Türkiye Aktivitesi
255 ziyaret
1 online
Yusuf Basat
Gazeteci olma yolunda ilerleyen, "Mısranın Kalp Atışı" ve şuan basım aşamasında olan "Bir Sabahçı Kahvesi" adlı kitapların yazarıyım.

Türkiye Puanı

239 puan Turkuaz Kalem

Derecesi

39 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(13)
Pinledikleri(0)
Yusuf Basat yazdı, henüz yorum yapılmadı.
11 Ara 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Bir Kaçış Hikayesi 

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu. Ne uğruna ve nereye kadar olduğuna ise yine insan karar verir. Çünkü insan, doğası gereği hayatta daima kaçmak eylemini gerçekleştiren bir mahluk olmuştur. Bazen bir savaştan, bazen karanlıktan kaçıyoruz, kimi zaman ihanetten kaçarken, kimi zamanda yüzleşmekten kaçıyoruz. İnsan insanın aynasıdır derler, fakat insanoğlu kendisine iyi gelecek o aynadan daima kaçar. Çünkü kaçmak kısa süreli bir geride bırakma biçimidir.

Saat - 04:00 koca bir geceyi sabah etmenin verdiği rahatlıkla (rahatlık diyorum çünkü her gece olduğu gibi bu gece de görevimi layıkıyla yerine getirip acıtacak bütün düşüncelerden kaçmayı başardım) yatağa giriyorum. Bütün gece beni sıkıştırıp duracak olan düşüncelerden türlü türlü meşgulelerde bulunarak uzak durmayı başarıp kendimi rahatlatabildim. Göz kapaklarımın sallamaya başladığı isyan bayrakları da artık gönül rahatlığıyla uyuyabilecek olmamı onaylıyordu. Son bir sigara daha yatağıma, yastığıma, üstüme, ciğerlerime nüfus ettikten sonra kül tablası ile buluşurken bende aynı zamanda yatak ile birleşmeye ve soğuk kış gecesinde altına girdiğim yorganın hazzını yaşamaya başlamıştım. Bir çocuk edasıyla sağa sola dönüp yatağın sempatik gelen ılık yanını tenime değdirerek kendimi şımartıyorsun, sonra sol tarafıma yani duvara doğru dönüp sabit bir şekilde durup artık uykuya dalmam gerektiğini idrak ettim. İlk önce çok sevdiğim birkaç müziğin sözleri canlandı zihnimde, sonra tuttuğum takımın son maçta aldığı galibiyet, gün içinde arkadaşımın anlattığı bir olay, gittiğim kafedeki güzelliği ile müşteri çekebilen kasiyer kız derken birer birer canlanmaya başladılar zihnimde. Gözlerim kapalı bir şekilde alakasızca düşünüp uykuya dalmayı umut ediyordum. Ailemi, dostumu, kitapları, müzikleri, evi, işi yerini, gaddar patronumu, köşedeki caminin bahçesinde duran potin boyacısını düşündüm. Bunları düşünmeye devam ederken zaman akıp gidiyordu. Birden hala uyuyamadığımı fark edince sağ tarafıma dönüp orada uykuya dalmayı denemem gerekli diye düşündüm. Gözlerim kapalı uyumaya çalışıyor ve zihnimdeki düşünceleri kontrol ederek aza indirmiş olmanın sevinci ile yavaş yavaş süzülüyordum uyku ile gerçeklik arasında. Ne olduysa o anda oldu... bilimcim yeni uyanıp güne başlamış bir hava ile aydınlandı ve göz kapaklarım sanki benim kontrolümde değilmiş gibi usulca aralandı. Gözlerim açık karanlık bir tavana bakarken, kaçıp kurtulmak istediğim ne varsa bir bir aklımı istila etmeye başladı. Artık hiçbir sen kontrolüm altında değildi. Acısı ile hala yüzleşemediğim bir ölüm canlandı zihnimde ve bütün bir geceyi bu acının içinde kaybolarak geçirdim. Kaçtığım ne varsa bir bir yüzüme çarpıldı, korktuğum ne varsa teker teker ruhumu esir aldı. Hiç ama hiç beklemediğim bir gecenin sabahında ansızın karanlık bir köşe başında canı pahasına kaçan bir kedinin yakalanması gibi kıskıvrak yakaladı beni. Düşünceler... En derinlerime gömdüm desende daima gün yüzüne çıkmaya hazırdır, kaçtım kurtuldum desende her an seni yakalayabilecek güçtedirler, hayata daima gülümsüyor olsanda bununla kibirlenme çünkü sen düşüncelerinin izin verdiği kadar gülümseyebilirsin. Düşüncelerinde ki acı ne kadar azsa o kadar fazla gülümsersin, düşüncelerinin arasından gülmeyi bulamayanlar o kadar şanslı değillerdir çünkü onlar için gülümsemek kıymetli bir mücevher kadar değerlidir.

Geceyi yarıladıktan sonra gelen zihnin o uğultulu yorgunluğu, düşünceler uçurumundan bir kurtarıcı gibi uyumaya sürüklüyordu. Ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini her ne kadar bilsem de, kafamdaki düşüncelerden biraz daha kaçıp yatağa öyle girmem gerektiğininde farkındaydım. Kaçmak, insana biçilmiş kutsal bir çözüm yolu gibi gözükse de kaçtığı halde düşüncelerine yakalanan insanlar buna bu gözle bakmazlar. Çünkü alışırsın. Ve bir kere düşünmeye alışırsan, gülüşünde kırıklıklar taşıyarak çıkarsın hayatın karşısına. Sonra uykularından uyanıp, odanda yapayalnız bir şekilde sigaranı yakarsın...

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
Yusuf Basat yazdı, 7 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
3 Ara 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Trilye

Hüzün dolu esen rüzgar pencere arasından uğultusunu dinletiyordu. Rüzgar bir şeyler anlatmaya çalışır mı? Çalışır. Sabah sabah öten horozlar ne anlatıyor peki? Yada Ramazan davulcuları, demir parmaklıklarla örülmüş pencereden dışarıya bakan mahallenin koca karısı, simitçiler, servis bekleyen işçiler, sokak çocukları, fakirler, zenginler... Herkes kendince derdini anlatmak edasıyla bir şeyler fısıldıyor hayata, peki ya ben? İnsanların beni anlamadığını düşündüğüm şu dönemde ben ne anlatmayı amaçlıyordum yazdıklarımla? Bir şeyler çıkmalı içimden, bir şeyler anlatmalı, bir şeyler fısıldamalıyım elimde boş boşa dönüp duran kalemin aracılığı ile kağıda, kağıt vasıtasıyla hayata. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum.

Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarında peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalacağım sana.

Saat: 23:45

Bursa'dan Trilye'ye kalkan bir minibüs durağındayım, neden ve ne uğruna burada olduğumu bilerek gelecek olan minibüsü sabırsızlıkla bekliyorum. Ah Müzeyyen ah bir bilsen sana geldiğimi ama hu sefer seni almaya değil, seni bulmak için yollara düştüğümü... Yaşadığın yere, sana geliyorum Müzeyyen. Cebimde üç kuruş yol parası var, bir yandanda midemin isyan bayrağı direnmeye çalışıyor, saatin on iki olması ve minibüsünde gelmeyişi bir hayli canımı da sıkıyor. Karşımda bir taksi durağı ve kapısında sineklenen bir bey amca, hemen kalkıp yanına gittim.

-Selamün aleyküm.

-Aleyküm selam delikanlı.

-Buradan Trilye minibüsü kaçta geçer dayı?

-Bu saate kadar geçmediyse hiç bekleme, geçmez.

-Başka ulaşım yok mu?

-Arzu edersen bir tek taksi var.

-Eyvallah dayı kolay gelsin.

-Hadi selametle.

Döndüm arkamı ve kafamda ne yapacağıma karar verirken elli metre kadar yürüyüp bir fırına girip, sabahtan kalma duvar sertliğinde ki bir simiti aldım. Her şeyden önce midemdeki sesleri yatıştırmak önceliğimdi. Nitekim de öyle oldu, biraz olsun dindi midemin çığlıkları. Üstünde cebimdeki sarma cıgaramdan bir tane yaktım. Oh, işte şimdi kan gidiyordu beynime. Geçtim yeniden durağın önüne ve belki hala iyi insanlar kalmıştır umuduyla başladım otostop çekmeye. Bir, iki, üç, beş, on derken yaşlı bir bey amca durdu ve camı aralayarak;

-Ne tarafa evlat?

-Trilye'ye dayı.

-Atla.

Küçük bir çocuk gibi sevinircesine bindim arabaya.

-Hayırdır tatile mi?

-Bir nevi tatil diyelim.

-Ne iş yaparsın sen?

-Yazarım ben dayı.

-Haa kâtipsin yani

-Yok dayı yok öyle değil, hem okur hem yazarım.

-Ne yazarsın?

-Ne bulursam onu yazarım.

-Yaz, Benim hayatımıda yaz. Sene 1976 askerliği bitireli dört sene kadar olmuş Nermin ile deliler gibide seviyoruz birbirimizi. Nişanlandık falan derken geriye bir tek evlenmek kaldı. O zamanlar genciz delikanlıyız, genciz Tarlabaşı'nda bizim Rüstem abinin kumarhane vardı orada takılıyoruz, burnumuz dik gelene geçene ahkam kesiyoruz. Bir gece yine mekandayken olay çıktı, nasıl çıktı neyden çıktı anlamadık silahlar patladı bir kurşun da ben yedim. Tabi sonra yengenin abisi isyan etti ben ite kopuğa kız vermem diye, o gün onu oracıkta indirecektim ya neyse...

-Sonra dayı?

-Anlayacağın evlenemedik. Birkaç kere kafaya koydum kaçıracaktım ama kayınpeder pamuk gibi adam, sırf onun hatrına yapamadım. Bir iki sene içindede mekan kapatıldı, bende elimi ayağımı çektim o işlerden Bursa'ya taşındım işimi, gücümü, düzenimi burada kurdum.

-Hanım ablaya ne oldu dayı?

-Hanım ablanın hanımlığı gitti evlat, çok sonra öğrendim Kadıköy'de Bulgar kilisesinin papazına kaçmış, papaz öldükten sonra açıkta kalınca şimdi Beyoğlu'nda bir pavyonda sahne alıyormuş.

-Yaş kaç dayı?

-Ben 55, Nermin çiçek gibi kadın o 45 yaşında.

-Hala takip ediyorsun yani?

-İnsan vazgeçtim dese de, bunu kendine itiraf edemiyor be evlat.

-Bilirim dayı bilirim, bende edemedim.

-Bak evlat 55 senede şunu öğrendim; ne kimseyi peşinden sürüklet, nede kimsenin peşinden sürüklen.

-Eyvallah dayı.

On, onbeş dakika kadar içim geçmiş gözlerimi açtığımda Trilye meydanındaydık.

-Ben burada ineyim dayı.

-Tamamdır evlat, ha unutmadan ne yaparsan yap geçmediğini senden başka kimse anlayamaz.

-Eyvallah dayı, sağolasın. Diyerek kapıyı çektim ve indim. Anlattığı hikayesinin verdiği meraktan dolayı ismini bile soramadığım hızır gibi yetişen bu dayının lafları mıh gibi çarpmıştı aklıma. Sanki doğru zamanda, doğru yerde karşıma çıkmış gibiydi. Ellerimi cebime koyarak sahile doğru yürüdüm ve denizin o görkemli kokusunu cebimden çıkarıp yaktığım cıgarayla birlikte ciğerlerime çektim. Durdum, düşündüm. Buraya gerçekten neden geldiğimi düşündüm. Kimseyi peşimden sürükletmiyordum lakin sürükleniyordum. Belkide dayının dediği gibi; "ne sürüklet, nede sürüklen". Cıgaramdan son bir duman daha alarak ufacık kalanı izmariti denizin karanlığına fırlattım.

Sonunda geldim ve buradayım Müzeyyen senin muhitinde, saçlarının kokusunu, adımladığın her sokakta hissetmeye, sadece senin görmek arzusuna kapıldım da geldim. İki yakamız bir araya gelmedi; sen bana bir geldin ben senden bir uzaklaştım, ben sana bin kere geldim sen bana bir kere gelmedin. İki yakamız bir araya gelmedi Müzeyyen. Yaşadığın muhite geldim; bir gece vakti saçlarının kokusu ile sarhoş ettiğin sokakları adımladım özgürce, gözlerinin ihtişamını yaydığın denize bakıyorum şimdi sensiz. Ama iki yakamız bir araya gelmedi be Müzeyyen, gelmedi. Trilye küçük bir yer, herkes birbirini tanır bilir. Attığın her adımı komşun duyar. Biraz düşünüp kafamı toparladıktan sonra kafelere ve çay bahçelerine doğru yürüdüm ve ne olduysa işte tamda o anda oldu... İlk hırkasından tanıdım onu, sonra elindeki tepsi ile dönerken yüzünü gördüm, işte tamda o an battı bıçkın gibi sancılar yüreğime. Bir kafede çalışıyordu, tişörtünün üzerine giydiği hırka ve altına giydiği şort. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş Müzeyyen duruyordu orada. Oturdum kafenin karşısında bir banka, hoşgeldin dedi dalgalar bir hışımla. Hoşbulduk dedim güzelliğinin verdiği bir özgürlükle Müzeyyen. Sen bilmeyeceksin belki ama buradan birkaç metre uzağından seni izleye duracağım kalbimin dayandığı yere kadar. Bu bile hayatın bir adaletsizliği gibiydi. Nedendir bilmiyorum ama; çoğu zaman bir gün son bulacağını bildiğim halde ciddiye aldığım şu hayatın beni ciddiye almadığını düşünüyorum. Çünkü Müzeyyen'i görmüştüm ve durum, hayatın her saniyesini gözümü kırpmadan ciddiye almam gerektiği kanısını doğuruyordu içimde. Hayatımın hangi bölümünde olursam olayım, ne kadar zaman geçerse geçsin onu sadece bir defalık görebilmek için kilometreleri hiçe sayarak daima ona koşmaya hazırım, yani Müzeyyen zihnimde çözülemeyen bir kuram ve bende çözülemeyen o kuramın bu hayattaki tek tutsağıyım. Şimdi sen orada ben burada, böyle uzaktan uzağa sana gözlerimle dokunarak severcesine ve savurduğun o saçlarının rüzgarın da peşinden sürüklenircesine bakalım daha ne kadar tutsak kalıp, sürükleneceğim sana.

Sizce bu yazı dergimizin Ocak sayısında yayınlansın mı?
Mutlaka yayınlansın.
Yayınlansın.
Fark etmez.
Yayınlanmasın.
03 Ara 16:16

Misafir

Eline Saglik yusuf rabim ilmini artirsin

03 Ara 10:32

Misafir

Güzel olmuş ufak rutuşla daha akici olur eline sağlik kalemine kuvvet

Yusuf Basat yazdı, 2 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
9 Kas 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 239

İnsan 

İnsan... “Ey insanoğlu” diye hiddetli bir nutuk ile başlamak isterdim. Derdiniz nedir ey insanlık? Bir derdimiz var dostlar, büyük bir derdimiz var hem de. “Senin derdin küçük sen şöyle geç, ah bey amca senin derdin baya büyükmüş sen böyle yanımıza gel” demeyecekler hiçbirimize. Kimse demeyecek, en yakının dahi demeyecek. Bir yerlerde "kendi düşen ağlamaz" sözüne erişip düştüğümüz gibi kalkmasını kendimiz öğreneceğiz. Bu günkü konumuz dertlerimiz.

İnsanlar dinledikleri dertlerden sonra zihinsel olarak antideprasan niteliğinde güçlü bir silah gibi görürler teselliyi, oysa teselli oyulmuş olan boş bir oyuğa yeniden toprak atmaktır. İnsan doğrulup ilk adımını atacağı an düşer, bu da hayatın küçük yaşta seni daima aşağıya çekeceğinin delaletidir. Kimimiz defalarca düştük, kimimiz düşürüldük ama sonunda bir şey öğrendik; kalkmak. Her seferinde düştüğümüz yerden dizlerimizde birer yara izi ile kalktık ve bu da düştüğümüzün somut örneği olan izlerle yaşayıp o izler sayesinde neden ve ne uğuruna düştüğümüzü hiçbir zaman unutmamamızı sağladı. İnsan düşer sevgili dostum, insan daima düşerek öğrenir. Düşmeyen insan hayatı eksik yaşamış bir insandır, işte bu yüzdendir ki; düşmek, bıraktığı izler dışında birçok şeyi de öğretir bizlere. Düştükçe daha çok sarılırız yaralarımıza ve sarıldıkça yaralarımıza bunun düşmemek anlamına gelmediğini görürüz. Sonra hayattan ikinci bir şeyi daha öğreniriz; düşme, çünkü düşersen yalnız kalırsın. Edindiğimiz o kadar derdin, tasanın bir anlamı vardı şimdi bunları yitirmek uğuruna düşmemek için çaba gösteriyor olmak bizleri her ne kadar hayatın karşısında ezici bir mağlup gibi gösterse de, biz insanoğlunun tek sorunu içimizden defedemediğimiz ego savaşlarıdır. Ne zaman egolarımızı yüzüstü bırakır ve arkamızı dönüp uzaklaşırsak o zaman zihnimize karşı olan tahakkümü elimizde bulundurabiliriz. Çünkü bizler insanız ve insan yalnız kalma kaygısına düşmemek uğuruna doğası gereği kibir denilen bataklıktan en az bir kereliğe mahsus atlamayı göze alır. Kimimiz o bataklıkta saplanır kalır, kimimiz ise layıkıyla atlar oradan. Kibir bazen bazılarımızı cehalete sürüklese de, bazılarımız nasibini kısa süreli alır ve kibir karşısında olgunlaşır. Buna da, her kötü arzu ve istekten doğan zafer diyebiliriz kendimiz için. Sonunu düşünmeden en zorlandığımız şeyi, yani kendimizi sorgulamalı ve dertlerimizin gizli kalmış birer kibirden doğup doğmadığını kendimize sormalıyız. İşin aslı dostum, bazen dertlerimizin suni olduğunu göremeyip dert babası gibi görünmek daha değerli kılmaz bizleri insanların gözünde, o yüzdendir ki her şeyden önce bizler teselli bekleyerek anlattığımız ve karşımızdakinden beklediğimiz teselliyi de aldıktan sonra memnuniyetsizce gömüldüğümüz dertlerimiz ile ne zaman yüzleşir ve ne zaman onların zihnimizde duygu yüklü geçici birer eylem olduğunu kendimize itiraf edebilirsek o zaman kalıcı bir refaha ulaşabiliriz.

Ve unutulmamalıdır ki; insan ne vakit kurtulursa gizli kalmış kibrinden o vakit kavuşur gönül hanesinde arzuladığı baharlara…

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
10 Kas 17:05

Anonim

Puan: 0

başarılı

Yusuf Basat yazdı, 3 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
6 Kas 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Baki Bir Hikaye 

Siz hiç çok iyi bildiğiniz bir hikayede kaybolmayı göze aldınız mı? Ben aldım. Hayatımın ikinci baharını yaşadığım bir evrede, karşıma çıkan bir hikayenin karanlığında kaybolacağımı bile bile her defasında gözüm kapalı bir şekilde oraya girerek kayboldum.

Bizler bu dünyada ne kadar yaşarsak yaşayalım, dünya ve insanlar üzerinde ne kadar etki bıraktıysak o kadar var olabiliriz. Var olabilmek... Varoluşumuz bir sigara tablasında sönen izmaritin sonu gibi olacak olsa da, değerli bir iz bırakabildiysek eğer pakette unutulmuş bir sigara dalı kadarda masum ve değerli de olabilir. Değer bilmez insanlar olduğumuz zamanlarımız oldu olmasına da, bu hayatı daha çok değeri bilinmeyen insanlar olarak adımlıyor oluşumuz baskın bir rol oynuyor. Hepimiz birçok hikaye ile karşılaşıp kimisini yaşadık, kimisini de dışarıdan izledik fakat ne pahasına olursa olsun hücrelerimize tek bir hikaye işledi. Fakat düşünülmesi gereken önemli husus; o hikayeyi bizde değerli kılan kişiler miydi yoksa zihnimiz mi? Bu günlerde kalplerimizin zihnimiz ile çok güçlü bir bağı olduğu kanısına takılmış durumdayım. Ne yaparsak yapalım unutulmayacak olan bir geçmiş ve ne yaparsak yapalım yaşamaktan vazgeçmeyeceğimiz şu anımız var. Kalp bir sevdaya karar verdiyse eğer, zihin ona uyum sağlar diye düşünürdüm lakin belli bir olgunluktan sonra insan yorulmuş olan kalbin sırtını yaslayıp kendini zihninin yani düşüncelerinin kucağına bırakıyor. Sakalları grileşmiş elli yaşlarında hayat tecrübesi ile dolu bir bey amca niteliğinde bütün saflığı ile açıyorum duyguları zihnimiz. Sevmeye, heyecan duymaya ve okunmaya dair bir hikaye biliyorum. Kadının aşkından ölmesine rağmen sürekli pencere pervazından rüzgarın uğultusu gibi sızmaya çalışan ayrılığa baktığı ve adamın sızan o bütün ayrılıklardan hayat olgunluğuna eriştiği bir hikaye. BİR olabilmeyi ne kadar başardıysalar da sızan tüm ayrılıkları defetmeyi de bir o kadar başaramadılar. Aylarda geçse birbirlerinden kaybolmadılar çünkü onlar, kendi hikayelerinde kaybolmuş ve bunun farkına bile varamamışlardı. Bazı aşklar suni bir bitiş yaşa da, bazen kalpler, bazen ise yazılan satırlar üzerinde asla bitmez. Yitip giden tek şey daima zamanın kendisidir. Bazı insanlar zaman dediğimiz kavramın içersin de birbirlerine ait birçok şeyi yitirebilirler fakat sevda zamana karşı ayakta durabilen tek şeydir. İnsan işte bu yüzden, çok iyi bildiği bir hikayede tekrar tekrar kaybolmaktan asla vazgeçmemeli. Çünkü bir kere vazgeçerse insan, bin defa ezilir zamanın altında.

Siz hiç çok iyi bildiğiniz bir hikayede kaybolmayı göze aldınız mı? Ben aldım ama bu sefer yüreğime buyruk değil sevdama itimat ettim de aldım.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 10 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
31 Eki 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Kayboluş Hikayesi 

Siz hiç çok değer verdiğiniz birini kaybedeceğinizi bile bile gönlünüze aldınız mı? Ben aldım her şeyi mahvetmek uğuruna, aldım. Bir beklentim var yapraklarını yerlere saçmış olan şu sonbahardan. Mutluluk değil, huzuru bekliyorum fakat bekledikçe bulamayacağımı da devamında biliyorum çünkü "iyi şeyler birden bire olur, bu kadar bekletmez insanı" demiş Oğuzcum Atay.

Bundan yıllar önce zemherinin çetin bir şekilde yaşandığı bir dönemde kendimi kaybettim. Ben kendimi bir zemheriye ellerimle verdim. İnsan olgunlaşıp dalından düşmeden önce neyin ne olduğunu bilemiyor ve her şeyi yıldızlar gibi parlak sanıyor. Gel zaman git zaman derken yıllarca yeryüzünde oradan oraya sürüklenip kendimi bulmak gayesine düştüm. Ayak basmadığım hiçbir Arnavut kaldırımı, girmediğim hiçbir çıkmaz sokak ve perdeleri aralık olan hiçbir dar pencere kalmadı. Hepsine ama hepsine itina ile baktım. Bulamadım. Sonbahar geldi, umut geldi yine bulamadım. Sonra şifamın belkide bir kişide olduğunu düşünüp başladım doğru insanı beklemeye. Doğru insan... Nedir doğru insan? Gerçekten biz insanlar içimizde birbirlerimize biçilmiş bir doğruluğumuz var mıdır? Doğru insan... Velhasıl kelam yıllarca kendimi bulamadığım gibi çok uzun bir süre aramayı bıraktım ve kendimde yeni yeni şeyler keşfetmeye başladım. Her keşfettiğim yeni bir şeyden sonra merak duygum iyice kabardı ve kendi kendimin üzerine daha çok gittim, daha çok gittikçe de kendimi bulmaya daha çok yaklaştığımı fark ettim. İnsan kendini bulmak için önce ne istediğini, sonrada neyin olmasını istediğini bulmalıymış bunu da kendimi bulmaya çalışırken öğrendim. Bir zaman sonra baktım ki bazı olaylar karşısında akli melekelerimden ziyade kalbimin ve yüreğimin sesini daimi bir şekilde dinler olmuşum. Fakat ne uğuruna? Gelip geçenler uğuruna mı, yoksa koca bir boşluk uğuruna mı? Bu süre zarfında neyi çok iyi öğrendin diye sorsanız, aşk derim çünkü bu güne kadar sevgi ve aşkın varlığından emin olduğum kadar başka hiçbir şeyden tam anlamıyla emin olmadım. Bir kişiyi seviyorsam seviyorumdur, aşık olmuşsam bu da zamanla bana bildirilir. İşte bu yüzden, içi masum bir sevgi ile dolu olan gönüllerin asla ve asla boşlukta olduğu düşünülemez. Hayatım boyunca sevmenin ne demek olduğunu bilip sevilmenin hasretliğini çekmiş biri olarak bu günlerde yeniden aynı eylemi tekrarlama gayesi içerisine girdim. Yaralı bir kadın çıktı karşıma. Acılarının ve yaralarının ne olduğunu bilip onların farkında olmayan bir kadın. Bilmek ve farkındalık. Kadın üzülmüş, defalarca hayal kırıklığına uğramış ve haddinden fazla yorulmuştu ve düştüğü o yerden "kaldır beni" masumluğunda olan bakışları ona hiç kimseye uzatmadığım sağlamlıkta tutunacak bir dal olmam gerektiğini düşündürdü. Şiir gfibi bir şey sanırım bu, her kadına tutunacak bir dal uzatılmaz ama öyle kadınlar vardır ki yıllardır tanıdığınızı sanırsınız fakat günün birinde öyle bir tanıtır ki gönlünüz onu size neye uğradığınızı şaşırırsınız. İşte bu kadın tutunacak bir dalı herkesten çok hak ediyordu.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 8 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
22 Eki 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Bir Başlangıç Hikayesi 

Siz hiç, bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında çok iyi bildiğiniz bir hikayeyi aradınız mı? Ben aradım, bir yağmur damlası nüfus ettiği an ayaklarınızın değdiği o asfalt bile yabancı geliyor. Yabancılaşıyorsunuz. İnsan bazen şehirlere, yollara, gökyüzüne, hatta insanlara dahi yabancılaşıyor fakat sürüklenmeye asla yabancılaşamıyor.

Çok uzun zamandır hikayeler arar, hikayeler dinlerim. Bir insanı tecrübe etmenin en iyi iki yolu, o insanı yaşamak ve hikayesini dinlemektir. Bir insanın hikayesini dinlemek, bir gün İstanbul'u görme hayali ile büyüyen çocuğun umudu gibi saf ve diri tutmuştur her zaman beni. Hikaye, hikayeler... Kimi zaman içine çeker şu hikayeler bizi, kimi zaman ise haddinden fazla yabancı düşeriz hikayelere ama ne hikmetse, bir hikayeye yabacı bile düşsek bir yerinden tutar yine kendimize ait bir şey buluruz. Bizi biz yaban en güçlü olgu işte tamda budur; hikayemiz. Kimimiz bir hikayeyi beslerken, kimimiz başkalarının beslediği o hikayenin en güçlü mensubudur. Gerçek şu ki; hepimizin gerçek olan tek bir hikayesi vardır. Düşün ve güçlü bir tebessüm et çünkü ne yaşamış olursan ol, sen bu hikayeyi kolay kazanmadın ya da ne bileyim işte bizler gibi nasıl kaybettiğini düşün. Kaybetmiş de olsan düşün, insan düşündükçe var olabiliyorsa eğer o zaman düşünmeli ve zihninde pırıl pırıl ettiği baş köşeye o hikayeyi ilelebet koymalı. Bu günlerde üç tarafı denizlerle kaplı bir yanı Avrupa, bir yanı Ortadoğu'ya mensup, kanlarla dolu bir ülkenin büyüklüğünde bir kütüphane hayal ediyorum. Öyle bir kütüphane var fakat içi sadece kahramanlık kitapları ile dolu. Velhasıl kelam değerli okurum, belkide hatayı en başında, yani bazen yıllarca, bazen asırlarca gerçek hikayemizi arayarak yaptık. Oysa şu ana odaklanabilsek belkide kendi hikayemizi yazacaktık. Olmadı. Olmayan her ne varsa içerledik, içerlediklerimizi de çok güzel sustuk. Bir şeyi becerdiysek eğer, kuşkusuz sustuklarımızdır. Bazen sustuklarımı oturayım da bir güzel yazayım diyorum, sonra kalem oynuyor ve kelimeler cümle olma edasıyla dökülüyor kağıda. Fakat bir noktadan sonra yarım kalan kitaplar gibi kalakalıyor sustuklarım kağıdın üzerinde. Yarım kalıyoruz. Ama günün birinde bizi tamamlayacak olan kişi bir yerlerde nefes alıyor. Fakat ben şimdi yarımım diyorsun, şu an da yarımım, benim nefesim ne olacak diye soruyorsun kendine. Sonra, bulunduğun anı hiçbir zaman yaşayamadığın gibi hiç yaşayamayacağını fark ediyorsun. Kocaman karanlık bir zindan düşün, işte orası zaman. Bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar asla zamanın esiri olmaktan kendilerini kurtaramazlar, çünkü zamanın esiri olduysa insan bilmelidir ki hikayesinin başı da sonu da çoktan belli. Bizler kendi hikayelerini yaşanması gereken o an da yaşayamayan insanlar olarak kaybettiğimiz her şeyin tek dayanağı olan zamana umut bağlayarak çiçeklerimizin açmasını beklemekteyiz.

Siz hiç, bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında çok iyi bildiğiniz bir hikayeyi dinlediniz mi? Ben dinledim. Yanarak fakat hiç bitmesin isteyerek saatlerce dinledim. Kendimi bulamadım belki ama kendime dair çok şey buldum...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Koku

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım. Yaşayarak öğrenmeye mahkum olduğumu öğrendiğim gün, bu acıya bağımlı olduğumu gördüm. İnsan acıdan beslenir mi?

Küçükken terlikle yeni dökülmüş o sıcak asfalta bastığımda ayaklarımın altı yapış yapış ve sımsıcak olurdu. Cehennem ateşi de böyle bir şey mi acaba diye düşünürdüm kendi kendime ama değilmiş, daha kavurucu daha yakıcıymış öyle anlatıyorlar. Asfalttan çıkan yanık tekerlek kokusunu andıran bir koku kaplıyor bu günlerde içimi, nasıl giderilir, nasıl güzel kokulur hiç bilmiyorum. Bir şiir bahçem vardı benim, oradan yayılan tüm kokular içimi kaplar oradan da bedenime sirayet ederdi fakat uzun zaman önce o bahçeyi bir yıkım ile sonsuza kadar mühürledik. E zor günler geçirdik tabi, duyan duymayan kim varsa herkes koştu geldi taziyeye, çok destek oldular. Vefalı komşularım varmış gelen herkese hürmet gösterdiler, pek bir hazırlık sonuçta gözü yaşlı taziyeleri kabul eden birisiyim ne yapabilirim ki? Fakat bir eksiklik var gibiydi, yani herkes tam ama o eksikliğin çığlığını bütün bu kalabalıkların içinden duyabiliyordum. Sağa bakıyorum Hüseyin amca, sola bakıyorum Hayriye teyze, kalkıp camı açıyorum dışarıda da yok. Burası haddinden fazla soğuk kapatalım şu camı diyorlar, yahu ben yanıyorum kapatmayın. Dinlemiyorlar. "Perdeyi aralayın perdeyi, gelirse görelim en azından" diyorum ama kulak asan yok. Odaya çıkıyorum biraz sonra derin bir nefes alıyorum çünkü aşağıda boğulmuş gibiydim, biraz odamın camından bakıyorum ama ne gelen var ne giden. Biraz sonra, yan komşum Seval hanım yine taziyeye gelenleri haber vermek için kapıma tıklatıyor. Kaçmam gerek...

Kaçmayın sevgili benlik, göğsünüzü gere gere çıkın karşılarına, gün güçlü olma günü. Fakat insan boğuluyor iç ses, boğuluyor ve çok uzaklara kaçmak istiyor. Kalabalıklardan neden bu kadar korkuyorsunuz efendim? Çıkıp gelirse eğer ona karşı o kadar insanın içinde utanmak istemiyorum iç ses. Utanmak, ne naif bir eylem sevgili benlik gerçek sevdalara çok yakışıyor utanmak. Bir saygım, birde utancım kaldı şiir bahçemden yayılan o güzel kokulardan geriye. Harap etmeyin kendinizi sevgili benlik. Hiçbir zaman suyunu eksik etmedim, efendim sevgimi verdim, yeri geldi saatlerce aşkımı mı anlatmadım, ağıtlar, kasideler, türküler, kitaplar mı okumadım, bir kez yahu sadece bir kez açsın diye ömrümü o toprağa serdim yahu ondan başka hiçbir şiiri ekmedim oraya insan utanır da açar be, şimdi bak güneş günlerdir tam tepede ve ben her gün saatlerce izliyorum şiir bahçemi ama açmıyor iç ses, itinayla açmıyor. Ya açarsa sevgili benlik? Heh işte bütün mesele bu, gece hatırlat da ya açarsa diyerek umuda geri dönüşümüzü kutlayalım. O çiçek bir gün açacak be sevgili benlik. Ya çok geç olursa iç ses? Gece hatırlatın da size biraz acı vereyim sevgili benlik, insan acıları sayesinde vardır siz acılarına bağımlı bir insan olarak bu soruyu sormamalısınız. Haklısın iç ses, o çiçek bir gün açacak.

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım, ünlemin en keskin ucu ile çırpıp virgülün en kıvrak yanıyla suladım. Ölüm acısına en yakın acıdır şiir acısı...

Biz sevmeyi yermekten öne koyan acıya bağımlı insanlara selam olsun!

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 4 misafir beğendi, 2 yorum yapıldı.
5 Eki 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Savruluş Hikayesi 

Nereyi düşlüyordun? Şimdi neredesin? Hangi şehirde hangi iklimi kalbine uyarlıyordun? Şimdi neredesin? Vakit geldi, sonbahar tüm çıplaklığıyla aldığımız her nefeste hissettiriyor kendini bize. Vakit geldi...

Bir kış gelse de üşüsek diyorum iç ses, şöyle iliklerimize kadar dona dona buz tutsak? Buna gerek var mı efendim? Bilmem yok mu? Acılarınız yeterince üşütmüyor mu sizi? Peki kalbimizin damarlarında dolaşıp üşüten bu acılarımız nasıl oluyor da zamanı gelince bizi kasıp kavuruyor iç ses? Mevsim geçişleri hep böyle olur sevgili benlik siz çok takılmayın buna. Höst ulan! İnsan nasıl olur da acı veren bir şeye takılmaz? O acı zihninizi istila etmişse eğer, insan alışır, acıya ve o acıdan gelen tada bile alışır. Sanki kulaklarımdaki salyangozlar da ölüm marşı çalıyorlar iç ses. Geçmiş olsun, savruluyorsunuz efendim. Nasıl kurtulacağım bundan? Bundan kurtulmak yerine, sonbahara sarılın efendim, unutmayın sonlanan bir baharın sonunda gelecek olan huzurun umuduna sarıldık da ısındık bütün kış. O zemheriyi hatırlatmasan olmaz değil mi? Fakat çok güzel kandık sevgili benlik, çok güzel kandık. Kötü mü oldu bak koleksiyonumuza bir savruluş hikayesi daha ekledik. Ekledik eklemesine de, fatura çok kabardı sevgili benlik. Bir yığın savruluş hikayesi yine sonbahara kaldı iç ses.

Sonbahar bize sahip çıkar sevgili benlik, herkesten her şeyden daha çok ilgi ve şefkat gösterir o bize, çünkü kapısını bizlere kapatmayan tek mevsimdir sonbahar.

"Hangi şehirde, hangi iklimi kalbine uyarlayıp nereyi düşlüyordun?" dedi. Sustum. "Savrulmamayı" diyemedim.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
05 Eki 08:24

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Yusuf Basat yazdı, 4 misafir beğendi, 3 yorum yapıldı.
29 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Yok Oluş Hikayesi 

Merhaba arkadaşlar. Bu gün ölümü konuşalım istiyorum. Ölümden daha ciddi hiçbir şeyin olmadığını ve değerli bir toprak kokusu hakkında laflayalım biraz istiyorum.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Eşin senden ayrılsa nerede olduğunu bilirsin, annen baban evi terk etse nereye gideceğini bilirsin, evladın arkadaşımda kalacağım dese onun arkadaşında olduğunu düşünür ve bilirsin. Ve korkmaz insan çünkü bilir. Bazı hikayeler vardır, ne pahasına olursa olsun ulaşılamayan hikayeler, insan kendi hikayesine ulaşamaz mı? İşte bu hikayelerde insan kendi hikayesi de olsa ulaşamaz. Hatta ne yaparsanız yapın, isterseniz isyan edin, bağırın çağırın, yemeden içmeden kesilin, kendinize zulmedin, dünyanın en zengini bile olsanız asla bu hikayenize ulaşamazsınız. Çünkü kimisinin hikayesi başlı başına bir kadından, bir adamdan ibarettir. Bir kız çocuğu için hikayesi babasından ibarettir, bir annenin hikayesi ise her zaman evladından ibarettir, kimisinin de bir arkadaş,bir kardeşten ibarettir hikayesi. Bu hayatta herkesin bir hikayesi vardır; kimisi yüreğine kazırken kimisi iliklerine kadar yaşar hikayesini, kimisi korkup kaçarken kimisi cesurca yüzleşir.

İnsan ömründe bir kerede olsa aşık olur, fakat herkes iyi bilir ki aşkın acı yönü daima mutluluk yönünden ağır basmıştır her zaman. Çünkü bu, aşkın doğasında olan en temel olgudur. Bizler her zaman aşkın en acı yönünü bir terk ediş, bir ayrılış olarak biliriz ama aşkın acıdan kasıp kavuran pek fazla görünmeye yönü vardır. Ölüm. Bir başkası gelip sevdiğini elinden alsa o kişiye kızarsın belki ama ölüm söz konusu olunca insan kimseye kızamıyor. Çünkü ölüm, bizlere biçilmiş en yüce kaftandır. İnsanın sevdiği birini kaybetmesi demek artık sonsuza kadar tek bir yerde ve tek bir yere ait olduğunu bilmektir, buda biz insanoğlunun yüreğini paramparça eden bir etkendir çünkü ne yaparsak yapalım geri getiremeyeceğimizi biliriz. Çaresizlik,insanoğlunun içinde beslediği umuda karşı taarruza geçen bir düşman olmuştur her zaman. Bütün meselede bu aslında; ecel kapımızı çalınca umudumuzda onunla birlikte gidiyor.

Bir kız çocuğu doğup büyüyüp olgunlaşıp aşık olacağı zamana kadar ilk aşkı ve tek aşkı olarak babasını görür her zaman. Hiç kaybetmeyecekmiş gibi. Kız çocukları babalarına düşkün olur derler, hakikaten de öyle. Lakin bizler için en zor şeydir belkide ailemizi kaybetmek. İhtimal dahi vermezsin, düşünmezsin bile çünkü ölüm ile hiç tanışmadın bu güne kadar. Ölümü sadece masallar ve filmlerden biliyorsun. Bir akraban öldü fakat çok üzülmedin çünkü hiç görmediğin uzak bir akrabandı. Ne aşık olduğun insanı nede bir arkadaşını kaybettin, yakınından hiç kimseyi kaybetmedin bu güne kadar... Ama bu gün senin hayata ilk geleceğin gündür sevgili dostum, bu gün senin olgunlaşacağın gün, bu gün senin büyüdüğün gündür. Bir kız çocuğunun babasını kaybetmesi demek; savaşın ortasında silahsız kalmak, milyonlarca derece sıcaklığa sahip bir güneşin altında gölgesiz kalmak, zulmün ortasında adaletsiz kalmak, en önemli yazının ortasında kalemsiz kalmak ve çölün ortasında susuz kalmak gibi... Çok acı çekiyorsun değil mi sevgili dostum? Çok acı çekiyorsun, hatta o geri gelecekse eğer daha fazla acıyı da çekmeye hazırsın fakat nafile. İliklerinde akan kana kadar hissetsen de ölümün acısını, kimse geri gelmeyecek ve sana sadece toprağına gidebilmek kalacak. Bir avuç toprak... Ne o yoksa kimsenin gösterdiği değer samimi gelmiyor mu? Yoksa sana daha önce yüzünü dönen insanlar sana acıyarak sahte bir şefkat mi gösteriyorlar? Ne kadar boş gözlerle hayata bakarsan bak, sen artık yapayalnızsın ve büyüdün! Kendine ne kadar zulmetmek istersen et fakat sen artık olgun bir insansın. Ne pahasına olursa olsun, ölümü bir kerede tatmışsa insan, ondan başka hiçbir acı ölümün sunduğu acı kadar sirayet etmez kalbinize.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Fakat ölüm yeni bir başlangıç değil, bitiştir işte, bitiş...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
02 Eki 22:00

Öncelikle değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Ölümün anlamı herkesin çektiği acıya göre değişen bir unsurdur. Sonuçta insan, sevdiğini ecele teslim ederken mantık çerçevesinde bir olumlama yapamayabiliyor. Her şey ölüyorda, ölüm ölmüyor.

02 Eki 21:33

Misafir

İşte asıl bitiş ölüm değildir ölümden sonra ki bilinmezliktir asıl bitiş .kelimeler akıcı ve ben gayet yeteri kadar begendim başarılar

Yusuf Basat yazdı, 3 misafir olmak üzere 4 kişi beğendi, henüz yorum yapılmadı.
26 Eyl 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Siz Hiç Aşkınızı Öldürdünüz Mü?

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm. Herkes gibi herkesleştim ve aşık oldum, sonra aşkımı ellerimle toprağa gömdüm.

En nadide, en süslü cümlelerle başladı her şey, sonunda küçücük bir nokta ile bitirdiğim cümlelerime bin anlam yükleyerek önüne ömrünün en güzel yemeği olarak koydum aşkımı. "Gitmek." Aşık olduktan sonra bu kelimeye yabancılaşıyorsun, bu ihtimali tam anlamıyla unutarak aşık olmanın verdiği büyüyü iliklerine kadar yaşıyorsun. Fakat fırtına öncesi sessizlik dediğimiz büyük felaket aslında budur. Kısacası kötü olan bütün ihtimalleri tamamen unuttuğun zaman oluyor her şey, işte tamda o an bir devrim, bir darbe niteliğinde İstiklal Mahkemelerinde bile görülmemiş cinsten bir infaz emri uğuruna her şeyi yapabileceğin, zamanında iki dudağının arasından "seni seviyorum" kelimesini duyup mutlu olduğun kişinin yine iki dudağının arasından çıkıyor. "BİTTİ." Evet her şey bitti ve senin içinde bulunduğun durum için düştün demek bile az kalıyor, artık tek başına ve paramparçasın. Ne oldu, yoksa günlerce yemek yemeyip kül tablasını mı kirlettin? İnsanlarla konuşmadın mı? Konuşasın derdini anlatasın mı gelmedi? Yoksa aylar geçmiş ve o hayatını dibine kadar yaşayıp seni bir kere olsun düşünmezken sen hala bu bitişi kabullenemiyor musun? Biliyorum biliyorum çok uykusuz kaldın, geceleri yaşıyor gündüzleri ise sızıp kalıyorsun bir yerlerde. Hatta evden çıkasın kalabalıklara karışasın bile gelmiyor. Kaç akşam sokağın köşesinde durup bir sigara eşliğinde evini izledin, hatta o izlemelerinden sonra saat on bir olunca ışıkları söndürmesinden hayatını düzene soktuğunu düşündün. Her gün, her Allah'ın günü yanına gitmek için evden çıktın ama uzaktan onu görünce döndün arkanı geri döndün, çünkü sen çok masum seviyorsun ve asla onu rahatsız etmek istemezsin dimi? O mutlu olsun bana yeter dediğin duyar gibiyim. Bir yandan kabullenememişlik hissi zorlarken diğer yandan yelken fora diye bağıra bağıra onun başkası ile birlikte olma düşüncesi zihnini istila ediyor. Tek parça olarak düşmüş olsan belkide bu kadar zorlanmayacak, onu unutmak bu kadar uzun bir süre almayacak ama sen paramparça olarak dört bir yana savruldun ve her bir parçanı toparlayacak zerre kadar gücün yok. Sen artık yapayalnızsın. Acı. Öyle bir şey ki bu acı, ne bir yemeğin acısına ne bir baş ağrısına ne bir kesik yarasına benziyor. Dişin ağrıyor mesela ama kalbinin tam orta yerinde, vücudunun her yeri kesilmiş ama kanamıyor o kan kalbinde toplanıyor, başına giren bütün ağrılar tek bir noktada buluşuyor, kalbinde. Merak etme baya bir sürüneceksin ama bir yerden atlamadığın sürece ölmeyeceksin, bu acı seni süründürdüğü gibi ayağa da kaldıran bir acı olacak. Hayatın anlamını falan yitirmedi, yaşamamın bir anlamı kalmadı diye içinde haykırıyorsun ya hani, öyle değil işte. Hemde hiç öyle değil...

Aylar, çok uzun seneler geçecek belki ama sen onu hala unutamayacaksın ama içinde bitmese bile hafiflemiş olan bir acın kalacak. Yeni insanlarla tanışacak, iş ortamlarında insanların yüzüne gülerek işini profesyonelce yaptığını gösterecek hatta arkadaşların ile memnun kalmasan bile akşamları dışarı çıkıp eğlenebileceksin. Sonra gece olacak ve gün bittiğinde aralıksız her gece acına sarılarak uyuyacak, sabah olduğunda yine acına sarılarak uyanacaksın. Çünkü kaybetmiş olduğun o kişiden sonra seni sen yapan, ondan bile daha değerli olan koca aşkına ait gurur verici tatlı sızılar saçan bir acın kalacak ellerinde. Sonra günün birinde biri bakacak gözlerine, ellerinden tutacak, içinde bir yerlerde pas tutmuş sevgini parlatıp cilalayacak. Emin olamayacaksın, karşına çıkan gözlerine bakan hiç kimseden emin olamayacaksın çünkü yıllarca tek birini tanıdın sen. Ta ki, gözlerine herkesten daha güzel, daha anlamlı bakan bir başkasına kadar. Yıllarca içinde bulunduğun o kuyuda işleri yoluna koydun fakat hala çok dağınıksın ve artık bir başkasına tutunma vaktin gelmiştir. Tutunacak bir dal gördün ya, hemen koştun dimi? Biliyorum çünkü buna ihtiyacın var, hatta herkesten daha çok hak ediyorsun. Ve gün gelir yüreğindeki karar merciği son sözü söyler. İnfaz emri bu sefer senin dudaklarından yayılır kalbinin kırsallarına. Çok zor olacak bu kararı kabullenmek ama kabullenecek ve hatta bunu uygulayacaksın ve hak ettiğini düşündüğün yeni bir hayatı yaşamaya başlayacaksın.

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm, hemde iki kere.

-Yusuf BASAT

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 6 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
19 Eyl 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Penceredeki Çiçekler 

Bir bağ bahçe güzelliğinde nitelendirdik aşkı ve sürekli hiç bitmeyecek gibi yaşayıp özlemek dediğimiz kavramı da daima birlikteliğin bir yapı taşı olarak gördük. Özlemek... Nice insanlar tanıyorum özlemini delicesine kör kütük kusan, nice insanlar var özlediği halde ölse de özlediğini söyleyemeyen. Pencereden süzülen rüzgarın azizliği ile masada duran küllükten bir anda genzime savruldu özlem. Lakin diyorum ya ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Ağzımızı açsak bir bıçak yarası kaplayacak hissi kelimeleri zindan ediyor içimizde. Zindana tabi tuttuğumuz her bir kelime günü gelince ya bizleri acıtır hale geliyor yada karşımızdakini, çünkü kelimeler kimi zaman zehirli bir yılan gibi süzülürken dudaklarımızdan kimi zaman ise içten içe bizi kemiren bir fare gibi zedeleyip duruyor. Özlüyoruz. Neden özlediğimiz ile ilgilenmeksizin özlemimizin verdiği acıya tutunup oradan güç alıyoruz, çünkü özlediğimizi özlediğimize ölüyoruz da söyleyemiyoruz. Kimi zaman narin kalplerimiz isyan bayrağını açmaya yeltense de her seferinde ailesi için ayakta durup güçlü görünmeye çalışan bir baba misali yüreğimiz o bayrağı içi acıya acıya indirmeyi başarıyor. İçinde bulunduğumuz durumdan artık yüreğimizin de memnun olmadığını tamda o an anlıyoruz ve anladığımızda her şey için geç mi yoksa bir şeyler için erken mi bunun kararını bir türlü veremiyoruz. Özlemek bizi zorluyor, gururlu yüreğimiz sayesinde ayakta tuttuğumuz umudumuz ise yıkılmaya başlıyor, hatta bunlara köstek olan aklımız ise büyük bir karanlığın içinde "acaba bir ışık arasam mı, aramasam mı?" kararsızlığı ile bizi koca bir karanlığa hapsediyor. Gündüz yüzü ile yaşadığımız özlemin acısını artık karanlıkta yaşamaya başlıyoruz.

Karanlıklar bir bakıma insana iyi gelirken, öte yandan karamsarlığa sürükleyen yanı insan zihninde daha ağır basıyor, bir noktadan sonra düşmeye ve tutunamamaya alıştığımız için karanlıktan medet ummaya başlıyoruz. Fakat insan silkelenme sevgili iç ses, insan kendini silkelemeli... Çünkü insan ne kadar karanlığa alışırsa o kadar zor olur aydınlığa çıkması. Oysa pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini besliyorduk, bizler ne zaman pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalinden karanlığa sürüklenir olduk? Fakat insan bunu da haykırmak istiyor sevgili iç ses, sevdiğine sevdiğini söylemekten ziyade, pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini söylemek istiyor ama ne demiştik; ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Bir noktadan sonra; "bir özleyişi haykırmak bu kadar mı zor be?!" diye düşünüp kendimize kızmaya başlıyoruz ve unutulmamalıdır ki insanın kendine kızması özgüvenini zedeleyen başlıca unsurlardır biridir. Bizler güçlü olmak zorunda bırakılıp, güçsüzleştirilmeye mahkum edilen insanlar olarak özlediğimizi ölsek de söyleyemeyeceğiz belki ama hiçbir zamanda vazgeçmeyeceğimiz onurlu bir özlemi pencere önüne dizdiğimiz çiçeklerimize ekip orada umut diye yeşerteceğiz.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
20 Eyl 13:20

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Yusuf Basat yazdı, 5 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
13 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Gece Yarısı

Gecenin yarısı yaşanırken tattım ben acıyı. Geceler... Ah bu gecelerde ne olmasa ne olurdu bizim halimiz? Mesela bir gece ansızın gelmişti içsesim benimle sohbet etmeye, bir gece yarısı öğrenmiştim aşık olduğumu, gecenin en kör vaktinde yağdı gökten şimşekler yüreğime. Bu öyle bir acı ki bir zaman sonra ne şimşek kalıyor nede gece. Oysa bir gece yarısı fark etmiştim elimin kalem tuttuğunu ve ben bir gece yarısı müsaade etmiştim insanların bilmediği aşkımı satırların bilmesine. Gönlümün karalığı geceden değil kalemden gelmişti. Ben öyle bir anlattım ki onu kaleme, kalem kırıldı gözlerimin önünde. Taki bir gece yarısı onu yazmaya başladığımda oldu her şey fakat artık yazamıyorum. Ondan başka hiçbir cümleyi ne okuyabiliyorum nede yazabiliyorum. Bir gece yarısı şahit olmuştu yalnızlığıma duvarlar, hayattan kalkışını izledi onsuz yaşanan tüm hatıralar. Sokaklar ona çıkmaz oldu, vapura bindiğimde aynı gökyüzü altında olmadığımızı öğrendim. Diyorum ya; sonu gelmek bilmeyen koca bir geceyi sabaha çıkartma arzusuyla işittim aynı topraklarda olup kilometrelerce uzakta olduğumuzu.

Kapı çalıyor. Ama açamam, fakat açmam gerek. Hoş geldin içses. -Hoş bulduk efendim. Erken geldin. -Boş verin şimdi erkeni geçi, siz neden aşık olmayı bir lütuf olarak görüyorsunuz sevgili benlik? Çünkü aşk insanın başına gelmiş en yüce lütuftur içses. -Bakın sevgili benlik, satırlara aşık olun, kelimelere aşık olun, kitaplara, sıcak bir çaya, mürekkebe, gıcırdayan eski bir iskemleye, günde iki kez doğruyu gösteren bozuk bir saat ve bozuk plakta dönüp duran bir şarkıya aşık olun, fakat kadınlara aşık olmayın efendim olmayın.

Belkide kadınlara olan aşkımız bizim tüm nesnelere duyacağımız aşkın temelidir içses. Ve kadınlar hor görülmemeli, sonuna kadar yaşanmalıdır. Bir sabah kalkıp hak edip etmediğini sorgulamadan bir kadına değer vermek istiyorum mesela, geçici bir mutluluktan sonra terk edilmek ve verdiğim değer ile bir başıma başsız kalakalmak istiyorum. Bizler bir kadına aşık olmayı değil, aşkı seviyoruz içses, aşkı seviyoruz...

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Yusuf Basat yazdı, 7 misafir beğendi, 1 yorum yapıldı.
12 Eyl 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 239

Neydi Aşk? 

Neydi bizi bizliğimizden koparan o hiçlik? Neydi sabır denen en yüce taşı parçalayan o aciz şüphe? Aşka ölmek de dahil ise eğer, aşk yoluna baş ile çıkmak aşık adama mubahtır o vakit. Aşk bir ecel vakti ise ayrılık ecelden korkmaktır, aşk bir musalla taşı ise ayrılık cenazelerden nefret etmektir, aşk bir hayır ise, ayrılık bir şerdir. Bu ve bunun gibi birçok çelişki üzerine yazıldı aşk, bu güne kadar uğruna birçok kalem oynatıldı aşk için.

Nasıl sevmişti Nazım Piraye'yi veya tam tersi nasılda sevmişti Piraye Nazım'ı ve aşkından ölüp de ağzını dahi açmamıştı. Öbür taraftan nasılda masumdu Cemal'in Tomris'e bakışı. Peki ya Edip, Turgut... Nasıl demişti Edip Cansever; "Bir adın vardı senin, peşinde üç büyük şair" diye. Nasıl kurulabilirdi bu cümle, öylesine bir cümle ki içinde imkansızlığı, çaresizliği, güzelliği ve masum bir aşkı barındıyordu. Cemal güzel sevdi Tomris'i, Turgut canından can gidercesine sevdi Tomris'i, Edip bir beyefendi gibi sevdi Tomris'i... Gel gelelim Konya'ya. Bir aşk yatar Konya'da, yaşarken beşeriyetin arasına girdiği, ölünce de o beşerin yerini alan bir dikenin aralarında olduğu bir aşk. Ayrı yaşayıp, birlikte ölen ve birlikte gömülüp fakat yine ayrı kalan Tahir ile Zühre'nin o büyük aşkı yatar Konya'da. Bizim deli oğlan Nazım'ın da dediği gibi; "Tahir olmakta ayıp değil Zühre olmakta, hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil." Kimilerinin kaderleri bir yazılır fakat o bir yazılan kader aslında aynı yolun yolcusu, olacakları yolun birliğidir. Kimileri birbirini Tahir ve Zühre gibi yaşarken de ölünce de yaşayamazlar.

Çöller Kays'ın aşkından dolayı çöl olmadı, çölü çöl yapan Kays'ların aşkının her bir kum tanesine işleyişidir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
12 Eyl 04:43

Misafir

Aşk yazılmaz.