Türkiye Aktivitesi
567 ziyaret
1 online
Ozan Bilican
Hukuk,Siyaset,Tarih.

Türkiye Puanı

1721 puan Sarı Kalem

Derecesi

5 [Toplam 1578 kişi]

Türkiye
Tümü(5)
Pinledikleri(0)
Ozan Bilican yazdı, 29 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
12 Nis 17 13:00

Ozan Bilican

Puan: 1721

<B>Sandıktan Önceki Son Çıkış</b>

Cumhuriyet tarihimizin en kritik halk oylamasına sayılı günler kala Evet ve Hayır kanatlarının çıkmaza sürüklendiği birkaç değişiklik üzerine kafa yormak ve anlaşılabilir dilde aktarmak istedim. Son yazımda da hususiyetle belirttiğim gibi meseleyi partisel yada ideolojik gözle değil tamamen maddeler üzerinden ve hukukçu gözüyle değerlendirmeye özen gösteriyorum.

KUVVETLER AYRILIĞINDA YASAMA – YÜRÜTME İLİŞKİSİ

MEVCUT SİSTEMDE DURUM NE ?

Halk,genel seçimler ile yasamayı oluşturan mecliste milletvekillerini görevlendiriyor. Milletten yasama görevini devralan vekiller ise kendi aralarında bir Bakanlar Kurulu ve Başbakan görevlendirerek,Cumhurbaşkanının onaylaması ile yürütme kanadını kuruyor.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca iki ayrı kol olması gereken yasama ve yürütmenin iç içe geçtiğini görüyoruz. Daha da somut tabirle,yürütme erki yasama erkinin doğurduğu bir çocuk haline geliyor. Burada toplumun yürütme erki ile dolaylı bir ilişkisi söz konusu; yani halk kendisini idare edecek insanları seçmesi için yasamaya yetki veriyor,yasama erki de kendi içerisinden yürütme erkini kuruyor. Dolayısıyla parlamenter sistemde bir kuvvetler ayrılığı ilkesinden bahsedebilmek mümkün değil.

GETİRİLMEK İSTENEN YENİ SİSTEMDE DURUM NE ?

5 senelik görev süresi sonunda,genel seçimlerle halkın oylamasına sunulacak 2 ayrı pusula olacak. Halk ; önüne koyulan bir pusulada kendisini idare edecek olan yürütme erkini seçmek için aday olan isimlerden birine,diğer pusulada ise bu isimleri denetleyecek ve yürütme görevindeki sınırlarını çizecek olan yasama erki için adaylığını koyan vekillere oy verecek.

Dolayısıyla yeni sistemde insanlar gerek yasama erki ile,gerek de yürütme erki ile doğrudan temas kuracak. Halk,kendisini yönetecek insanları seçmeleri için yasamayı oluşturan meclise yetki vermek yerine,bu insanları bizzat kendisi seçecek. Ayrıca yürütme erki,yasama erkinin içinden çıkarak değil de,meşruiyetini doğrudan halktan alacağı için yasama ve yürütme birbirinden tamamen ayrılarak bir demokratik toplum gereği olan “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi” esasen şimdi yürürlüğe girecek.

YARGI ERKİ

Hayır cephesinin yeni sisteme ilişkin en temel hassasiyetlerinden biri yargıda yapılacak değişiklikler. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yapılacak atamalarda birtakım değişiklikler mevcut.

Anayasa Mahkemesi atamalarına ilişkin,tasarıda siyasi nitelikte değişen bir husus yok. Yalnızca 15 Temmuz sonrası askeri yargıya son verilmek istenmesi nedeniyle artık Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdari Mahkemesi kaldırılacağı için; bu iki mahkemenin daha evvel AYM’de sahip olduğu 2 koltuk da işlevini yitiriyor ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesi üye tam sayısı 17’den 15’e düşüyor.

HSYK’da ise köklü bir değişiklik söz konusu. Mevcut sistemde 22 üyeden oluşan Kurul'un,paketle birlikte 13 üyeye düşmesi öngörülüyor. Böylelikle Anayasa tasarısı kabul edilirse,son 7 sene içinde HSYK yapısı üçüncü kez değiştirilmiş olacak.

*12 Eylül 2010 referandumu öncesi

HSYK, Yargıtay ve Danıştay’ın seçtiği 5 üyeye Adalet Bakanı ve Müsteşarının katılımıyla 7 kişiden oluşurken,

*12 Eylül 2010 referandumu sonrası

Cumhurbaşkanı’na hukukçu öğretim üyeleri ile serbest avukatlar arasından 4 üye atama yetkisi verilmiş,

Adalet Bakanı ve Müsteşarının tabii üyeliğine devam edilmiş,

İlk derece adli hakim-savcılardan 7,ilk derece idari hakim-savcılardan 3,Yargıtay’dan 3,Danıştay’dan 3,

Türkiye Adalet Akademisinden 1 üye ile, üye tamsayısı 22’ye çıkartılmıştı.

*Yeni Anayasa Pakedinde ise

Üye tamsayısının 22’den 12’ye düşürülmesi hedefleniyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 üye atama yetkisi sayı olarak korunurken,içeriği değiştiriliyor.

4 üyenin;

2'si hukukçu öğretim üyeleri ve serbest avukatlar arasından,1 tanesi adli yargı hakim-savcıları arasından,1 tanesi de idari yargı hakim-savcıları arasından seçilecek.

• Adalet Bakanı Kurul Başkanı sıfatıyla üyeliğine devam ederken,Müsteşar sadece Bakan’ın katılamadığı toplantılara katılacak. Burada yürütme erkine yönelik bir kısıtlama görüyoruz.

• Geriye kalan 6 üye içinse ilk defa yasama organı TBMM devreye sokuluyor.Meclis,yapacağı oylama ile;Yargıtay’dan 3,Danıştay’dan 1,hukukçu öğretim üyeleri ve serbest avukatlar arasından da 2 üye atama yetkisine haiz olacak.Ayrıca Kurul’un ismi HSYK’daki Yüksek ibaresi kaldırılıp sadece "Hakim ve Savcılar Kurulu" olacak.

Cumhurbaşkanının atayacağı 4 üyenin nitelik sınırlarının daraltılması ile Adalet Bakanı Müsteşarının daimi üyelikten alınması HSYK yapısında yürütme erkinin müdahalesi olanağını sınırlayan bir düzenleme. Bunun yanında Yüksek Mahkemeler Yargıtay ve Danıştay’dan 3 üye ile öğretim üyeleri ve avukatlar arasından 2 üye ile toplam 5 üyenin atanmasının doğrudan TBMM’ye bırakılması yasamayı güçlendirme adına cesur bir adım.

YENİ YASAMA KÜLTÜRÜ

Yeni sistemin en büyük kazanımının ülkemize katacağı yeni bir yasama kültürü öngörüyorum. Yazının başında belirttiğim gibi bugüne kadar yürütmeyle iç içe geçmiş bir meclisimiz vardı.

Bunun iki yönlü dezavantajlarını yaşadık,yasamanın yürütmenin yükünü sırtladığı günleri gördük,son 15 yıllık AK Parti iktidarı gibi. AK Parti bir lider hareketi olduğu için ve devamlı tek başına iktidar başarısını gösterebildiği için genel itibariyle vekillerin vasıf ve niteliklerinden ziyade hareketin lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın insiyatifleri doğrultusunda hareket eden bir meclisimiz vardı. Sayın Erdoğan hareketin lideri ve aynı zamanda yürütmenin de başı olarak yasamanın yürütmeyle iç içe olması dezavantajını tek başına iktidar sayesinde lehine kullanabildi. Ancak her zaman lider bazlı partiler yürütmede olacak,hatta tek başına iktidar olabilecek diye bir garanti ya da şart söz konusu değil.

Zaman zaman yasamanın yürütmenin önüne set çektiği günleri de gördük. Kolay hatırlanması adına yakın tarihten 2 örnek anımsarsak ; 1 Mart 2003 Tezkeresinin yürütmenin meclisten geçirmeye yönelik irade göstermesine rağmen,hatta bizzat Sayın Erdoğan’ın geçmesi yönünde iradesini beyan etmesine rağmen AK Parti vekillerinden de gelen hayır oylarıyla tezkere meclisten geçmemiş,yasama yürütmenin önüne set çekebilmişti.

Bir diğer yakın örnek, tarihimize 367 rezaleti olarak geçen,Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçim turunda,eşinin başörtüsü hasebiyle CHP grubunun meclisten çekilme kararı alarak oylamaya katılmaması ve toplantı yeter sayısının sağlanamamasını hatırlayabiliriz. 27 Nisan muhtırasını da dahil edersek,yasamanın yürütmenin önüne set çekmesinden ziyade demokrasiye kazdığı bir hendek olarak bile tabir edebiliriz. Yeni sistemde koalisyon endişesi taşımayan,milleti temsilden çok iktidardan pay kapabilme hevesiyle meclis sıralarını dolduran parti grupları yerine,artık sadece halkın istek ve ihtiyaçlarına yönelmek mecburiyetinde olan ve mesaisini temsil yükümlülüğüne harcamaya yönelen vekillerimiz olacak.

Bu noktada yeni sistemden beklentimi de dile getirmek istiyorum. Yasamada bahsettiğim olumlu değişimlerin tam anlamıyla karşılık bulabilmesi için,artık seçim barajlarının düşürülmesi ya da kaldırılması ve dar bölge seçim sistemine geçmemiz gerekiyor. Oy potansiyeliyle yürütmeye sahip olmaya yönelik bir iddiası bulunamayan ancak toplumda hatrı sayılı bir karşılığı mevcut birçok parti mevcut. Madem artık yasama sadece kendi görevine yönelecek; artık bu partilerin de,yakın ideolojideki partilerle uzlaşıp koltuk paylaşma mecburiyetinde kalmadan meclise girebilmesi ve temsil ettiği etnik,ideolojik vb. grupların seslerini topluma duyurabilmesi gerekir. Öyle zannediyorum ki zaman içinde bu eksiklik de giderilecektir.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ozan Bilican yazdı, 37 misafir beğendi, henüz yorum yapılmadı.
14 Şub 17 22:00

Ozan Bilican

Puan: 1721

Referandum Süreci Nasıl İşlemeli ?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Anayasa değişikliği teklifini onaylaması ile resmi olarak referandum sürecine girdik. Kararın Resmi Gazetede yayınlanması ile birlikte 60 günlük sürenin dolması beklenecek ve izleyen ilk Pazar günü,16 Nisan 2017, Anayasa değişikliği halkın oyuna sunulacak.

Henüz 25 yaşında genç bir vatandaş olarak bu benim gördüğüm 2. Anayasa değişikliği referandumu olacak. Aslına bakarsanız Anayasa dediğimiz hukuki norm, bu denli sık aralıklarla değiştirilebilen, üzerinde oynamalar yapılabilen bir metin kitapçığı değil, olmamalı da. Tabii bahsettiğimiz ülke Türkiye değilse.

Anayasa’nın tanımında maddi anlamda Anayasa ile şekli anlamda Anayasa olmak üzere ikili bir ayrıma gidiliyor. Peki nedir bu ayrım? Türk Anayasa Hukuku doktrininden Prof. Kemal Gözler şöyle tanımlıyor;

Maddi anlamda Anayasa, devletin temel organlarının kuruluşunu ve işleyişini belirleyen kurallar bütünü iken,

Şekli anlamda Anayasa, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir usûlle konulup değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünüdür.

Anayasa’nın üstünlüğü ve belirli bir sabit düzene oturtulması hususunda hemfikiriz ancak dediğim gibi, konumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Henüz 1923’te devletin kendisi kurulmadan 2 sene evvel, 1921’de ilk Anayasa’sı ilan edilen, devlet kurulduktan 1 sene sonra da 1924’te 2. Anayasa’sını ilan eden bir geçmişe sahibiz. Elbette o günün savaş şartları ile alınan kararları sorgulamıyorum; ama biliyorum ki o günkü şartlar normal olsaydı dahi biz yine yerimizde rahat duramaz, bir şeyleri değiştirmek için canhıraş uğraşa sokardık kendimizi. Nerden mi biliyorum?

Her zamanki gibi kısa bir tarih dersi yapalım.

1800’lerin 2. Yarısı, İmparatorlukta kazan kaynıyor. Genç Osmanlılar akımının temsilcileri Ziya Paşa, Namık Kemal gibi isimler gizli gizli örgütlenmelerle ülkenin yönetim rejiminin değişmesi gerektiğini, artık halkın da yönetimde söz sahibi olması gerektiğini ufak ufak dillendirmeye başlamışlardı. Hanedana dayalı Mutlâkiyet rejiminin artık değişmesi gerektiği, mevcut rejimin ihtiyaçları karşılamadığı yönündeki beyanları işitildikçe yedikleri çeşitli sürgün ve hapis cezaları ile uğraşmalarına rağmen vazgeçmediler ve 1876’da Mithat Paşa önderliğinde Sultan Abdulaziz Han’ı tahttan indirerek yerine Sultan Abdulhamid Han’ı tahta getirdiler (Arada kısa süreli bir Sultan Murat dönemi var,ancak Padişah akıl sağlığını yitirince o da indiriliyor). Devlet tarihimizin ilk resmi Anayasası olan Kanun-i Esâsi'yi de ilan ettirerek rejimi Meşrutiyet olarak değiştirdiler. Ta ki 1878’de Rus Savaşı ile Sultan Abdulhamid Han meclisi dağıtıp tekrar Mutlakî rejime dönene kadar. İlk Anayasa sürecimiz 2 sene sürebilmişti.

Ancak Genç Osmanlılar yine de mücadeleden vazgeçmediler. Birinci Meşrutiyet zaferini kazanan neslin geriye bıraktığı eserler, bilhassa da İstiklal Şairi Namık Kemal’in şiir ve oyunları ile duygu dünyalarını kabartıp,bu sefer de Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa gibi isimlerin öncülüğünde 1908’de Sultan Abdulhamid Han’ı tahttan indirerek 2. Meşrutiyet’i ilan ettiler. 2000 yıllık, Hân ve onun mutlâki rejimi altında olan devlet geleneğimiz, çağın gerekleri sebebiyle 30 sene içerisinde 2 kez değişime uğramış ve tabiri caizse devlet kodlarımızın ayarlarıyla ilk oynama buradan başlamıştır.

1876, 1908, 1921, 1924, 1961, 1982, 1987, 2010 ve 2017.

Kronolojik sıraya bakarsak uzun süre sabit gelen işleyişle bir kere oynamaya başladınız mı gerisi çorap söküğü gibi gelir anlayışının hakikatini görüyoruz. Buradan bir Mutlâkiyet övgüsü çıkarmanızı istemiyorum. Sadece tarihsel bir gerçeği görmenizi amaçladım. Zira çağın gerekleri hiçbir zaman kulak arkası edilecek bir mesele değildir. Nitekim Cumhuriyet’in eski kıdemli tarihçilerinden Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’nın hayatını anlattığı “Makedonya’dan Orta Asya’ya – Enver Paşa” adlı kitabında, verilen Meşrutiyet mücadelelerinden ve devlet rejiminde değişiklik yapmanın özünden şöyle bahseder :

“ … Devlet şekli üzerinde mücadele derken, bu mücadelenin, yalnız devletin siyasi nizamında değil, ekonomide, idarede, sosyal yapıda da birtakım değişiklikleri hedef tuttuğunu elbette ki gözden uzak tutmamalıyız. Çünkü devlet nizamı,yahut milli yapı; o devletin sınırları içinde yaşayan halklar topluluğunun yaşadıkları düzen üzerinde şekilleşir. Osmanlı İmparatorluğu da bir halklar topluluğuydu. Bu nizamda gerçekleşecek her değişiklik, esaslarını elbette ki bu halklar topluluğunun ihtiyaç ve meselelerinden alacaktı. Yapılacak değişiklik, meselelere cevap verirken, bu topluluğun yapısında elbette ki etkilerini gösterecekti. … “

Şimdi de gelelim bugüne. Bizim referandum sürecimiz nasıl işliyor? Kabul edilirse 80 milyon insanın hayatını, düzenini, tüm sosyo-ekonomik işleyişini etkileyecek bir Anayasa pakedini yetkililer halka nasıl aktarıyor?

5 Şubat 2017;

Başbakan Binali Yıldırım : “PKK Hayır diyor, FETÖ Hayır diyor, onun için Evet diyoruz.”

5 Ocak 2017;

Ana Muhalefet Lideri Kemal Kılıçdaroğlu : “Anayasa değişiklik pakedine Evet diyenler vatan hainidir.”

Sizler bu cümleleri kurarken muhtemelen karşınızda sizi alkışa boğacak binlerce insan bulacaksınız ondan şüphem yok da; ya peki biz neye Evet diyeceğiz, neye Hayır diyeceğiz? Önümüzde 2 aylık bir süreç var. Ben henüz yetkililerden bana neye Evet veya neye Hayır dememi izah edecek bir beyan pek göremedim. Niye Evet veya Hayır dememi gerektiren birçok siyasi parti argümanı işittim, ama neye oy kullanmam gerektiğini henüz duyamadım. Dikkat ederseniz Neye? Ve Niye? Soruları arasında tek harflik ama büyük bir fark var.

Yazıyı okuyan ve bu ülke için gerektiğinde hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, gerektiğinde de sağduyu içinde davranmasını bilen vatansever insanlara naçizane bir çağrımdır. Şu 2 aylık dönemi ; partizanlık içerisinde değil, nefret odaklı bir bakış açısıyla değil, karşıt oyu hainlik ya da haşa dinsizlik gibi ithamlara ötelemekle değil; neye Evet diyoruz neye Hayır diyoruz sorularının cevabını aramaya yönelik akla ve mantığa uygun tartışmalarla geçirelim. Son zamanlarda istediğimizde “karşı mahalleye” nasıl sarılabildiğimizi, “karşı mahalleyi” nasıl anlayabildiğimizi üzücü hadiselerle maalesef haddinden fazlaca yaşadık, hala daha da devam ediyoruz. Bari bu referandum sürecini bir fikrî iç savaş değil de, herkesin ihtiyaçlarını ve kaygılarını merak edip anlamaya çalıştığımız, toplumun nelere gerek duyduğunu öğrendiğimiz, sakin bir Pazar günü aile oturması gibi geçirelim. Bence bizler bunu yapabilecek potansiyele sahibiz, yeter ki yetkililer biraz daha kendilerine çekidüzen versin.

Zira biz yeterince yorgunuz.

Selametle.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
Ozan Bilican yazdı, 119 misafir olmak üzere 121 kişi beğendi, 4 yorum yapıldı.
25 Oca 17 06:00

Ozan Bilican

Puan: 1721

Partili ve Cumhursuz Cumhurbaşkanlarımız

Yeni yönetim sistemimizin oylanacağı referanduma 1-2 ay kalmışken,geçmiş Cumhurbaşkanlarımıza kısa bir göz atalım istedim. Yeni sistemin detaylarına girmeden,şimdilik sadece 'Cumhurbaşkanı partili olur mu?' sorusuna yanıt aramaya çalışacağım.

1- Mustafa Kemal Atatürk...

9 Eylül 1923'te Halk Fırkası'nı kurdu, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ve devletimizin bizatihi kendisini ilan etti. 1924'te Fırka'nın isminin başına Cumhuriyet ekleyip Cumhuriyet Halk Fırkası olarak yoluna devam etti. Yeni devletimiz Türkiye Cumhuriyeti resmen kurulduğunda iktidarın ve 1. Devlet Başkanı'mızın fırkası zaten belliydi. 10 Kasım 1938'te vefat edene kadar da Kurucu Devlet Başkanımız ve 1. Cumhurbaşkanımız olarak görevine aralıksız devam etti.

2- İsmet İnönü...

Devletimizin 1. ve 3. Hükümetlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası iktidarında yürüttüğü Başbakanlık görevlerinin ardından, 11 Kasım 1938'te olağanüstü toplanan Meclis tarafından 2. Cumhurbaşkanı,26 Aralık 1938 CHP Olağanüstü Kurultayında ise "Değişmez Genel Başkan" seçilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ü Kurucu Devlet Başkanı olması sebebiyle ayrı bir kefeye koyarsak,İsmet İnönü ilk Partili Cumhurbaşkanı olarak görevini 12 yıl boyunca aralıksız sürdürmüştür.

14 Mayıs 1950'de çok partili ve ilk defa "gizli oy,açık sayım" usülüne göre yapılan genel seçiminde, Demokrat Parti'ye karşı %52'ye %40 oranı ile kaybettikten sonra da Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmiştir.

3- Celal Bayar...

14 Mayıs seçim zaferinden 8 gün sonra TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Demokrat Parti Genel Başkanlığından istifa ederek Köşke çıkmıştır. CHP'den kavgalı ayrılışı ve rakip olarak kurduğu Demokrat Partinin iktidar olduğu meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi göz önüne alındığında pek tabii ki bu istifanın bir prosedürden ibaret olduğu aşikârdır. Celal Bayar tarihimizin 2. Partili Cumhurbaşkanı olmuştur. Kendisi aynı zamanda asker kökenli olmayan ilk Devlet Başkanımızdır. Ve 27 Mayıs 1960 darbesi ile görevinden alıkonulmuştur.

4- Cemal Gürsel...

Cumhuriyet tarihimizin ilk darbe rezaletinin ardından cuntacı subaylar (Milli Birlik Komitesi) tarafından lider kabul edilerek ülke yönetimini gasp etmiştir. Sağlık sebepleri nedeniyle 6 yıl sonra görevi bırakmıştır.

5- Cevdet Sunay...

27 Mayıs darbesinden 3 ay sonra Genelkurmay Başkanlığına atanan Sunay,Cemal Gürsel'in rahatsızlığı sonrası haliyle askerle arayı iyi tutma adına TBMM'nin Cumhurbaşkanlığı için en makul adayı oldu. 1966-1973 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür.

6- Fahri Korutürk...

27 Mayıs darbesinin Deniz Kuvvetleri Komutanı, darbeci iktidarın Dışişleri Bakanı ve daha sonra Moskova Büyükelçisi Fahri Korutürk, Cevdet Sunay'ın görev süresi dolduktan sonra Adalet Partisi,Cumhuriyet Halk Partisi ittifakıyla Cumhurbaşkanlığına getirildi.

7- Kenan Evren...

Korutürk'ün Nisan 1980'de dolan görev süresinin ardından Meclis'teki partilerin uzlaşmadan uzak tavırları yüzünden 6 ay gibi bir süre devletin baş koltuğu sahipsiz kalmıştı. Ülke siyasi kaos ve sağ-sol iç savaşına sürüklenirken 12 Eylül 1980'de hazin bir Türkiye klasiği olarak asker yine yönetime el koymuştu. 1982 Darbe Anayasası ile kendisini Cumhurbaşkanı ilan eden Kenan Evren,partisiz ama aynı zamanda da "cumhursuz" bir Cumhurbaşkanı olmuştu.

8- Turgut Özal...

Mayıs 1983'te Anavatan Partisi'ni kurdu. Kasım 1983'te ise girdiği seçimden tek başına iktidar olarak çıktı. Evren'in gözetlemeleri altında sürdürdüğü Başbakanlık görevinden 6 yıl sonra tıpkı Celal Bayar gibi prosedür gereği ANAP Genel Başkanlığından istifa ederek Cumhurbaşkanlığına aday oldu. Mecliste çetin geçen bir süreçten sonra 3. oylamada 8. Cumhurbaşkanımız seçildi. 1993'te geçirdiği şüpheli kalp krizi ile maalesef vefat ederek görev süresini dolduramadı.

9- Süleyman Demirel...

Doğru Yol Partisi,Ekim 1991 genel seçimlerinden %27 alarak birinci parti girdiği mecliste,Demirel Başbakanlığında SHP ile koalisyon hükümeti kurdu. Özal'ın beklenmedik vefatından sonra Demirel Köşk'e adaylığını açıkladı. Demirel de Özal gibi prosedür gereği DYP Genel Başkanlığından istifa etti ve 3. oylamada seçilerek 9. Cumhurbaşkanımız oldu.

10- Ahmet Necdet Sezer...

3 Partinin uzlaşması ile aday gösterilen dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer,Mayıs 2000'de Demirel'den görevi devraldı. Devletin ilk asker ya da parti kökenli olmayan Cumhurbaşkanı olmasına rağmen; gerek Bülent Ecevit,gerek Recep Tayyip Erdoğan iktidarlarında sıkça başvurduğu veto hakkı yüzünden iki ayrı dönemin iki farklı siyasi kanadı tarafından devletin işleyişine aykırı hareket etmekle itham edildi. Yargı kökenli olması yüzünden siyasilerle idari problemler yaşadığı birçok hadise boy gösterdi.

11- Abdullah Gül...

2002'de başlayan AK Parti iktidarında kısa bir süre için Erdoğan'a vekaleten Başbakanlık,daha sonra Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlenen Gül,2007'de Demirel gibi prosedür gereği partisinden istifa ederek,ama aynı zamanda AK Parti grubunun da ortak müzakeresiyle,Cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu. Oldukça problemli bir sürecin sonunda hem kendisi Köşk'e çıktı,hem de AK Parti 2007 genel seçimlerinde oylarını arttırarak üstüste 2. kez tek başına iktidar olma zaferini kazandı.

12- Recep Tayyip Erdoğan...

2010 referandumunda değişen Anayasa maddeleri ile yeni Devlet Başkanı'nın halk tarafından oylanması öngörüldü. 2014'te tıpkı Gül gibi prosedür gereği partisinden istifa eden Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını açıkladı. Ağustos 2014'te yapılan ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminin henüz ilk turunda ise %51.8 gibi bir oranla rakiplerinin önüne geçerek 12. Cumhurbaşkanımız seçildi.

...

12 Cumhurbaşkanı,

7 partili,

4 asker,

1 yargı mensubu.

...

12 Cumhurbaşkanı,

4'ü zaten darbeci,

5'inin ise bir Cumhur'u yok. (Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren, Sezer)

Merakım şudur ki;

Cumhur'u olmayan, Cumhur'un başkanı olabilir mi?

Sistem mi değiştiriyoruz,yoksa zaten mevcut bir düzenin adını mı koyuyoruz?

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
26 Oca 21:27

Misafir

Güzel ve sade bi anlatım olmuş emeğinize kaleminize sağlık yeni Türkiye yolunds durmak yok yola devam

25 Oca 17:50

Gayet güze, sarih bir yazı olmuş... teşekkürler...

Ozan Bilican yazdı, 78 misafir beğendi, 6 yorum yapıldı.
7 Oca 17 10:00

Ozan Bilican

Puan: 1721

Işid'i 90 Sene Önceden Tanımak

Önce 1925 yılına gidiyoruz.

"Din-i mübini Ahmedi’yi (İslâm), kafir olan M. Kemal’in yedi zulmünden kurtarmak gazası niyetiyle hareket edildi. ... dinimizi ve namusumuzu bu imansızların elinden kurtaralım,size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır."

Bu satırların sahibi,Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı başlattığı isyana destek toplamak için çevre illerdeki aşiret reislerine mektup gönderen Şeyh Sait'ten başkası değildi.

2 sene öncesi...

24 Temmuz 1923 itibariyle Lozan görüşmelerinde mutabakata bağlanamayan hususlardan biri; İngiliz işgal kuvvetlerinin elinde bulunan Musul.

Mustafa Kemal Paşa ise, Lozan görüşmelerinden evvel bulduğu her fırsatta Musul ve Kerkük vilayetlerinin Türkiye için arz ettiği önemden bahsediyor,bu vilayetler ile aramızda bulunan tarihsel bağı ön plana çıkartarak sınırlarımız içerisinde yer almaları için gerekli her tedbiri uygulayacağını söylüyordu.

Paşa'nın bahsettiği tedbirlerin içinde pek tabii ki harekat emri de yer alıyordu. Anadolu'da toprak bütünlüğü sağlanmış,Cumhuriyet kurulmuş ve şimdi sıra Musul-Kerkük'ü geri almaya gelmişti. Asırlardır sahibi olduğumuz topraklara konan İngilizlerle bir harbe dahi girişmeyi göze alabiliyordu.

1 sene öncesi...

1922 Haziran'ında Ankara tarafından bizzat görevlendirilen Yarbay Şefik Özdemir,gizlice Irak'a sızarak Musul'daki yerel isyanın başına geçip İngilizlere ve Irak'taki manda rejim askerlerine büyük zorluklar çıkartarak kısa bir süre içinde Musul,Kerkük ve Süleymaniye'yi ele geçiriyordu. Ancak ilerleyen dönemde Türkiye'den lojistik destek alınamaması (silah gönderilememesi) ve İngilizlerin Şefik Bey'in yanında saf tutan kimi aşiretleri vaatle,kimi aşiretleri bombalarla caydırması sebebiyle bu vilayetleri tekrar kaybediyorduk.

Tekrar 1925'e dönüyoruz.

"Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarıyla meskun vatan parçasıdır."

Misak-ı Milli sınırlarının niteliğini bu cümleyle özetleyen Paşa,kararlılığından bir şey kaybetmeden bu sefer orduyu büyük Musul harekatına hazırlıyordu. Harekatı bizzat kendi yürütecekti.

Şubat 1925...

Diyarbakır'ın Piran köyünde jandarma birliğine karşı girişilen çatışma kısa sürede etkisini genişletiyor ve birçok Güneydoğu ilimizi kapsayan,Şeyh Sait önderliğinde Cumhuriyet tarihimizin ilk isyanı başlıyordu. Dönemin Başbakanı Ali Fethi Okyar,isyanın sıkıyönetim ilanı ve genel tedbirlerle bastırılacağını düşünürken;Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı ve Başkomutan sıfatıyla Takrir-i Sükun yasasını çıkarttırmış,olağanüstü hal yetkileriyle geniş çaplı bir harekat başlatmış ve şehirlere yayılan isyanı 3 ay gibi bir sürede bastırabilmiştir. İslâm adına ayaklandığını söyleyerek yola çıkan Şeyh Sait,Zaza ve Alevi aşiretlerin desteğiyle kısa sürede bir Kürtçü isyanın lideri olmuştu. Ödülünü de idam edilerek aldı.

Ve son geçişimiz 1926 yılına...

Haziran 1926.

Sırasıyla 2 Balkan Harbi,1 Cihan Harbi,İstiklal Harbi ve daha sonra da iç sorunlarla uğraşmaktan bir dış harbe girmeye tâkati kalmayan orduyu Musul'a sokmaktan vazgeçen Mustafa Kemal Paşa, Ankara Antlaşmasıyla Musul'u İngilizlere bırakmak durumunda kalıyordu. Son 2 asırda Mezopotamya'yı ajanlık marifetleriyle ülkeleri kana bulayan,üstelik bunu da kardeş eliyle kardeşe yaptıran İngilizler bir zafer daha elde etmişlerdi; üstelik kendileri tek mermi dahi atmadan.

Ben bu satırları,okuduğunuz her paragrafta "ya bu bizim daha geçende yaşadığımız şu hadiseye ne kadar benziyor" düşüncesinin kafanızda oluşması temennisiyle yazdım. Çünkü aradan 100 sene geçti belki ama; Musul aynı Musul, Halep aynı Halep, İngiliz aynı İngiliz, Amerikan zaten Amerikan. Mevzu; biz ne kadar "biziz" ? Zira,yakın tarihimiz "biz" olamadığımızda uğradığımız tahribatlar,tarihimiz ise "biz" olduğumuzda uğrattığımız hüsranlarla dolu.

Sevgiler.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
14 Oca 01:17

Misafir

Your's is a point of view where real iniceltgenle shines through.

07 Oca 22:54

Misafir

Iyi tahlil edilmiş

Ozan Bilican yazdı, 210 misafir olmak üzere 213 kişi beğendi, 21 yorum yapıldı.
20 Ara 16 18:00

Ozan Bilican

Puan: 1721

Pkk Bir Yokoluş Hikayesi
2c49409eac854eef43087d883474ebbc14834989

2c49409eac854eef43087d883474ebbc14834989

Hatırlayanlar vardır; 7 Haziran 2015 akşamı seçim sonuçları açıklandığında HDP artık Türkiye’nin bir gerçeğidir yazmıştım. O günden sonra HDP bu gerçekliği ve arkasındaki desteği meşru yolda kullanıp teröre karşı bir duruş sergileseydi belki de bugün çok farklı bir noktada olabilirdik. HDP ise bu sûni gücünü “sırtını dayadığı” PKK/PYD’nin bir anda çözüm sürecini bitirip başlattığı ayaklanmanın legal görünümlü savunuculuğu üzerine kurmaya yönelik siyaset izledi ve tabii kendileri kaybetti.

Şuan Türk halkında pek dile getirilmese de terör olaylarına karşı son derece doğal bir bıkkınlık var. 1.5 senedir peşisıra patlayan bombalar “yenilmiyoruz ama yenemiyoruz da” hissiyatı oluşturuyor insanların içinde. Peki gerçekten öyle mi? Bunu cevaplamak için PKK’nın 30 senede geçirdiği evrimleri iyi okumak gerekir. İlk başta Türkiye’nin Güneydoğusu,Irak ve Suriye’nin kuzeyini kapsayan bir Kürt devleti amacıyla kurulan örgüt,zamanla önce Irak daha sonra Suriye ve Türkiye üzerindeki devlet hedeflerinde tamamen başarısızlığa uğrayarak yeni bir hedef belirledi ; Özerklik.

Devlet hedefinde başarıya ulaşamayacağını anlayan terör örgütü artık konseptini değiştirerek Türkiye’nin Güneydoğu illerini kapsayan bir özerk devlet istiyordu. Öcalan’ın yakalanması sonrası Kandil ve İmralı arasındaki iktidar mücadelesi de izledikleri politikaları etkiledi.

Bu noktada ilk önce Eski İçişleri Bakanı ve devlet kademeleri üzerinde her daim etkisi bulunan Mehmet Ağar tarafından dile getirilen “düz ovada siyaset” terimi ve dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner ile başlayan örgütün üst düzey yöneticileriyle yapılan müzakereler ile birlikte bir devlet projesi olan çözüm süreci devreye girdi. Bugün toplumun büyük çoğunluğunun mutabık kaldığı dönemin AK Parti iktidarının çözüm sürecinde yaptığı büyük hatalar belki de terörün dozunu tetikledi ama işin bir de Kürt halkı boyutu var.

93 senelik ülke tarihinde belki de ilk defa devletten bu kadar haklar elde edebilen;devletten hizmet alabilen;eğitim,sağlık ve ulaşım gibi temel insani ihtiyaçlarını her vatandaş gibi devletinden temin edebilen Güneydoğu başta olmak üzere tüm Kürt halkı,devletin babacan yüzünü yeni yeni tanıyabiliyordu. Bu da halkın devlete güvenebilmesine ve örgütün taban desteğini büyük ölçüde yitirmesini sağlamıştı. Geçtiğimiz sene şehirlerde yaşanan hendek süreçleri,örgütün başlattığı gerilla ayaklanması ile sivil halkın örgüte desteği ise neredeyse tamamen son buldu. Özel Kuvvetler Komutanlığı,Jandarma Özel Harekat ve Polis Özel Harekat öncülüğünde şehirlerde büyük kayıplar veren PKK,çareyi Suriye’deki kantonlarına çekilmekte buldu. Yani PKK,kuruluş amacı olan Kürt Devleti ideasından sonra ikinci ideası olan özerklikte de başarısızlığa uğramış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları üzerinde herhangi bir toprak ve iktidar hakkı ileri süremeyeceğini anlamıştı.

Peki şuan durum ne?

Suriye’deki iktidar boşluğundan faydalanıp Afrin,Menbiç ve Kobani şehirlerinde kanton ilan eden PYD/PKK,şuan bu bölgelerde kendi kendine devletçilik oynuyor.

Suriye’de Esed rejimi Rusya ve İran’ın,IŞİD İngiltere ve İsrail’in,PYD/PKK ise Amerika ve Avrupa’nın menfaatlerini kolluyor diyebiliriz. Şuan dünyanın büyük güç odaklarının gözünü diktiği Suriye topraklarındaki paylaşım sona ermeden de bu dağınık yapı sona ermeyecek tabii ki.

PKK/PYD/YPG/HDP/TAK artık adı her ne ise,bu örgütün şuan Türkiye’de,Türkiye halkında,sokakta hiçbir somut karşılığı yok. Bu örgütün artık Türkiye’de hiçbir egemenlik hakkı ileri sürecek ne gücü kaldı,ne de dermanı. Artık ülkemizdeki tek varlık gayeleri Suriye’de Amerika’nın politikalarına uymayan hamlelerimize karşı bir cevap olarak kendini patlatan gerizekalılar yetiştirmekten başka bir şey değil.

Peki terör neden bitmiyor? Türkiye’de terör bir gün biter mi? Bu soruların yanıtını da bir sonraki yazıda konuşuruz inşallah.

Paylaşımı nasıl buldunuz?
Çok beğendim.
Beğendim.
İdare eder.
Beğenmedim.
22 Ara 20:40

Misafir

Suriye ve Irak'taki toprakları birleştirmek içinde tek engel barzani eğer barzani bu aşiretçilik anlayışını bir yana bıraksa bunlar her iki bölgeyide birleştirip bağımsızlıklarını ilan ederler...

22 Ara 20:34

Misafir

PKK'nin 30 yıldır amacı sosyalist birleşik bir kürdistan devleti kurmaktı.ve bu devlete ırak, Suriye, Türkiye ve İran arasında osmanlı zamanındaki kürdistan toprakları içerisindeydi.örgüt Irak'taki yönetimi elde edemeyince.straji değiştirdi...