopuş sesi, nihayet ineğin çiğnerken çıkardığı o katır kuturlar... Oturup o sesi dinlemek ne zevkli gelirdi. Ve nasıl iştaha getirirdi. O iştiha ile eve koşar, bir kıytık esmer, ev yapımı fırın ekmeği ve birkaç tutam taze soğanla bulurdum kendimi.

Bazen de yine komşunun ahırına gider, bir kenara çömelir, ineğin geviş getirmesini izlerdim. Bildiğin ellerim çenemde, en sevdiğim çizgi filmi izlerkenki zevk gibi bir hisle, geviş getiren inekle yarım saat kırk beş dakika bakışırdık. Çok iyi hatırlıyorum, o an aklımdan hiçbir şey geçmiyor, sâfi mevcut manzaranın seyrindeyim. İneğin üst çenesi sabitken alt çenesi nasıl bu kadar hızlı ve devamlı hareket halinde olabiliyorun hayreti içerisine giriyorum bir an. "Ne bakiyün olm!" der gibi baygın ve umarsız bakışlarını komik buluyordum.

...

Doktorumla görüşmek için hastahaneyi her aradığımda, karşımdaki görevliye şu espriyi yapmayı istiyorum:

- Merhaba, ben doktor falanca hanımla görüşecektim.

- Tabi, kim arıyor, hastası mısınız?

- Evet hastasıyım, bayılıyorum kendisine, ah o gamzeleri yok mu bitiyorum.

...

Bu millet, kenef kapılarına yazılan, "Küçük 50 , Büyük 1" tarifesini bile yadırgamayıp, devletine isyan etmemiş.

Korkun bu milletten!!!

Elleriyle büyüttüğü keçiyi kesen ve yiyen, aynı zamanda değme şairlere taş çıkaracak kuvvet ve hissiyatta şiirler yazabilen insanlar var bu memlekette!

Hemi de hanım bayan!

Korkun bu milletten!

...

Siz hiç annesini emen buzağıyı izlemenin keyfine vardınız mı?

İpinden salınan buzağı saatlerdir belirlediği rotasına bir çırpıda, hoplaya zıplaya ulaşır. Mıknatıs gibi... Başlar cok cok cok diye emmeye. Ah o kuyruğu! Ah o kuyruğun dili olsa da konuşsa! Evvela süt az gelir, bizim buzak hırslanır, burnuyla vurur ha vurur! Anneciği kızmaz ama, abartınca hışımla döner, mmmm diyerek ikazda bulunur. Sabrının ve gayretinin mükafatını, ağzının yanlarından taşan, hatta baloncuklara dönüşen süt köpükleriyle kanıtlar kerata...

İ me de be'nin hangi üst listesindeki film bu kadar keyif verebilir insana?

Keşke yazılarımıza video da ekleyebilseydik. O günler de gelir elbet.

09 May 17:12

Teşekkür ederim.

09 May 16:32

Misafir

Yazılarınızı ozlemistim kaleminize sağlık

Sıla Münir yazdı, 143 kez açıldı , 7 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
29 Nis 17 21:00
Bir Böcük Yeter Anlatmaya Herşeyi
20d22829c579f01d6268e0274e7686f21493498378

Bazen kendimle konuşur gibi yazmaya koyuluyorum, aniden, yine sosyal mesaj verirken buluyorum kendimi. Halbuki niyetim derdimi anlatıp, paylaşıp rahatlamak.

İnsanoğlu böyle işte...

Kendi derdini unutup, erteleyip, hatta küçümseyip ve horlayıp başkalarınınkine çareler aramaya pek meraklı. Hususen cins-i lâtifler...

Hoş, başkalarının derdini görüp görüp, " Amanııın biz de bu halde olabilirdik, halimize şükredelim!" deyici olmak da var işin içinde.

Bu da birşeydir.

Diyeceğim, fakat..

Başkasının kederini görüp, haline şükretmek biraz ürkütücü biraz da acımasızca geliyor bana.

Hani, bazı Allah dostları buyurmuşlar; "Ya Rabbi! Bu güne kadarki istiğfarlarımdan da istiğfar ederim!"

Ne muazzam değil mi...

Bakın yine aynı şeyi yapıyorum.

Bu kez yakaladım kendimi, kurtuluş yok!

Bu aralar biraz hüzünlü günler geçiriyorum.

İtiraf edeyim, çevremdeki kahkaha sesleri gâh ürkütüyor gâh öfkelendiriyor beni.

Manasız biliyorum.

Boşlukta sallanır gibiyim.

Rüzgar nereye savursa oradayım. Hiç mukavemetsiz... Kararlarım sabit ve katı.

Belki geçici bir delilik, belki buhran başlangıcı.

Hâlbûki bahar beni uçurur..

Ama uzun zaman evvel yere çakılmış da, gövdesinin yere değen kısımlarında otlar yeşillenmiş bir enkaz gibiyim.

Kimi vakitlerde de dostlarımı kahkaha krizine sokacak mahiyette mizah doluyum.

Her ambulans sesi böğrüme hançer gibi saplanıyor. Her fren, her nâra, her gümbürtü bir mızrak tesirinde...

Bazen üstadın dediği, civatası gevşemiş musluk misali, ıvır zıvır herşeye ağlıyor yahut ağlamaklı oluyorum.

Bir yandan da kendime kızıyor ve bu hali yakıştıramıyorum.

Şimdi bunları burada niye anlattığıma bile kızıyorum.

Sonra bu hallerimin müsebbib(ler)i aklıma düşüyor. Veryansın ediyorum.

Beni bu hale iki şey getirdi:

Birincisi; öfke.

İkincisi; sabırsızlık.

Danaburnunu bilir misiniz?

Bitkilerin kökleriyle beslenir.

İlaçlamazsanız, cânım domates, biber ve bilumum zerzavat fidelerinizi, küçük Emrah'ın "boynuuuu bükükklerrrr" şarkısı eşliğinde mahsülsüz kaldırmak mecburiyetine düşersiniz.

İşte öfke de aynen bunu yapar insana.

Köklerinden kemirilen insan da zamanla solar gider. Sigara gibi, içenden ziyade, yanında içilene daha fazla zararı dokunur.

Bilene...

Anlayana...

Kader işte kader!

Yaşaman gerekiyorsa yaşıyorsun!

Bu kadar edebiyat niye?

20d22829c579f01d6268e0274e7686f21493498378

Not: Fotoğrafdaki danaburnu böceedir. :) Renkteki muhteşemliğe bakar mısınız!

15 Haz 06:51

Misafir

Biz danaburnuyla kuş yakalardık... abanoz...

Sıla Münir yazdı, 574 kez açıldı , 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi , 4 yorum yapıldı.
24 Mar 17 21:00
Güvendiğim Dağ'lara
ee5f55f4d28afb48bbe526709e5bcde81490381856

ee5f55f4d28afb48bbe526709e5bcde81490381856


Herkese hep romantik, hep efsane geliyor. Fakat hakikaten Türk'ün cesaretinin, yürekliliğinin bir misli yok.

Ondaki vatan sevgisinin emsali yok!

Akılla çözülecek birşey değil. Sizin de nefesiniz daralıyor mu bu mevzuu böyle düşünürken. Ben dişlerimi sıkıyorum, gözlerime yaş hücum ediyor...

Daha evvel fazla film, özellikle de fazla Türk filmi izlemediğimi yazmıştım.

Hele tarihi...

Hele askeri...

Hani demiştim ya, "Kahramanlar leyla/mecnunculuk oynuyor. Hocaları şarapçıdan bozma meczubu andıran ihtiyar.

Analar bacılar fettan".

Tavsiye üzerine Dağ 2 filmini izledim.

Her şeye rağmen, nihayet dedim.

Nihayet, izlenmeye değecek bir film yapılmış.

Sinema eleştirmeni değilim. Öyle özel efekt, kurgu, vs.'den de anlamam. Sadece seyirci olarak bu film hakkındaki fikirlerimi ifade etmek istiyorum.

Oyunculuk mükemmel.

Bazı sahneler hakikaten gerçeğini aratmıyor.

Hissiyatı doruğa çıkaran kısımlar...

Bir tanesi, Eşref'in vurulduktan sonra Arif'e, "Beni kalkan yap!" demesi... Hangi mantıklı izahla mutmain olabilirsiniz bu sahnede? Olamazsınız! Akılla anlaşılabilmesi mümkün değil.

Esir olan kızın komutana ağlayarak dua edip sarılması...

Keskin nişancının şiirleri... Şahane düşünülmüş.

Kimileri diyor; vay arkadaş, o kadar kişi ikiyüz kişiye nasıl karşı koydu?

Arthur ve şovalyeleri saksonlara nasıl karşı koydularsa öyle... Onlar süper film, kült film. Tabi tabi...

Tüm ekibi tebrik ediyorum.

Tabi bazı sahneler de üzmedi değil...

Bir kere; bilmem kaç yıl, meşakkatli eğitim ve sonrasında operasyonlardan çıkmış, vatan için ölümü sevgili edinmiş bir komutanın vicdanına, bacaksız bir gazeteci-yazarın, klasik edebiyat ifadeleriyle seslenmiş ve uyandırmış olması hayal kırıklığına uğrattı beni. Fetih 1453'deki gibi hani... Koskoca fetih bir kadının gazıyla nihayete eriyordu ya... Anlatanların yalancısıyım. Hamdolsun izlemedim.

Müezzin olmak isteyip de sesi güzel olmadığı için olamayan Arif, manidar bir mesaj verdi. Bu kulaklar ne ezanlar duydu.

Şehid olan askerlerin en azından bir tanesi kelime-i şehadet getirebilirdi.

Vatan sevgisi imandandır, unutulmasın.

Aman burada farklı manalar çıkmasın.

En büyük müştereğimiz vatan sevgimiz, bunun şuurundayız. Bu şuurla binlerce yıl her köken, millet ve dinden insanlar barış içinde yaşamış, yaşadı, yaşayacak!

15 TEMMUZ'da da bunun kabak gibi misalini gördük. Meyhanedeki ayyaş da koştu, camideki sofi de.

Benimki, hani, herkes gezmeye giderken siz evde olmak zorunda kalırsınız, içinize bir hüsran, bir küskünlük çöreklenir. Hah, işte tam bu hislerle yazıyorum bunları. Kimsenin görüşünü/hayat tarzını eleştirmek ve kötülemek değil maksadım. Sadece beklentilerimi ifade etmeye çalışıyorum.

İçki sofrasında vatan sevgisi dolu iki yiğit...

Zina eden vatan sevgisi dolu bir yiğit...

Harâm işlemek ayrı...

Küfre düşmek ayrı...

Farkındayım.

Bir tanesi mi din diyanet işlemez, tatbik etmez?

Ben üzülüyorum.

Benim vatanım için ölen, ölümü göze alan askerimi anlatacaksınız, benden hiçbir parça olmayacak?

Olmaz!

Ben buna içerlenirim!

28 Mar 08:05

Estağfirullah. Teşekkür ederim.

28 Mar 06:14

Misafir

Sıla münir yazılarınızla ilk defa Türkiye gazetesinde rastladım gerçekten çok içtendi aklımdan geçen düşünceleri yazılarınizda buldum elinize emeginize sağlık

Sıla Münir yazdı, 220 kez açıldı , 8 misafir olmak üzere 11 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
25 Şub 17 06:00
Hayır Hayır Kitap Tanıtımı Değil!

"Hey gidi lodos..

Gözün yaşlı imiş, heyhat!

Yüreğinin merhametinden midir?.. Zira gözü yaşlı olmak, çatık kaşlı olmaktan yeğmiş... İnsanlığın icabı, erdem nişanı imiş. Hani üstad Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi; '.....civatası gevşemiş musluk misali her daim salıverilen. ' bir gözü yaşlılık değil elbet"...

Gördün mü bak, yine rüzgarı lafa tuttum aklıma sen düşünce.

Hep böyle oluyor.

Oysa memleketin ahvalinden bahsedecektim sana... Nasıl olsun işte... Mantar gibi binalar bitti. Evin karşısında atılan temel, koca bir taş yığınına dönüştü. Yuvamızı, içimizi ısıtan, sabah yüzümüzü gıdıklayıp, akşam üzeri tefekküre dalmamızı sağlayan güneşimizi, kıymadan, acımadan, vicdansızca kesti geçti.

Sokaklar yine sokak... Çocuklar yine çocuk.. Onlar için mühim olan şeylerle bizimkiler hep farklı oldu. Pencereden giren güneşe sevincin  uzağında bir nesil yetişiyor...

Ama her sabah geçen zerzavatçı direniyor biliyor musun? Ağır ağır yürürken, bir eli tezgahının demirine yön verirken, diğer elini de ağızına dayamış yukarılara baka baka, 'domaaaatieeees, pataaaatieeeezzz!' diye haykırıyor. Eskiden olsa pencerelere bakmayı ayıp sayarlardı (hoş bizim için öyle hâlâ), ne yapsın garip, ekmek parası...

Memleket hep karışık!

Kanı bozuklar, sütü bozuklar bitmeyen mesaide...

Sonlarını getirecek memuriyete hâiz yüreklerin varlığından bihaber, boşa kürek çekmeye devam ediyorlar...

Darbeleri ellerinde patladı.

Bundan sonra darbeli matkap kullanmaya bile cesaret edemezler.

Çok uzun mesele...

Söyletme beni şimdi!

Bilirsin, memleket deyince ciğerim bulgur kazanı gibi kaynar, kelimelerim mitralyöz gibi dur durak bilmez... Hem açarsın, halimi görünce de  nereden girdik bu mevzua dersin...

Senin ufaklık bu sene okula başladı. Heyecanını görmüşsündür. Ama o, senin gördüğünü görmeyi ne çok isterdi...

Büyük üniversiteye attı kapağı. Kafalıydı, zehir gibiydi. Bana çekmiş...

Anacığın sevdiğin her yemeği yaparken, suyuna bir damla da gözyaşı ekliyor.

Boğazlıydın zaar..

Bakma öyle, şehid oldun ya, filinta gibisin şu an. Ben senin dünyadaki halini de bilirim. Göbeğin bacaklarından üç adım önde giderdi.

Babacığın balığa giderken, her seferinde senin oltanı da götürüyor. Kendi tuttuğu balıkları senin kovana atıyor. Her seferinde de bir tanesini suya geri bırakıyor. Sen öyle isterdin diye. Çok eğlenirdin ama bir taraftan da, ihtiyacımız yokken niye balıkları öldürüyoruz diye sesli muhasebe yapardın...

Kardeşlerin çoluk çocuğa karıştı. Birinin oğlu oldu, senin adını verdi; Serhad dediler ona da!

Bizim şer diye bildiklerimizde hayr varmış meğer.

Sevdiğin ve seni seven herkesin kalbinde ince bir sızı bıraktın.

Hayata karşı duruşları değişti.

Yüreklerinde hüzün ve rikkat çoğaldı.

Sen hayatta iken bu kadar anmazlar ve bu denli hasretini çekip dua etmezlerdi emin ol.

Her ölüm ibretten ibaretmiş; alana!

Ölüm kalpleri yumuşatır derlerdi, deli saçması gelirdi.

Ölüm sebebiyle ayrılık acısı çekilmese idi, merhamet var olur muydu?

Merhametsizliğin olduğu her yer, değil bâki kalmak, yerle yeksan olmamış mıydı tarih boyunca?

Bak yine derinlere daldık.

Lafa tutma beni.

Babamızın dediği gibi; herkes işine baksın.

Ben sana şimdi okuyacağım...

Sen de hangi cennet ırmağında yüzeceksen yüz.

Git işte.

Adamı hasta etme!

Fotoğraflar: @siirdukkan

Sıla Münir yazdı, 159 kez açıldı , 2 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
18 Şub 17 14:00
Hastanın Biri Bi Gün

Geçtiğimiz günlerde aile hekimimden, bulunduğum muhite yakın, tavsiye edebileceği bir cildiyeci sordum. Maalesef kendisinin bilmediğini, ama falanca hastahanenin falanca hekiminin, bu hususda belki yardımcı olabileceğini yazdı.

Falanca hekimi aradım. Gayet nazik bir üslupla, doktor beyin kendisine yönlendirdiğini ilettim. İlk anda söylediklerini cızırtıdan anlayamadım. Sonrasında, "Beni bunun için mi aradınız? Kendiniz de araştırabilirsiniz" dedi. Araştırdığımı fakat itimad ettiğim bir doktorun tavsiyesine ihtiyaç duyduğumu söyledim. Böyle birşey yapmakla onu rahatsız ettiğimi anladığımı da ekledim. "Yok yani, komik!" dedi bu kez de. Bir doktor ismi zikretti fakat ben mahcubiyetimden hangi hastahanede diye soramadım. Kapattık. Aslında büyütülecek bir mevzu değil. Belki tarzı/prensibi değil. Belki kötü yahut yoğun bir gün geçiriyordu. Hem zaten bana cevap vermek mecburiyeti asla yoktu Serde baaayanlık olduğundan mıdır nedir biraz sinirim bozulup mahcub oldum desem yalan olmaz.

Acı insana yazdırıyor işte (sormayın ne acılar). Hemen bu yaşadığımı ibret olsun diye değil, sosyal mesaj niyeti hiç taşımadan, sadece içimi dökmek maksadıyla yazmaya ve hislerimi maddeler halinde ifade etmeye karar verdim:

1) Doktor beye (aile hekimimiz) danışmadan evvel, çevremdekilere sorup soruşturdum. Mutmain olmadım. İnsan fırsatını bulunca, baldan anlayan birine, elbette iyi balı nereden nasıl ve kimden alacağını sorar. Muhabbet olsun diye bile sorar.

2) Falanca hekim olan hanımefendiye daha evvel muayene olmamış olsaydım, onu asla aramazdım.

3) Bu şekilde ve bu sebeple de aramazdım fakat, doktor beyin yardımseverliğinin tongasına düştüm. Yani her doktor  (kendisi tavsiye edince daha bir güvendim kendime) onun gibi/kadar yardımsever zannettim. Çünkü kendisi muayeneye gelen hastasına misafir gibi davranır. İş, cep, ev telefonunu verir, istediğimiz saatte arayabileceğimizi samimiyetle ekler.

Ve daha birkaç hekim daha sayabilirim; hastası olmadığım halde, telefonla aradığımda muhakkak cevap verip yardımcı olan...

Tekrar edeyim, kimse hiçbir şekilde buna mecbur değil, vazifesi değil, asla öyle bir yaftaya sahip değil.

4) Hiçbir vakit hiçbir hekime, aynı zamanda okuyup üfleyen, şefkat ve merhamet abidesi, tasavvufî bir zât muhayyilesiyle gidilmemesi gerektiğinin farkındayım. Bu şuuru yine hekimler kazandırdı, minnettarım.

5) Kanunların, prosedürlerin, prensiplerin ötesinde bir güç ve bire on kazandıran uygulama olan, vicdani hareket etme yetisi her hekimde maalesef olmuyor. Yanlış anlamayın, yargılamıyorum, yadırgamıyorum.

Keza, çevremde no-frost olarak tanınan bir hekime, sırf hekimliği sebebi ile iki sene boyunca gitmişliğim var. Sevgi pamuğu hekimler aramadım hiç.

6) Neticede:

Yaaa Sıla dedim, nihayet;

İllet, kıllet, zillet...

Dert etme,

Kâr sana bu mahcubiyet!

Fotoğraf: Prof. Dr. Ayhan Songar

Ruh Hekiminin Hatıraları

Sıla Münir yazdı, 444 kez açıldı , 19 misafir olmak üzere 21 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
15 Şub 17 14:00
"Yavrum Öfke Beyni Çürütür!"

O kadar cılız doğmuştu ki, her an her vakit ölebilir endişesi taşıyordu annesi. Pamuklara sarılmıştı, sanki ileride kırılgan ve hassas olacağı bilinir gibi...

Beklenen olmadı. Alacak nefesi vardı...

Uslu, uyuşuk, hastalıklı bir çocukluk geçirmişti.

Ergenlik döneminde, akranlarının aksine itaatkar bir duruşu vardı.

En basit işleri bile yerine getirmeye üşendi fakat hep "tamam anne" dedi.

İlk, orta, lise... Okuldan hiç şikayet gelmedi onunla alakalı.

Hocalara sevdirmişti kendini.

Mahallenin bebeleri de dedeleri de pek severdi onu.

Lakin babası ya sevemedi ya da sevdi ama hiç belli etmedi.

Asabi adamdı çünkü...

Diğer kardeşlerine nispetle o daha çok korkardı babasından. O kadar ki, onsekiz yaşında bahçedeki kümesi tamir ederken eline çivi batmıştı da, korkudan yarasını saklayıp, öyle gitmişti hastahaneye.

Asabi adamdı çünkü. Evladı için endişelenecek yerde, üstüne bir de azarlardı niye dikkat etmedin diye... Ufak tefek talihsizlikler, aksaklıklar hep gizlenirdi böylesi bir babadan. Çünkü o kızdı mı küfürler de ediyordu. Huzuru bozmak kimsenin işine gelmiyordu. Baba zannediyordu ki herşey mutad ilerliyor. Fakat ona sezdirmeden her iş yoluna koyuluyordu.

Herşeyde olduğu gibi onun evlenmesine de babası karar verdi. Hiç sormadı, gönlünde biri  var mı diye. Ama o, buna da isyan etmedi. Evlendi. Hanımını çok sevdi. Ama babasıyla aynı evde yaşamak azap gibiydi. Çünkü sinirlenince hanımının yanında azarlayıp, aşağılıyordu. İşten sık sık izin alıyordu. Çünkü dayanılmaz baş ağrıları başlamıştı. Bu arada bir kız çocuğu oldu. Çocukları bir nebze olsun nefes aldırıyordu adeta.

Bazen babası, haklı oluyordu kızdığında. Fakat o derece şiddetli kızıyordu ki, haksız duruma düşüyordu.

Evli, çocuk sahibi bir adamı, hanımının, konu komşu, akraba, herkesin içinde hep azarlıyordu babası.

"İçki içmiyorum, kumarım, kahvem yok, kazandığımın çoğunu ona veriyorum. Buna rağmen babam neden beni sevmiyor, hep kötü davranıyor?" 

Bu düşünce sık sık içinden geçmeye devam ediyordu.

İşten çıkarıldı. Başka şehirde iş buldu. Annesiyle ve babasıyla oturduğu evden ayrıldı.

Tam huzuru yakalamışken kızının cilt kanseri olduğunu öğrendi. Babasını aradı, şefkat dolu teselli beklerken yine azar işitti babasından.  Hemen her doktora inanıyorsunuz, diye azarladı onu. Kendi göbeğini yine kendisi kesecekti. Öyle de oldu. Tabi babası geldi, ilgilendi ziyaret etti.

Derken baş ağrılarının sebebi ortaya çıktı.

Beyninde tümör vardı!

3-4 sene süren ilaç tedavisinden sonra tümörü ameliyatla almaya karar verdi doktorlar.

Babası her safhada azar ile karşılık verdiği için ameliyata gireceğini onlara söylemedi bile. Annesi bir şekilde duyup geldi. Helallik istedi, elini öptü, güle oynaya girdi ameliyata. Kaburga dolmamı hazır et anne, üç gün sonra evdeyim diye takılmıştı bir de.

Ama çıkamadı ameliyattan.

Uyanamadı, ebedi uykuya daldı...

Babasının ağıtları ciğerleri parçaladı.

Yaşarken göstermediği şefkati cesedine gösteriyordu. Bu kadar içten "oğlummm, yavrumm" ilk defa diyordu.

Ama iş işten çoktaaan geçmişti.

Bir büyüğüm şöyle demişti:

"Yavrum, öfke, sinir beyni çürütür. Seninkini çürütmezse, etrafındakilerin beynini çürütür. Her şeye öfkelenme!"

Not: Fotoğrafdaki şiir üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

Sıla Münir yazdı, 373 kez açıldı , 11 misafir olmak üzere 15 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
26 Oca 17 18:00
"He Ya!" Diyenler Parmakları Görelim!

Sabun biterken, incecik olmaya yüz tuttuğunda yeni sabuna yapıştıranlar,

Bisküvinin kremasını çay kaşığı ile kazıyıp yedikten sonra çaya batıranlar,

Rendelerken havucun dibi kalınca ağzına atanlar,

Otobüste yan yana düştüğü tip fazla konuşunca uyuma numarası yapanlar,

Şampuan bitmeye yakın sulandıranlar,

Yumurtalı ekmek için çırpılan yumurta çoğalsın diye su ekleyenler,

Taze soğan kalmayınca salataya pırasa koyanlar,

Geniş gelen ayakkabıyı iki, bilemedin üç çift çorapla giyenler,

Kara lahana saplarını haşlayıp yoğurtlu salata yapanlar,

Kalabalık ortamda düşünce, fırlayıp ayağa kalkmak yerine, kimse gördü mü diye sağı solu kolaçan edenler, yahut, bu duruma kılıf olarak fenalaşmış da düşmüş numarası yapanlar,

Birlikte lahmacun, salata yediğiniz arkadaşınıza, 'senin dişindeki maydanozdan benim dişimde de var mı?' diye sorup geyik yapanlar,

Birşeyler ısmarlamak zorunda kalınca, parası yetmeyeceği için, nostalji yapma süsü vererek simit ısmarlayanlar,

Ergen dönemlerinde sırf okuyan bir tip gibi görünmek için gözlük takanlar, yanında çanta varken elinde kalın kitap taşıyanlar,

Bir kase çorba ile 3-4 kaşık rica edenler,

Yemek için gittiği yerde masadaki fazla plastik kap kaçakları lazım olur diye çantasına tepenler,

Kışın cama hohlayıp çöp adam ya da gülen surat çizenler,

Arabaların tozlu camlarına, 'beni yıka' yazanlar,

Köpeğe kedi sesi, kediye de köpek sesi çıkarıp, hayvanları ayar edenler,

Sobanın üzerine mandalina ve portakal kabuğu koyup hoş rayihalar elde edenler,

Yine hoş rayihalar niyetiyle, cazır cazır yanan sobanın üzerine kolonya döküp, tüm yüzey alevle kaplanınca korkudan üçbuçuk atanlar,

Falanlar, filanlar........

Sıla Münir yazdı, 442 kez açıldı , 10 misafir olmak üzere 14 kişi beğendi , 19 yorum yapıldı.
22 Oca 17 06:00
Ben Bunları Ünlü Olmak İçin Anlatmıyorum 2

18 yaşıma kadar hemen hemen hiç yeni bir şeyim olmadı. Hep başkalarının eskilerini giydim. Ben de ilk defa alınan yeni ayakkabım baş ucumda yattım. Uykuya dalana kadar dönüp dönüp baktım. Yepyeni ayakkabımı hohlayıp hohlayıp sildim.

Salatalığı sadece salata malzemesi bildim. Çileği de reçel malzemesi... Domatesi... Hiçbirini boş yediremezdi annem. Yoksa yetiremezdi. Şimdi elinde salatalık kütür kütür yiyen birini görünce, cacık neyin yapaydı bi dünya insan doyardı diye içimden geçiririm bazen. Ya çilek, sanki öylece yenince ziyan oluyormuş gibi gelir. Hani reçeli olsa bir kış çıkarılır.

Daha evvel kaleme aldığım "Gocuklu Babalar...." hikayesini bizzat, eksiksiz yaşadım. Fukaralıktan prim yapmaya çalışmıyorum. Sahiden paylaşmayı seviyorum ve bilinsin istiyorum. Daha muhtaç kimseler vardır elbet. Allahü teâlâ yardımcıları olsun. Şükreden, sabreden, karşılığını muhakkak görüyor. Mesela ben; şu an bu yazımı, beşyüz metrekarelik evimin camından, boğazın muhteşem manzarasına bakarken yazmıyorum.

Kişisel gelişim kitaplarındaki numarayı yapayım dedim, zevkli oluyormuş.

Çok rençberlik yaptık ailecek. 14 yaşımda tarla çapalamaya, pancar teklemeye (ki zordur), mısır kırmaya/soymaya, fındık toplamaya gittim. Parke fabrikasında çalıştım. Molalarda parke tahtalarının tepesinde roman okudum.

Odun dizmek ve mısır soymak yahut ineğe yal yapmak karşılığında, haşlanmış beyaz patatese, patlamış mısıra, pazardan alınma şeffaf poşetlerde bisküvi ve susamlı çubuk krakere tav oldum. Abimle kavga ettim. Abim küfredince babama şikayet ettim ( Hoş kendisi kızınca âlâsını eder ya neyse). Sonra babam abimi dövmesin diye sokak başında bekleyip, babam uyuduktan sonra gelmesini söyledim. Acayip fedakarlık ettim.

Hiç oyuncak bebeğim olmadı. Ama içimde de kalmadı. Çok ambulans sesi duymadım 17 Ağustos depremine kadar. Ambulansın ardından dua etmeyi yazar Muammer Erkul'un bir yazısında okudum ve öğrendim, ne yalan söyleyeyim, çocuk yaşta o inceliği akıl edemedim. Şimdi çocuğuma da öğrettim.

Az şeyi çok mutluluğu olan bir çocukluk yaşadım. Dibine kadar yaşadım. Ağaç tepelerinde meyve yedim, kedi, köpek, inek, kuş, tavuk, ördek besledim ve sevdim. Kuzu sevmeyi doyasıya yaşadım.

Kurban kesilirken hep izledim. Öyle bizim devrimizde pisikoloci neyin yoktu. Bırakın izlemeyi, işin ucundan tuttum.

Bunlarla iç içe yaşarken, aldığınız terbiyeye ve fıtratınıza göre ya çok merhametli cıvıl cıvıl bir çocuk olursunuz ya da tam tersi. Karınca öldürmedim hiç. Ölenleri yıkayıp defnettiğim vakidir.

Böğrümde Elif-Ba, elimde uzun bir sopa yerleri çızıktıra çızıktıra, duvar demirlerini zangırdata zangırdata Cami'e gittim. Terbiyeli çocuklardık. Göze girerdik. Hocanın gözüne giren, istidadı olan kendinden ufaklara hoca olurdu. Maça çıkıp, tombik, istop oynanan komşu oğlanlarından on-oniki yaşından itibaren uzak durur, utanıp çekinirdik. Babamızın yanında tv'ye hiç mıhlanmadık. Kardeş kavgası da etmedik. Hoş etsek, orta boy sinide, yer sofrasında yiyorduk. Yedi kişiydik. Dört kişi aynı anda eğse kafalar tokuşuyordu. Biz o sofrada kavga etsek, babam sağdan bir kolu, soldan da diğer koluyla kaptırdı mıydı domino taşı gibi devirirdi bizi. Evimize fare de girdi, tavanımız da aktı. Hatta bir keresinde fare girdiğinde, abim sandalye tepesinde ben de yerdeydim. Biz bunlardan utanıp mutsuz olmak yerine gülme krizlerine girdik.

Şimdi orta halli bir hayatımız var. Her yeni eşyada, her taze yiyecek ve erzakta, bunlardan mahrum olanları düşünüp içime bir hüzün çöker. Dua ederim. Allahü teâlâ dua nimetini esirgemesin.

Fotoğraf: @siirdukkani

22 Oca 16:53

Teşekkür ederim. :)

22 Oca 16:16

Misafir

Kalbe dokunan bu hoş yazıyı paylaştığınız için minnettarım... Yazının bitmesini hiç istemiyor insan; ancak gözleri yorulduğunda bırakmak üzere...

Sıla Münir yazdı, 390 kez açıldı , 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi , 11 yorum yapıldı.
10 Oca 17 14:00
Gocuklu Babalar ve Ayağı Öpülesi Analar
4312d86c229ebbf60dee8536b102cae31484237130

4312d86c229ebbf60dee8536b102cae31484237130

Anne

Anneniz, lahana ya da patates haşladığı suyla, israf olmasın diye bulaşık yıkamışsa,

Sofrada çatalın dibiyle, örgü ve dantel örerken de kilitli iğne, tığ ve şiş ile kulağını kaşıyıp, üstüne bir de "Ohhh ne tatlı kaşınıyor!" diye keyiflendiyse,

İneğe saman küspe ve süt yeminden sıcak suyla yal yaparken, komşunun gönderdiği portakal kabuklarını da ekledikten sonra, "Ohh miss gibi de koktu" dediğinizde, "Bir tabak da sana ayırayım mı evladım?" dediyse,

Torunlarından ya da çocuklarından birini çağırmak isterken bütün sülaleyi saydıysa,

Cep telefonunun kontörünün şarjla bir alakasının olmadığını ısrarla anlamadıysa,

Kışın su çeken ayakkabılarınıza poşetten içlik yaptıysa,

Evde tüm hijyeni minnacık mintak kutusuyla sağladıysa,

Sizi yıkayıp, derinizi bir alt tabakaya inecek şekilde inceltmek suretiyle keseledikten sonra, kaynar suyu sırtınızdan aşağı boca edip dünyanızı kararttıysa,

Siz telefonla konuşurken, habire birşeyler anlatıp, bi gayret karşı tarafla konuşmaya çalıştıysa,

Bir kangal sucuğu yedi nüfusa bir ayda yetirdiyse,

İşte o annenin eli öpülüp başa konur. Eşantiyon olarak da ayağı öpülür.

BABA

Babanız, kışın odun ve süpürge kıymığından kürdan yaptıysa,

Kendisi milattan kalma gocukla ve belediyeden olma botla idare edip, size kışlık mont ve bot aldıysa,

Mesafesi okulunuzdan daha uzak olan işyerine kendisi yaz-kış bisikletle gidip, size istisnasız hergün dolmuş parası verdiyse,

Okuldan sürekli tüydüğünüzü duyunca, istikbaliniz uğruna, ölebileceğiniz ihtimalini bile göze alıp av tüfeği ile kovalayıp, ateş edip, ıskaladıysa,

Israrla nokia telefonunu sizin motorola şarj aletinizle şarj etmenizi şiddetli otoritesiyle ve de tüm sevimliliğiyle dikte ettiyse,

Bahçedeki meyve ağaçlarına ve yeni doğan danaya size gösterdiğinden daha fazla şefkat gösterdiyse,

Paracı babalardan ziyade, inşaat halindeki evinize bir elarabası kum taşıdığınızda milyarlar bağışlamışsınız gibi sevindiyse,

Üç tekerlekli bisikletin kasasına doluşup eğlenmenin tadına vardırdıysa,

Sofrada etli, sucuklu yemeğin etini ve sucuklarını sizin önünüze itiklediyse,

Elindeki bir avuç dutla yanınıza gelirken, sanki onlar dut değil de külçe külçe altınmış hissi taşıttıysa,

İşte o babanın eli öpülür, ayağında ekzama ya da mantar yoksa ayağı da öpülür. (Genelde babaların ayaklarında mantar olur da o bakımdan. Yok yani, hijyenik değil.)

Not: Bu yazım daha evvel Türkiye Gazetesi Söz Market köşesinde bendenize ait bir mahlas ile yayınlanmıştır. 

23 Oca 05:58

Misafir

:)) Sevgili Sıla Münir, olmadan oldum mu dedi bi okuyucu... Bence okuyucu değil, 'tişikkir zabiti' kendisi :)) Ne katar ayıp, okumayı değil, yorum çetelesi tutmayı adet edinmiş zaar... Peh :))

14 Oca 13:23

Misafir

İşiniz gücünüz gırgır! Olabilir de bu, sizi beğenmiş ve güzel yorumlarda bulunmuş okuyuculara daha samimi olun. Kuru teşekkürden fazlasını "lütfedin", lütfen...

Sıla Münir yazdı, 470 kez açıldı , 6 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
6 Oca 17 02:00
Kitaplar İnsanın Cihetini Belirler

Peyami Safa'nın Yalnızız adlı eserini okurken almış olduğum anektotlar sanki bu günün gençliğine, bu günün beyinlerine hitab eder anlamlar yüklüydü:

"Bu inat nedir bilir misin? Şahsiyetsizliğin yerini alan kör ve karanlık bir benlik duygusudur. İnsanı saadete de, felakete de götürebilir. Önünü görmediği için düzlükle uçurum arasındaki farkı, adımını attıktan sonra anlar."

"Neden kepaze bir azlık sana cesaret veriyor, örnek oluyor da, bütün o binlerce, yüz binlerce evi dolduran sessiz ve temiz insanları düşünmüyorsun."

"Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok."

"İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı, yahut da inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakarlık yapmalı. En çirkin şey ikisine birden sahip çıkan müraîliktir."

Kıymetli muharrir ve mütefekkir Rahim Er beyefendinin "Hayatın Rengi İnsan" adlı eserinden anektotlarla devam ediyorum. Herkesin okuması lazım gelen bir eser... Neden mi? Aslında tüm yolların sevgiden geçtiğini idrak etmemize vesile olan bir eser. Şöyle ki, en azılı islam düşmanlarından bile iyi temennilerle bahseden bir kalemle, gönül eri ile karşı karşıyayız da o bakımdan. Ha, bu sözümüzle, diyalogculuğun o anlaşılamaz (itikadi bakımdan)  hoşgörüsünü kasdettiğimi sanmayın. Anlayanlar anladı zaten.

Eserimize geri dönersek, rahmetli Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in anlatıldığı kısımdan bir paragrafta bugünün aydınlığını/aydınlarını düşünmeye sevkedecek tahlillerde bulunuyor:

"Çok fazla magazinleştiğimizi kabul etmeliyiz.

İnsanlık belki de büyük faziletlerini zor şartlara borçlu. Acaba muma mı daha minnettarız, elektriğe mi? Daktiloya, bilgisayar mı, divit kaleme, mürekkebe mi? Konfor, düşmanımız oldu. Lüks yaşamakla çok para harcanabilir. Düşünce kabiliyeti ayrı, kendini bir mum gibi insanlık için eritmek farklı. Necip Fazıl, ömrü boyunca bir tek kulübenin sahibi bile olamadı. Milyonların gönlündeyse yer etti. Allah'ın rızasına, insanların duası ile kavuşulur."

Aynı eserde, Barış Manço'nun anlatıldığı kısımdan şu anektot da kendi özünden utanan, medeniyet ve uygarlık adına başkalaşmaya çalışıp köklerinden kopanlara ibret olsun:

"İstanbul doğumluyum; Galatasaray Lisesi'nde okudum, Belçika Kraliyet Akademisi'ni bitirdim. Otuz sene Fransızca konuştum. Bu açıdan bakılınca batı kültürü ile yetişmiş bir adam olarak görünüyorum. Anadolu topraklarını ilk olarak 19 yaşındayken gördüm. 55 yıllık hayatımın büyük bir bölümünü yabancı ülkelerde konuşarak ve yaşayarak geçirdim. Ona rağmen hâlâ kendi dilimden, dinimden ve halkımdan kopmadım. Diğer insanlar 15 günlük tura gidince hemen dönüyorlar ve gittikleri ülkenin dili ile konuşuyorlar. Ben dilimi 35 yıldır bozamadım, 15 günde bir insanın dili Türkçe'den kayabiliyorsa o insanın geninde bozukluk vardır."

06 Oca 02:14

"Anadolu topraklarını ilk olarak 19 yaşındayken gördüm. 55 yıllık hayatımın büyük bir bölümünü yabancı ülkelerde konuşarak ve yaşayarak geçirdim. Ona rağmen hâlâ kendi dilimden, dinimden ve halkımdan kopmadım"

Sıla Münir yazdı, 1351 kez açıldı , 9 misafir olmak üzere 13 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
2 Oca 17 18:00
Kurtlar Vadisi Mizah

Bir ara fırtınalar koparan Kurtlar Vadisi özlü sözlerine bir de mizahi açıdan bakmaya ne dersiniz?

Buyurunuz...

İki kişinin bildiği sır değildir.

(Üç kişininkini söylemiyorum bile. Dört kişininkini var sen hesap et)

Ölenin arkasından ağlama ki sen öldükten sonra arkandan ağlayan bırakma.

(Öyle çok da şeyapma)

Her şey yalan! Benim hayatımda tek gerçek sensin…

(Bi de haminnem var, senden iyi olmasın)

Namımızın büyüklüğü, dostlarımızın büyüklüğündendir.

(Ayaklarımızın büyüklüğü de genetiktir)

Azdan az, çoktan çok gider.

(Birazdan biraz, bütünden büsbütün, bi gıdımdan da bi gıdım gidebilir)

Kurtlukta kanun, düşeni yemektir.

(Üfleyip tabi, öyle hemen diil)

İnsana güvenme ölür, ağaca yaslanma kurur.

(Duvar desen rutubet, al bi koltuk, bu ne pintilik!)

Sakın 30 yıl hukukun olmayan birine, sakın deme!

(Akın de, takın de hatta çakın de, ama sakın deme!)

Biz ölmeyi çoktan göze aldık da, yanımızda kimleri götüreceğiz onu düşünüyoruz.

(Arka tarafa doğru ilerleyelim, bakın teyzenin yanı boş, ablacım al çocuu al çocuu kucaana!)

Atasını tanımayan, it peşinde gezer!

(Saçlarını yıkamayan bit peşinde gezer!)

Sen, sen ol! Asla biz olma.

(Şu ol, bu ol, hatta fuylol, ama biz olma!)

Sonunu düşünenler kahraman olamaz.

(Sen dinleme onu yine de ölç, biç, tart derim.)

Dostun dostumdur, düşmanın düşmanım.

(Kaynın kaynımdır, eltin eltim)

Bir adamı sabah görürsem önemsemem, öğlen görürsem tesadüf derim, ama akşam da görürsem hiç düşünmem öldürürüm.

(Bir adamı sabah görürsem önemsemem, öğlen görürsem tesadüf derim, ikindi görürsem vay canına derim, akşam görürsem helal olsun derim, yatsı görürsem tu maşallah derim. (Cami imamı))

Dostum olmaz, hasmım yaşamaz!

(Bacanağım uğramaz, biraderim aramaz, akrabalık ölmüş!)

Düşmanımın düşmanı dostumdur…

(Buna göre, eltimin görümünün kaynının bacanağı neyim olur?)

15 Haz 06:58

Misafir

:)))

03 Oca 23:16

Misafir

İşte ülkemizin mizah anlayışı, bence birdaha denemeyin..

Sıla Münir yazdı, 335 kez açıldı , 7 misafir olmak üzere 10 kişi beğendi , 4 yorum yapıldı.
1 Oca 17 02:00
Bile'den İncinir Karınca ve Dahî

Bu yazı, aynı yola çıkan fakat ifadeleri farklı olan birkaç mevzuu paylaşmak niyetiyle kaleme alınmıştır.

Hani {bazı} entel dantel tiplerin twitter mesajları, sahiplenilmeyi bekleyen hayvanların ilanlarıyla doludur.

Aman burada hayvanlara değer vermediğim, merhamet etmediğim manası anlaşılmasın.

Keza ne buyurmuşlar:

"Karıncayı bile incitmem deme, 'bile'den incinir karınca."

Bu merhamet seviyesini düstur edinenlerdeniz hamdolsun.

Arkadaş, ötekileştirildiğini düşünen, her fırsatta bölücülüğe maruz kaldığını haykıran tiplerin bir çoğunun twitter mesajında Halep ile alakalı tek bir cümle yok!

Hadi dış güçler vatanımızı parçalamak isteyen kafir, İslam düşmanı. Siz nesiniz peki? Bu acının neresindesiniz?

Çocuklara da mı üzülmüyorsunuz?

Kurşunların, bombaların hedefinde ya da kan revan içindeki bir müslüman çocuğuna merhametiniz hayvanlara olan merhametinizden daha mı az?

Geceleri uyuyabiliyor musunuz vicdanınızın horultusundan? Yoksa onu da her fazlalığınız gibi aldırdınız mı?

***

Bizim oralarda, bir evde cenaze varsa ve kırkı (hoş, dinimizde yedisi, kırkı, elliikisi diye bir kaide de yok ya neyse) çıkmamışsa, değil aynı mahallede, komşu mahallede bile çalgılı düğün/eğlence yapılmazdı. Cenaze yakınlarına ayıp olmasın diye... Canları yanmasın diye...

Çok şehidimiz var...

Çok yetimimiz ve öksüzümüz var...

Çok hanımlar dul kaldı...

Çok ana baba evlat acısıyla kavruldu/kavruluyor.

Henüz çok taze olanları var bu saydıklarımın.

Her telefon çalışında unutarak sevinçle koşuyorlar belki...

Belki beyi/oğlu/kardeşi her kapı zilinde elinde ekmek poşetiyle gelecekmiş gibi bir ruh hali taşıyor...

Ya da sanki mahalleyi turlamaya çıkmış da dönecekmiş gibi...

Çocuklar...

Ah çocuklar...

Babasının kabrine gidince yaptığı kartopunu kaldırıp, "nene bak babama kartopu atıyorum!" diyen, o muazzam masumiyetle ciğerleri yakan çocuklar...

Hissî mi düşünüyorum?

Ben tarihten, vesikalardan bilmemnelerden öte bakmak istedim bu kutlama mevzuuna.

Şimdi bir güruh çılgınlar gibi eğlence içindeler.

Sözümona yeni yılı kutluyorlar. Tarihi belli olmayan, kendi kültür ve dinlerine ait olmayan, üstelik bir kısım gayri müslümin bile inkar ettiği bir günü trajikomik bir coşkuyla kutluyorlar.

Hikmet ehli bir zat, "Acımak lazım!" buyuruyor. Acıyoruz. Fakat ciğeri soğumamış mazlumlar acıyor mudur? Sanmıyorum.

Bu havai fişeklerin patırtısı, kimbilir savaştan, bombalardan kaçmış kaç yüreği parçalayacak?!

***

Ceddimiz, dedelerimiz sokakda hanımı ile el ele kol kola gezmezlermiş. Edeb kısmı ayrı... Bambaşka bir zâviye... Bir hikmeti de, beyi şehid olmuş olan vardır, bekar olan vardır, evlenmek isteyip evlenemeyen vardır da görünce mahzun olur diye... İnceliğe bakar mısınız?

Nasıl dedelerden nasıl torunlara...

Not: Fotoğrafdaki şiir üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

13 Oca 13:19

Teşekkür ederim.

13 Oca 12:30

Misafir

Kaleminize, yüreğinize sağlık..

Sıla Münir yazdı, 500 kez açıldı , 26 misafir olmak üzere 31 kişi beğendi , 1 yorum yapıldı.
8 Ara 16 14:00
Ayy Bakamıyorum Ben Öyle Videolara!!!

"Ben öyle görüntülere bakamıyorum, haber izleyemiyoruuuuum!!!"

tarzında bir yapıya sahipseniz, henüz 2-3 yaşlarındaki Arakan'lı çocuğa, bir askerin  (af buyurun hayvanın) şok tabancası ile yaptığı işkencenin videosunu izlememelisiniz.

Bir insan iseniz, kahrolursunuz.

Bir çocuk iseniz, korkudan ödünüz kopar.

Bir baba iseniz, ciğeriniz yanar.

Ama bir anne iseniz, gözyaşları ile Allahü teâlâ'ya, o adamın daha beter hale gelmesi için dua ve niyazda bulunursunuz. Aklınıza her  geldiğinde... Zaten aklınızdan çıkmaz!

Halep'de bombalanan evin enkazında, ayağı sıkışmış on aylık bebeğin videosu da size göre değil. Ay hele sizin de o boylarda çocuğunuz varsa yerine koyar koyar darlanır ve çılgına dönersiniz. Kahvaltı yapamaz, yemeden içmeden kesilirsiniz. Sakın ha!

Kıyıya cesedi vuran Aylan bebek eskidi bile.

Haa bir de bombardımandan kurtarılıp ambulansta yaşadıklarının şokunu bir yana itip, kanlanan elini silme telaşı ve fakat koltuğa silince kızarlar mı gibi bir masumiyeti o an bile yansıtan Ümran'ın videosu da..

Kimseyi yadırgamıyorum...

Ne böyle bir hakkım ne de haddim yok elbette.

Bir anne olarak bu yaşananların ağırlığı ve sarsıcılığı bunları yazmaya itti beni.

Dua etmekten başka yapacak birşeyim yok.

Ama inşallah ümid ediyorum ki, o günahsız çocuklar zerre acı çekmeden ruhunu teslim ediyorlar. Görüntüleri bize bir ibret.

Allahü Teâlâ ihmal etmez, imhal edermiş.

Kimsenin yaptığı yanına kalmaz.

Az buçuk tarih bilgime dayanarak söylüyorum ki, dinimize, tarihimize, vatanımıza sahip çıkmazsak, ihaneti bırakın, ihmal ve isyan edersek, korkarım bizim ve bizim evlatlarımızın videolarını da izleyecek başkaları. Kah ağlayıp dua ederek, kah umarsızca ve belki çerez eşliğinde merhametsizce...

Tarihte hep öyle olmuştur.

Nitekim, bir Hadis-i Şerif'de;

"Siz nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz."

[Cami-us-sagir] buyurmuştur Resulullah 'sallallahü aleyhi vesellem' efendimiz.

Dinimizin, vatanımızın kıymetini bilelim ki, o kıymet nisbetinde  idarecilerimiz çoğalsın.

Çünkü değil devlet idarecileri, evladını karşılıksız sevdiğini iddia eden her anne baba bile layık olduğu kadar değeri verir, ona göre muamele eder her evladına.

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Öfke Ve Hiciv adlı eserinde yeralmaktadır.

08 Ara 18:26

"Ama inşallah ümid ediyorum ki, o günahsız çocuklar zerre acı çekmeden ruhunu teslim ediyorlar. Görüntüleri bize bir ibret." duanız duamız...

Sıla Münir yazdı, 386 kez açıldı , 12 misafir olmak üzere 16 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
5 Ara 16 02:00
Küfür Dili

Ah gençlik kaslı gençlik,

Dilleri paslı gençlik,

Size sesleniyorum,

Küfür libaslı gençlik.

Kardeşimdir dediğin,

Yarenliğe seçdiğin,

Güya şaka niyetli,

Gayet de laubali,

Ana-bacı sövüyor,

Ecdadına sayıyor,

Sense buna gülerek,

Mukabele ediyorsun.

Terk edeceğin yerde,

Daha da sokuluyorsun.

Pelesenk olmuş dillerde,

En galiz küfürlerle,

Bir güruh yetişiyor,

Tevbesi tez olmazsa,

Vah ki İman göçüyor!

İmansız ölenlerin,

Yeri ebed cehennem,

Ey İmanlı temiz genç,

Küfrü terk eyle hemen!

Düşün ki beş vakit,

Secdede dua ile,

Annen seni bekliyor.

Her derdini sabırla,

Sinesine çekiyor.

Bu da yetmezmiş gibi,

Her türlü nazlanmana,

Merhamet ve sevgiyle

Mukabele ediyor.

Derken yediğin içtiğin,

Bir vakti geçirmediğin,

"Arkadaşın " geliyor,

Elini sırtına vurup,

O anneye sövüyor?!

Buna nasıl gülersin?

Bunu anneciğin duysa,

Nasıl izah edersin?

Sana daha birşey demem,

Ettiğini çekersin!

Terk et bu küfürlü dili,

Olasın ecdad nesli!!!

Not: Fotoğrafdaki beyit, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

Sıla Münir yazdı, 378 kez açıldı , 17 misafir olmak üzere 19 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
25 Kas 16 06:00
"Yıkılış" Ertuğrul mu Acaba?

Çok vâveylâ kopunca bir de ben bakayım dedim şu haberlere...

Diriliş Ertuğrul dizisi ile alakalı yani.

Osmanlı torunuyuz hamdolsun.

Çok seviyorum.

Fakat tarihimizi, tarihleri ve vesikalarıyla anlatacak kadar bilgim yok. Okuyup anlayabildiğim kadarı, sevmemin şart olduğunu hissettiriyor.

Çok seviyorum.

Bu çok sevmek, içinde her türlü güzel hissi barındıran bir sevmek;

Rumeli Hisarı'nın taşlarını gözü yaşlı okşayıp, o taşlarla konuşmayı bir de...

Ecdadımızın türbelerindeki kedilere hürmeti de... Kimbilir o mihmandarcıkların dedeleri, onların da dedeleri görmüştür muhterem Sultan'larımızı. Öpülesi elleri kimbilir ne kadar sıvazlamıştır sırtlarını...

Diriliş Ertuğrul dizisini izlemedim hiç.

Kıyas edilemez belki ama ifade etmeden geçemeyeceğim, Muhteşem Yüzyıl dizisinin fragmanını dahil izlemiyorum. Tahammülüm yok kesinlikle.

Tarih içerikli dizilere genel manada bir önyargım var.

Hanım sultanlarımızın başı/bağrı açık gösterilmesi ağırıma gidiyor.

Yazar Murat Başaran beyefendi, Doğudan Geldiler adlı eserinde diyor ki;

"Bugün kim ki Osmanlı'nın ve Osmanoğulları'nın aleyhine bir cümle kurarsa, biliniz ki bizden değildir. "

Çok ağır.

Ve mutlak hakikat!

Şimdi gelelim meramıma...

Olayın tepkileriyle alakalı, Okan Bayülgen 'in retweetlediği tweet'lere bir göz gezdirdim. Çok utandım!

Hatası ne olursa olsun insan düşmanına bile böyle galiz küfürler etmemeli. Ne olursa olsun! Asalete yakışmaz...

Şimdi daha mı iyi oldu?

O şahısa küfredince Osmanlı daha mı yüceldi?

En acısı ne biliyor musunuz?

İçinde, Osmanlı, Müslüman, Türk kelimelerinin geçtiği bir cümlede, galiz küfürlerin de bulunması. Düşünün aynı cümle içinde kullanılıyor. Ne acı, ne utanç verici, ve ne yazık!

Böyle sevecekseniz sevmeyin Osmanlı'yı!

Böyle savunacaksanız savunmayın Osmanlı'yı!

Kelimeler insanın şahsiyetini yansıtır...

Kelimeler insanın zarafetini yansıtır...

Kelimeler insanın haysiyetini yansıtır...

O yazılanları binlerce insan okudu. Osmanlı'yı seven, sevdiğini iddia eden bir insanın, o mübareklerin kullanmayı bırakın, akıllarına bile getirmediği kelimelerle kendilerini savunduğuna değil memnun olmak, o devirde yaşasalar dilinizi keserlerdi dilinizi!!!

Zannetmeyin ki ben,  zarif İstanbul Türkçe'si kullanılan nezih ortamlarda büyüdüm.

Ama küfürü ruhum sevmedi hiç.

OSMANLI'YI seven MÜSLÜMAN bir TÜRK asla küfretmemeli.

Ben bu mevzuda iddialı ve fikr-i sabitim.

Osmanlı'nın savunurken, asaletini yansıtmak gerekir.

Kendi rezaletini değil!!!

Not: Fotoğrafdaki anekdot, Yazar Murat Başaran 'nın Doğudan Geldiler adlı eserinde yeralmaktadır.

Sıla Münir yazdı, 417 kez açıldı , 38 misafir olmak üzere 42 kişi beğendi , 3 yorum yapıldı.
25 Eki 16 18:00
Birinci Dereceden Yakınını Kaybetsen Ne Yaparsın?

- Birinci dereceden yakınını kaybetsen ne yaparsın?

Ablan? Abin? Kardeşin? Amcan? Dayın?

- Biterim! Hiçbirşey eskisi gibi olmaz. Hayatımı devam ettiremem! Dayanamam!

- Yalan! Koca bir yalan!

Bitmezsin;

etrafındakiler için daha da bir güçlenirsin. Hatta onun sahip olduklarına destek olmak için kederini hep gizlersin.

Hayatını devam ettirebilirsin... Sana bağımlı kimseler varsa devam edersin hayatına. Belki ıstırabınla onları üzmemek için daha da sarılırsın dünya telaşına. Yeni meşgaleler bile edinirsin.

Dayanırsın...

Unutma, 'İnsan, nisyan ile malüldür'. Öyle bir dalarsın ki hayata, onu belki bazen bir fotoğraf karesi, ona dair bir kimse hatırlatıverir sadece. Vicdan azabın devreye girer burada...

Herşey eskisi gibi olur;

yemek yersin, uyursun, gezersin, film izlersin, dostlarınla bir araya gelip var gücünle kahkahalar atarsın.

Ama yatağına girmeden her gece ve girince hep aklına o gelir. Çünkü onunla o vakte kadar bir hayat paylaşmışsındır. Belki bir sofrada, bir düğünde, bir cenazede, bir işte...

Her kahkahanın sonunda, belki bir kavgada , gözünün önüne onunla da güldüğünüz hatıralar gelir. En azından bir tanesi...

Sevdiği bir yemekse yediğin, garib olursun. İştahla yerken, çatalınla dürtmeye başlarsın. Sofradakiler anlayana kadar, öylece oyalanırsın sonra isteksiz devam edersin.

İzlediğin filmlerin ölüm sahnelerine mıhlanırsın. Yahut kahramanlar arasında onunla senin gibi yakınlık derecesi varsa gözlerin ekrana sabitlenir. Kimse bu kadar dikkat kesilmene bir mânâ veremez hatta yadırgarlar bile.

Yeni birşey almaya heves etmezsin. Sadece ihtiyaçlarını temin edersin. En sevdiğin/arzu ettiğin şeyi bile alsan, zerre sevinç hissetmezsin. Şükredersin elbette...

Bir sene sonrasına hazırlık yapanlara şaşırıp kalırsın. Kendine çok güvenenlere acırsın. Vaktini beyhude harcayanlara acımak ile karışık öfke duyarsın, ölüm bu kadar hesapsız   ve ani gelecekken, nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar diye...

Belki şimdi o, hep beraber olduğunuz karelerde olmayabilir. Ama hatıralarda daima vardır...

Her gece bir ince sızı ve okuduğun dualar ona doğru hep yola çıkar artık.

Tabi bu hislerin birçoğu, vefat eden yakınına olan bağlılığına ve muhabbetine göre değişir.

Not: Fotoğrafdaki şiir, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in ÇİLE isimli eserinde yeralmaktadır.

26 Eki 23:38

Misafir

güzel yazı fakat biraz yetersiz

26 Eki 02:15

Akıcı, güzel ve düşündürücü. Tebrikler.

Sıla Münir yazdı, 302 kez açıldı , 7 misafir olmak üzere 12 kişi beğendi , 2 yorum yapıldı.
23 Eki 16 02:00
Değirmen!

Aslında ben şiir yazmayı seviyor ve tercih ediyorum. Şair değilim. Olamam da. Şiir yazmaya yeltenmem de, yazmayı, bilhassa hicvetmeyi sevmemden kaynaklanıyor. Haddim olmadığı halde "mesaj" veren şiirleri kaleme almayı pek seviyorum.

Bu yazıyı ise, bir çığlık bir haykırış olarak nitelendiriyorum.

Gâh âdetim gâh meşguliyetlerimden sebeb, uzunca süredir bir filmin başına geçmedim. Şöyle yemeğe salata niyetine bakınayım diye gezindim biraz evvel. Vah ki kaybettiğim kıymetli vakitlere! Bu yazıyı da peşi sıra yazdım ki samimi olsun. Sıcağı sıcağına tüm zehrimi kusayım!

Son senelerin Türk (?!) filmlerine baktım. Daha doğrusu bakamadım. Büyük bir kısmının muhtevası, özenti, taklit, edebe mugayyir ne varsa hepsi... Tarih, kültür, vs... filmlerini kasdetmiyorum.  Hoş, bu filmlerin bazıları da benim için komedi ya da ağır dram mahiyetinde sayılır. O mevzular zaten çok derin, girmemek en iyisi...

Mevzumuza dönersek...

Hiç masum, hiç ticari, hiç ama hiç emek verilmiş gibi bir bakış açısıyla bakamıyorum. Tamamen kasıtlı yapıldığına inanıyorum!

İdeolojik bakmamak lazım öyle mi?

Hadi oradan!

Yazıklar olsun diyorum bu değirmene, bu değirmene erzak taşıyanlara...

Din, ahlâk, tarih, dil, tüm değerlerimiz bu değirmende öğütülüyor ve yeni nesil bunlarla besleniyor.

And olsun benim evlatlarım bu değirmenin öğüttükleriyle beslenmeyecek Allahü teâlâ'nın izniyle!

Karınca misali de olsa emeğim var!

Ve dahî yürek dolu ümidim var!

24 Eki 13:02

İnşallah. Çok teşekkür ederim.

24 Eki 03:00

Karınca misali de olsa okuyanlar var... Daha da olur inşallah. kelamınıza kaleminize sağlık !

Sıla Münir yazdı, 263 kez açıldı , 1 misafir olmak üzere 8 kişi beğendi , henüz yorum yapılmadı.
13 Haz 16 06:00
Ramazan Tedirginliği

RAMAZAN TEDİRGİNLİĞİ

Mübarek Ramazan-ı Şerif ayı gelince, birçoğumuz kaleme kağıda sarılır, çeşitli duygularımızı, hususen bu mübarek aya kavuşmanın sevinciyle alakalı hislerimizi ifade etmeye çalışırız.

(Sahi, kalem kağıt tarihe karışmıştı değil mi? Geçenlerde bir yazara kitabını imzalatmak istedim, benim kalemimle imzalattım. "Ooo kalem de güzel yazıyormuş.." dedi. Bendenizde bir havalar bir havalar...  )

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzre, hep yazılanın aksine, ben sizlere yıllarca yaşadığım Ramazan tedirginliğinden bahsedeceğim.

Bu ay sevinçli bir aydır. Bu ayın gelişine sevinmek normal olandır. Birlik, beraberlik duygusunun perçinleştiği, dünyevî ve uhrevî kazançların misliyle hakedildiği bir aydır bu ay. Tabi layığı ile hürmet edenler için geçerli bu kural.

Ben maalesef çocukluğumdan beri hiç sevinçle karşılayamadım.

Çünkü babam çok sinirli bir insandı. Ölüm sessizliğinde, sadece çatal kaşık seslerinin olduğu sahur sofrası... Bir kelâm edecek olsan, kaş/göz yapan, çimdik atan bir anne... Öyle ki ekmek istersen yerle yeksan olacakmışsın gibi...

Babana dolduracağı çayı bile korka korka soran bir anne. Kızacak korkusuyla çok karıştırmayıp, şekeri tam erimeden içilen çay...

Ahhh hele iftara dakikalar kalan vakitler... Kâbus gibi çöreklenirdi üzerime. Belki bir saat kala yanına yaklaşılamayan baba... Zaten aynı evde karşılaşmaya bile imtina ederdik. Annem rahat tabi, mutfağı en güvenli sığınağı. Biz çocuklar tombik taşı gibi ortada, höt dese yıkılacak vaziyetteyiz. Hele kış ayına denk geldiyseee. Hele sigara içen bir babaysaa, aynı odada iftarı beklemek azapların en şiddetlisi... Kıpırdasa, ayağa fırlayıp, 'birşey mi istedin baba?' deyip, nöbet geçirdiğim vakitler...

Manzara değişmez elbet.

Kaşık çatal nağmelerine şahit bir sofra...

Yıllarca bu manzara ile yaşayan bir çocuk nasıl sevinebilir ki Ramazan'ın gelişine?

Mübalağa etmiyorum, aman bana sataşmasın diye son dakikaya kalacak olan her işini halledip, iftara kadar ya sayfalarca Kur'an-ı Kerim okuyup gözleri ağrıyan ya da dışarıdan içeri girmeyen birini tanıyorum. Annem.

Namaz kılmayan, fakat her Ramazan, namaz kılmayan evlatlarına; 'Ahırdaki ineğe de akşama kadar ot vermezsen o da oruç tutar!' diyen de babam...

Birçok çocuğa babası sevdirir Ramazan ayını. Anne mutfak işlerine ağırlık verdiği için sevdirmek de ağırlıkla babaya düşüyor bir nebze. Fakat maalesef bende bunlar hiç olmadı. Ramazan'ın gelişine sevindiremediğiniz çocuğunuzu, asla başka bir şekilde samimiyetle sevindiremeyeceksiniz!

Elbette bu hatıra mutlu sonla bitti hamdolsun. Maşallah, kırkbeşinden sonra namaza başlayan babam, ellisinden sonra da Kur'an-ı Kerim öğrendi. Her Ramazan hatim indiriyor. Sofralar mı?

İftara dakikalar kala avuç avuç torunlarına meyve istihkakı ayarlayıp, bıkmadan muhabbet eden babamla huzur içinde vaktin girmesini bekliyoruz.

Artık sofralar da mutlu çok şükür.