Türkiye Aktivitesi
56 ziyaret
1 online
Yusuf Basat
Gazeteci olma yolunda ilerleyen, "Mısranın Kalp Atışı" ve şuan basım aşamasında olan "Bir Sabahçı Kahvesi" adlı kitapların yazarıyım.

Türkiye Puanı

69 puan Mavi Kalem

Derecesi

69 [Toplam 1568 kişi]

Türkiye
Tümü(7)
Pinledikleri(0)
Yusuf Basat yazdı, 20 kez açıldı , 2 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
11 Eki 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Koku

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım. Yaşayarak öğrenmeye mahkum olduğumu öğrendiğim gün, bu acıya bağımlı olduğumu gördüm. İnsan acıdan beslenir mi? 

Küçükken terlikle yeni dökülmüş o sıcak asfalta bastığımda ayaklarımın altı yapış yapış ve sımsıcak olurdu. Cehennem ateşi de böyle bir şey mi acaba diye düşünürdüm kendi kendime ama değilmiş, daha kavurucu daha yakıcıymış öyle anlatıyorlar. Asfalttan çıkan yanık tekerlek kokusunu andıran bir koku kaplıyor bu günlerde içimi, nasıl giderilir, nasıl güzel kokulur hiç bilmiyorum. Bir şiir bahçem vardı benim, oradan yayılan tüm kokular içimi kaplar oradan da bedenime sirayet ederdi fakat uzun zaman önce o bahçeyi bir yıkım ile sonsuza kadar mühürledik. E zor günler geçirdik tabi, duyan duymayan kim varsa herkes koştu geldi taziyeye, çok destek oldular. Vefalı komşularım varmış gelen herkese hürmet gösterdiler, pek bir hazırlık sonuçta gözü yaşlı taziyeleri kabul eden birisiyim ne yapabilirim ki? Fakat bir eksiklik var gibiydi, yani herkes tam ama o eksikliğin çığlığını bütün bu kalabalıkların içinden duyabiliyordum. Sağa bakıyorum Hüseyin amca, sola bakıyorum Hayriye teyze, kalkıp camı açıyorum dışarıda da yok. Burası haddinden fazla soğuk kapatalım şu camı diyorlar, yahu ben yanıyorum kapatmayın. Dinlemiyorlar. "Perdeyi aralayın perdeyi, gelirse görelim en azından" diyorum ama kulak asan yok. Odaya çıkıyorum biraz sonra derin bir nefes alıyorum çünkü aşağıda boğulmuş gibiydim, biraz odamın camından bakıyorum ama ne gelen var ne giden. Biraz sonra, yan komşum Seval hanım yine taziyeye gelenleri haber vermek için kapıma tıklatıyor. Kaçmam gerek... 

Kaçmayın sevgili benlik, göğsünüzü gere gere çıkın karşılarına, gün güçlü olma günü. Fakat insan boğuluyor iç ses, boğuluyor ve çok uzaklara kaçmak istiyor. Kalabalıklardan neden bu kadar korkuyorsunuz efendim? Çıkıp gelirse eğer ona karşı o kadar insanın içinde utanmak istemiyorum iç ses. Utanmak, ne naif bir eylem sevgili benlik gerçek sevdalara çok yakışıyor utanmak. Bir saygım, birde utancım kaldı şiir bahçemden yayılan o güzel kokulardan geriye. Harap etmeyin kendinizi sevgili benlik. Hiçbir zaman suyunu eksik etmedim, efendim sevgimi verdim, yeri geldi saatlerce aşkımı mı anlatmadım, ağıtlar, kasideler, türküler, kitaplar mı okumadım, bir kez yahu sadece bir kez açsın diye ömrümü o toprağa serdim yahu ondan başka hiçbir şiiri ekmedim oraya insan utanır da açar be, şimdi bak güneş günlerdir tam tepede ve ben her gün saatlerce izliyorum şiir bahçemi ama açmıyor iç ses, itinayla açmıyor. Ya açarsa sevgili benlik? Heh işte bütün mesele bu, gece hatırlat da ya açarsa diyerek umuda geri dönüşümüzü kutlayalım. O çiçek bir gün açacak be sevgili benlik. Ya çok geç olursa iç ses? Gece hatırlatın da size biraz acı vereyim sevgili benlik, insan acıları sayesinde vardır siz acılarına bağımlı bir insan olarak bu soruyu sormamalısınız. Haklısın iç ses, o çiçek bir gün açacak. 

Siz hiç cayır cayır yanan yaralı bir şiir bahçesini tuzlu sularla suladınız mı? Ben suladım, ünlemin en keskin ucu ile çırpıp virgülün en kıvrak yanıyla suladım. Ölüm acısına en yakın acıdır şiir acısı...

Biz sevmeyi yermekten öne koyan acıya bağımlı insanlara selam olsun! 

Yusuf Basat yazdı, 24 kez açıldı , 1 misafir beğendi , 1 yorum yapıldı.
5 Eki 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Savruluş Hikayesi 

Nereyi düşlüyordun? Şimdi neredesin? Hangi şehirde hangi iklimi kalbine uyarlıyordun? Şimdi neredesin? Vakit geldi, sonbahar tüm çıplaklığıyla aldığımız her nefeste hissettiriyor kendini bize. Vakit geldi...

Bir kış gelse de üşüsek diyorum iç ses, şöyle iliklerimize kadar dona dona buz tutsak? Buna gerek var mı efendim? Bilmem yok mu? Acılarınız yeterince üşütmüyor mu sizi? Peki kalbimizin damarlarında dolaşıp üşüten bu acılarımız nasıl oluyor da zamanı gelince bizi kasıp kavuruyor iç ses? Mevsim geçişleri hep böyle olur sevgili benlik siz çok takılmayın buna. Höst ulan! İnsan nasıl olur da acı veren bir şeye takılmaz? O acı zihninizi istila etmişse eğer, insan alışır, acıya ve o acıdan gelen tada bile alışır. Sanki kulaklarımdaki salyangozlar da ölüm marşı çalıyorlar iç ses. Geçmiş olsun, savruluyorsunuz efendim. Nasıl kurtulacağım bundan? Bundan kurtulmak yerine, sonbahara sarılın efendim, unutmayın sonlanan bir baharın sonunda gelecek olan huzurun umuduna sarıldık da ısındık bütün kış. O zemheriyi hatırlatmasan olmaz değil mi? Fakat çok güzel kandık sevgili benlik, çok güzel kandık. Kötü mü oldu bak koleksiyonumuza bir savruluş hikayesi daha ekledik. Ekledik eklemesine de, fatura çok kabardı sevgili benlik. Bir yığın savruluş hikayesi yine sonbahara kaldı iç ses. 

Sonbahar bize sahip çıkar sevgili benlik, herkesten her şeyden daha çok ilgi ve şefkat gösterir o bize, çünkü kapısını bizlere kapatmayan tek mevsimdir sonbahar. 

"Hangi şehirde, hangi iklimi kalbine uyarlayıp nereyi düşlüyordun?" dedi. Sustum. "Savrulmamayı" diyemedim. 

05 Eki 08:24

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Yusuf Basat yazdı, 27 kez açıldı , 2 misafir beğendi , 3 yorum yapıldı.
29 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Yok Oluş Hikayesi 

Merhaba arkadaşlar. Bu gün ölümü konuşalım istiyorum. Ölümden daha ciddi hiçbir şeyin olmadığını ve değerli bir toprak kokusu hakkında laflayalım biraz istiyorum.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Eşin senden ayrılsa nerede olduğunu bilirsin, annen baban evi terk etse nereye gideceğini bilirsin, evladın arkadaşımda kalacağım dese onun arkadaşında olduğunu düşünür ve bilirsin. Ve korkmaz insan çünkü bilir. Bazı hikayeler vardır, ne pahasına olursa olsun ulaşılamayan hikayeler, insan kendi hikayesine ulaşamaz mı? İşte bu hikayelerde insan kendi hikayesi de olsa ulaşamaz. Hatta ne yaparsanız yapın, isterseniz isyan edin, bağırın çağırın, yemeden içmeden kesilin, kendinize zulmedin, dünyanın en zengini bile olsanız asla bu hikayenize ulaşamazsınız. Çünkü kimisinin hikayesi başlı başına bir kadından, bir adamdan ibarettir. Bir kız çocuğu için hikayesi babasından ibarettir, bir annenin hikayesi ise her zaman evladından ibarettir, kimisinin de bir arkadaş,bir kardeşten ibarettir hikayesi. Bu hayatta herkesin bir hikayesi vardır; kimisi yüreğine kazırken kimisi iliklerine kadar yaşar hikayesini, kimisi korkup kaçarken kimisi cesurca yüzleşir.

İnsan ömründe bir kerede olsa aşık olur, fakat herkes iyi bilir ki aşkın acı yönü daima mutluluk yönünden ağır basmıştır her zaman. Çünkü bu, aşkın doğasında olan en temel olgudur. Bizler her zaman aşkın en acı yönünü bir terk ediş, bir ayrılış olarak biliriz ama aşkın acıdan kasıp kavuran pek fazla görünmeye yönü vardır. Ölüm. Bir başkası gelip sevdiğini elinden alsa o kişiye kızarsın belki ama ölüm söz konusu olunca insan kimseye kızamıyor. Çünkü ölüm, bizlere biçilmiş en yüce kaftandır. İnsanın sevdiği birini kaybetmesi demek artık sonsuza kadar tek bir yerde ve tek bir yere ait olduğunu bilmektir, buda biz insanoğlunun yüreğini paramparça eden bir etkendir çünkü ne yaparsak yapalım geri getiremeyeceğimizi biliriz. Çaresizlik,insanoğlunun içinde beslediği umuda karşı taarruza geçen bir düşman olmuştur her zaman. Bütün meselede bu aslında; ecel kapımızı çalınca umudumuzda onunla birlikte gidiyor.

Bir kız çocuğu doğup büyüyüp olgunlaşıp aşık olacağı zamana kadar ilk aşkı ve tek aşkı olarak babasını görür her zaman. Hiç kaybetmeyecekmiş gibi. Kız çocukları babalarına düşkün olur derler, hakikaten de öyle. Lakin bizler için en zor şeydir belkide ailemizi kaybetmek. İhtimal dahi vermezsin, düşünmezsin bile çünkü ölüm ile hiç tanışmadın bu güne kadar. Ölümü sadece masallar ve filmlerden biliyorsun. Bir akraban öldü fakat çok üzülmedin çünkü hiç görmediğin uzak bir akrabandı. Ne aşık olduğun insanı nede bir arkadaşını kaybettin, yakınından hiç kimseyi kaybetmedin bu güne kadar... Ama bu gün senin hayata ilk geleceğin gündür sevgili dostum, bu gün senin olgunlaşacağın gün, bu gün senin büyüdüğün gündür. Bir kız çocuğunun babasını kaybetmesi demek; savaşın ortasında silahsız kalmak, milyonlarca derece sıcaklığa sahip bir güneşin altında gölgesiz kalmak, zulmün ortasında adaletsiz kalmak, en önemli yazının ortasında kalemsiz kalmak ve çölün ortasında susuz kalmak gibi... Çok acı çekiyorsun değil mi sevgili dostum? Çok acı çekiyorsun, hatta o geri gelecekse eğer daha fazla acıyı da çekmeye hazırsın fakat nafile. İliklerinde akan kana kadar hissetsen de ölümün acısını, kimse geri gelmeyecek ve sana sadece toprağına gidebilmek kalacak. Bir avuç toprak... Ne o yoksa kimsenin gösterdiği değer samimi gelmiyor mu? Yoksa sana daha önce yüzünü dönen insanlar sana acıyarak sahte bir şefkat mi gösteriyorlar? Ne kadar boş gözlerle hayata bakarsan bak, sen artık yapayalnızsın ve büyüdün! Kendine ne kadar zulmetmek istersen et fakat sen artık olgun bir insansın. Ne pahasına olursa olsun, ölümü bir kerede tatmışsa insan, ondan başka hiçbir acı ölümün sunduğu acı kadar sirayet etmez kalbinize.

Nedir ölüm? Basit bir yok oluş mu? Ya da bir son, bir bitiş mi? Yoksa yeni ve taze bir başlangıç mı? Hepimize göre değişen bir kavram ve en güçlü, en baki gidiş hikayesidir ölüm. Fakat ölüm yeni bir başlangıç değil, bitiştir işte, bitiş...

02 Eki 22:00

Öncelikle değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Ölümün anlamı herkesin çektiği acıya göre değişen bir unsurdur. Sonuçta insan, sevdiğini ecele teslim ederken mantık çerçevesinde bir olumlama yapamayabiliyor. Her şey ölüyorda, ölüm ölmüyor.

02 Eki 21:33

Misafir

İşte asıl bitiş ölüm değildir ölümden sonra ki bilinmezliktir asıl bitiş .kelimeler akıcı ve ben gayet yeteri kadar begendim başarılar

Yusuf Basat yazdı, 28 kez açıldı , 2 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
26 Eyl 17 05:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Siz Hiç Aşkınızı Öldürdünüz Mü?

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm. Herkes gibi herkesleştim ve aşık oldum, sonra aşkımı ellerimle toprağa gömdüm. 

En nadide, en süslü cümlelerle başladı her şey, sonunda küçücük bir nokta ile bitirdiğim cümlelerime bin anlam yükleyerek önüne ömrünün en güzel yemeği olarak koydum aşkımı. "Gitmek." Aşık olduktan sonra bu kelimeye yabancılaşıyorsun, bu ihtimali tam anlamıyla unutarak aşık olmanın verdiği büyüyü iliklerine kadar yaşıyorsun. Fakat fırtına öncesi sessizlik dediğimiz büyük felaket aslında budur. Kısacası kötü olan bütün ihtimalleri tamamen unuttuğun zaman oluyor her şey, işte tamda o an bir devrim, bir darbe niteliğinde İstiklal Mahkemelerinde bile görülmemiş cinsten bir infaz emri uğuruna her şeyi yapabileceğin, zamanında iki dudağının arasından "seni seviyorum" kelimesini duyup mutlu olduğun kişinin yine iki dudağının arasından çıkıyor. "BİTTİ." Evet her şey bitti ve senin içinde bulunduğun durum için düştün demek bile az kalıyor, artık tek başına ve paramparçasın. Ne oldu, yoksa günlerce yemek yemeyip kül tablasını mı kirlettin? İnsanlarla konuşmadın mı? Konuşasın derdini anlatasın mı gelmedi? Yoksa aylar geçmiş ve o hayatını dibine kadar yaşayıp seni bir kere olsun düşünmezken sen hala bu bitişi kabullenemiyor musun? Biliyorum biliyorum çok uykusuz kaldın, geceleri yaşıyor gündüzleri ise sızıp kalıyorsun bir yerlerde. Hatta evden çıkasın kalabalıklara karışasın bile gelmiyor. Kaç akşam sokağın köşesinde durup bir sigara eşliğinde evini izledin, hatta o izlemelerinden sonra saat on bir olunca ışıkları söndürmesinden hayatını düzene soktuğunu düşündün. Her gün, her Allah'ın günü yanına gitmek için evden çıktın ama uzaktan onu görünce döndün arkanı geri döndün, çünkü sen çok masum seviyorsun ve asla onu rahatsız etmek istemezsin dimi? O mutlu olsun bana yeter dediğin duyar gibiyim. Bir yandan kabullenememişlik hissi zorlarken diğer yandan yelken fora diye bağıra bağıra onun başkası ile birlikte olma düşüncesi zihnini istila ediyor. Tek parça olarak düşmüş olsan belkide bu kadar zorlanmayacak, onu unutmak bu kadar uzun bir süre almayacak ama sen paramparça olarak dört bir yana savruldun ve her bir parçanı toparlayacak zerre kadar gücün yok. Sen artık yapayalnızsın. Acı. Öyle bir şey ki bu acı, ne bir yemeğin acısına ne bir baş ağrısına ne bir kesik yarasına benziyor. Dişin ağrıyor mesela ama kalbinin tam orta yerinde, vücudunun her yeri kesilmiş ama kanamıyor o kan kalbinde toplanıyor, başına giren bütün ağrılar tek bir noktada buluşuyor, kalbinde. Merak etme baya bir sürüneceksin ama bir yerden atlamadığın sürece ölmeyeceksin, bu acı seni süründürdüğü gibi ayağa da kaldıran bir acı olacak. Hayatın anlamını falan yitirmedi, yaşamamın bir anlamı kalmadı diye içinde haykırıyorsun ya hani, öyle değil işte. Hemde hiç öyle değil... 

Aylar, çok uzun seneler geçecek belki ama sen onu hala unutamayacaksın ama içinde bitmese bile hafiflemiş olan bir acın kalacak. Yeni insanlarla tanışacak, iş ortamlarında insanların yüzüne gülerek işini profesyonelce yaptığını gösterecek hatta arkadaşların ile memnun kalmasan bile akşamları dışarı çıkıp eğlenebileceksin. Sonra gece olacak ve gün bittiğinde aralıksız her gece acına sarılarak uyuyacak, sabah olduğunda yine acına sarılarak uyanacaksın. Çünkü kaybetmiş olduğun o kişiden sonra seni sen yapan, ondan bile daha değerli olan koca aşkına ait gurur verici tatlı sızılar saçan bir acın kalacak ellerinde. Sonra günün birinde biri bakacak gözlerine, ellerinden tutacak, içinde bir yerlerde pas tutmuş sevgini parlatıp cilalayacak. Emin olamayacaksın, karşına çıkan gözlerine bakan hiç kimseden emin olamayacaksın çünkü yıllarca tek birini tanıdın sen. Ta ki, gözlerine herkesten daha güzel, daha anlamlı bakan bir başkasına kadar. Yıllarca içinde bulunduğun o kuyuda işleri yoluna koydun fakat hala çok dağınıksın ve artık bir başkasına tutunma vaktin gelmiştir. Tutunacak bir dal gördün ya, hemen koştun dimi? Biliyorum çünkü buna ihtiyacın var, hatta herkesten daha çok hak ediyorsun. Ve gün gelir yüreğindeki karar merciği son sözü söyler. İnfaz emri bu sefer senin dudaklarından yayılır kalbinin kırsallarına. Çok zor olacak bu kararı kabullenmek ama kabullenecek ve hatta bunu uygulayacaksın ve hak ettiğini düşündüğün yeni bir hayatı yaşamaya başlayacaksın. 

Siz hiç aşkınızı öldürdünüz mü? Ben öldürdüm, hemde iki kere.

-Yusuf BASAT


Yusuf Basat yazdı, 40 kez açıldı , 5 misafir beğendi , 1 yorum yapıldı.
19 Eyl 17 21:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Penceredeki Çiçekler 

Bir bağ bahçe güzelliğinde nitelendirdik aşkı ve sürekli hiç bitmeyecek gibi yaşayıp özlemek dediğimiz kavramı da daima birlikteliğin bir yapı taşı olarak gördük. Özlemek... Nice insanlar tanıyorum özlemini delicesine kör kütük kusan, nice insanlar var özlediği halde ölse de özlediğini söyleyemeyen. Pencereden süzülen rüzgarın azizliği ile masada duran küllükten bir anda genzime savruldu özlem. Lakin diyorum ya ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Ağzımızı açsak bir bıçak yarası kaplayacak hissi kelimeleri zindan ediyor içimizde. Zindana tabi tuttuğumuz her bir kelime günü gelince ya bizleri acıtır hale geliyor yada karşımızdakini, çünkü kelimeler kimi zaman zehirli bir yılan gibi süzülürken dudaklarımızdan kimi zaman ise içten içe bizi kemiren bir fare gibi zedeleyip duruyor. Özlüyoruz. Neden özlediğimiz ile ilgilenmeksizin özlemimizin verdiği acıya tutunup oradan güç alıyoruz, çünkü özlediğimizi özlediğimize ölüyoruz da söyleyemiyoruz. Kimi zaman narin kalplerimiz isyan bayrağını açmaya yeltense de her seferinde ailesi için ayakta durup güçlü görünmeye çalışan bir baba misali yüreğimiz o bayrağı içi acıya acıya indirmeyi başarıyor. İçinde bulunduğumuz durumdan artık yüreğimizin de memnun olmadığını tamda o an anlıyoruz ve anladığımızda her şey için geç mi yoksa bir şeyler için erken mi bunun kararını bir türlü veremiyoruz. Özlemek bizi zorluyor, gururlu yüreğimiz sayesinde ayakta tuttuğumuz umudumuz ise yıkılmaya başlıyor, hatta bunlara köstek olan aklımız ise büyük bir karanlığın içinde "acaba bir ışık arasam mı, aramasam mı?" kararsızlığı ile bizi koca bir karanlığa hapsediyor. Gündüz yüzü ile yaşadığımız özlemin acısını artık karanlıkta yaşamaya başlıyoruz. 

Karanlıklar bir bakıma insana iyi gelirken, öte yandan karamsarlığa sürükleyen yanı insan zihninde daha ağır basıyor, bir noktadan sonra düşmeye ve tutunamamaya alıştığımız için karanlıktan medet ummaya başlıyoruz. Fakat insan silkelenme sevgili iç ses, insan kendini silkelemeli... Çünkü insan ne kadar karanlığa alışırsa o kadar zor olur aydınlığa çıkması. Oysa pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini besliyorduk, bizler ne zaman pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalinden karanlığa sürüklenir olduk? Fakat insan bunu da haykırmak istiyor sevgili iç ses, sevdiğine sevdiğini söylemekten ziyade, pencere önüne dizeceğimiz çiçeklerin hayalini söylemek istiyor ama ne demiştik; ölüyoruz da özlediğimizi söyleyemiyoruz. Bir noktadan sonra; "bir özleyişi haykırmak bu kadar mı zor be?!" diye düşünüp kendimize kızmaya başlıyoruz ve unutulmamalıdır ki insanın kendine kızması özgüvenini zedeleyen başlıca unsurlardır biridir. Bizler güçlü olmak zorunda bırakılıp, güçsüzleştirilmeye mahkum edilen insanlar olarak özlediğimizi ölsek de söyleyemeyeceğiz belki ama hiçbir zamanda vazgeçmeyeceğimiz onurlu bir özlemi pencere önüne dizdiğimiz çiçeklerimize ekip orada umut diye yeşerteceğiz. 

20 Eyl 13:20

Misafir

Cokguzel yayinlansin

Yusuf Basat yazdı, 38 kez açıldı , 4 misafir beğendi , henüz yorum yapılmadı.
13 Eyl 17 13:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Gece Yarısı

Gecenin yarısı yaşanırken tattım ben acıyı. Geceler... Ah bu gecelerde ne olmasa ne olurdu bizim halimiz? Mesela bir gece ansızın gelmişti içsesim benimle sohbet etmeye, bir gece yarısı öğrenmiştim aşık olduğumu, gecenin en kör vaktinde yağdı gökten şimşekler yüreğime. Bu öyle bir acı ki bir zaman sonra ne şimşek kalıyor nede gece. Oysa bir gece yarısı fark etmiştim elimin kalem tuttuğunu ve ben bir gece yarısı müsaade etmiştim insanların bilmediği aşkımı satırların bilmesine. Gönlümün karalığı geceden değil kalemden gelmişti. Ben öyle bir anlattım ki onu kaleme, kalem kırıldı gözlerimin önünde. Taki bir gece yarısı onu yazmaya başladığımda oldu her şey fakat artık yazamıyorum. Ondan başka hiçbir cümleyi ne okuyabiliyorum nede yazabiliyorum. Bir gece yarısı şahit olmuştu yalnızlığıma duvarlar, hayattan kalkışını izledi onsuz yaşanan tüm hatıralar. Sokaklar ona çıkmaz oldu, vapura bindiğimde aynı gökyüzü altında olmadığımızı öğrendim. Diyorum ya; sonu gelmek bilmeyen koca bir geceyi sabaha çıkartma arzusuyla işittim aynı topraklarda olup kilometrelerce uzakta olduğumuzu. 

Kapı çalıyor. Ama açamam, fakat açmam gerek. Hoş geldin içses. -Hoş bulduk efendim. Erken geldin. -Boş verin şimdi erkeni geçi, siz neden aşık olmayı bir lütuf olarak görüyorsunuz sevgili benlik? Çünkü aşk insanın başına gelmiş en yüce lütuftur içses. -Bakın sevgili benlik, satırlara aşık olun, kelimelere aşık olun, kitaplara, sıcak bir çaya, mürekkebe, gıcırdayan eski bir iskemleye, günde iki kez doğruyu gösteren bozuk bir saat ve bozuk plakta dönüp duran bir şarkıya aşık olun, fakat kadınlara aşık olmayın efendim olmayın. 

Belkide kadınlara olan aşkımız bizim tüm nesnelere duyacağımız aşkın temelidir içses. Ve kadınlar hor görülmemeli, sonuna kadar yaşanmalıdır. Bir sabah kalkıp hak edip etmediğini sorgulamadan bir kadına değer vermek istiyorum mesela, geçici bir mutluluktan sonra terk edilmek ve verdiğim değer ile bir başıma başsız kalakalmak istiyorum. Bizler bir kadına aşık olmayı değil, aşkı seviyoruz içses, aşkı seviyoruz...

Yusuf Basat yazdı, 43 kez açıldı , 6 misafir beğendi , 1 yorum yapıldı.
12 Eyl 17 01:00

Yusuf Basat

Puan: 69

Neydi Aşk? 

Neydi bizi bizliğimizden koparan o hiçlik? Neydi sabır denen en yüce taşı parçalayan o aciz şüphe? Aşka ölmek de dahil ise eğer, aşk yoluna baş ile çıkmak aşık adama mubahtır o vakit. Aşk bir ecel vakti ise ayrılık ecelden korkmaktır, aşk bir musalla taşı ise ayrılık cenazelerden nefret etmektir, aşk bir hayır ise, ayrılık bir şerdir. Bu ve bunun gibi birçok çelişki üzerine yazıldı aşk, bu güne kadar uğruna birçok kalem oynatıldı aşk için. 

Nasıl sevmişti Nazım Piraye'yi veya tam tersi nasılda sevmişti Piraye Nazım'ı ve aşkından ölüp de ağzını dahi açmamıştı. Öbür taraftan nasılda masumdu Cemal'in Tomris'e bakışı. Peki ya Edip, Turgut... Nasıl demişti Edip Cansever; "Bir adın vardı senin, peşinde üç büyük şair" diye. Nasıl kurulabilirdi bu cümle, öylesine bir cümle ki içinde imkansızlığı, çaresizliği, güzelliği ve masum bir aşkı barındıyordu. Cemal güzel sevdi Tomris'i, Turgut canından can gidercesine sevdi Tomris'i, Edip bir beyefendi gibi sevdi Tomris'i... Gel gelelim Konya'ya. Bir aşk yatar Konya'da, yaşarken beşeriyetin arasına girdiği, ölünce de o beşerin yerini alan bir dikenin aralarında olduğu bir aşk. Ayrı yaşayıp, birlikte ölen ve birlikte gömülüp fakat yine ayrı kalan Tahir ile Zühre'nin o büyük aşkı yatar Konya'da. Bizim deli oğlan Nazım'ın da dediği gibi; "Tahir olmakta ayıp değil Zühre olmakta, hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil." Kimilerinin kaderleri bir yazılır fakat o bir yazılan kader aslında aynı yolun yolcusu, olacakları yolun birliğidir. Kimileri birbirini Tahir ve Zühre gibi yaşarken de ölünce de yaşayamazlar.

Çöller Kays'ın aşkından dolayı çöl olmadı, çölü çöl yapan Kays'ların aşkının her bir kum tanesine işleyişidir. 

12 Eyl 04:43

Misafir

Aşk yazılmaz.